Kendini bilmeye ulaşıldığında yaşama isteğinin onaylanması ile yadsınması – Schopenhauer

Bilgi ortaya çıkınca, aynı zamanda istek doğdu.
Anquetil Duperron

İnsan eylemleriyle ilgilidir. Bu konu herkesi doğaldan etkiler, kimse de ona yabancı, ilgisiz kalamaz. Başka her şeyi eyleme bağlamak insan doğasının ayırıcı niteliğidir. Öyle ki, her dizgeli araştırmada, insan, eylemle ilgili bu bölüme (en azından içeriği onu ilgilendirdiği ölçüde) bütünün özü diye bakar. Böylece başka bir bölüme dikkat etmese bile, bu bölüme en ciddi dikkati gösterir.

Bu bakımdan yapıtımızın bu son bölümü bizi şimdiye dek uğraştırmış bulunan “kuramsaldan” farklı olarak günlük dilde, “pratik felsefe” diye adlandırılacaktır. Gelgelelim bence her felsefe her zaman kuramsaldır. Çünkü onun özünde, – araştırmasının doğrudan nesnesi ne olursa olsun – saf seyre dalış durumunu korumak, zorlamak değil araştırmak vardır. Öte yandan, pratik olmak, davranışı yönetmek, karakteri değiştirmek eski tutkulardır. Felsefe olgun bir içgörüyle sonunda onlardan el çekmelidir. Çünkü, konu yaşamın değeri ya da değersizliği olduğunda, sorun kurtuluş ya da kargışlanma olduğunda belirleyici olan felsefenin ölü kavramları değildir. Tersine, belirleyici olan insanın en derindeki kendi doğasıdır, Platon’un söyleyeceği gibi, insana kılavuzluk eden cini kişi kendi seçmez, kılavuzluk edeceği kişiyi cin seçer. Bu cin, Kant’ın dile getirdiği gibi, insanın ‘düşünülür karakteri’dir. Deha öğretilemediği gibi erdem de öğretilemez. Gerçekten, erdem söz konusu olduğunda, soyut kavramlar sanattaki gibi kısırdır. İki durumda da olsa olsa bir araç olarak kullanılabilirler. Bu yüzden, törel dizgelerimizin, etiklerin insanları erdemli, kutsal kişiler olma konusunda isteklendirmesini beklemek, estetiklerimizin ozanlar, müzisyenler esinlemesini beklemek gibi bir alıklık olacaktır.

Felsefe verileni yorumlayıp açıklamaktan fazlasını yapamaz. O yalnızca kendini herkese somut olarak, açıkçası duygu olarak dile getiren dünyanın doğasını, akıl yetisinin seçik, soyut bilgisine getirebilir. Bununla birlikte, o, bunu olanaklı her bakımdan, her bakış açısından yapar. Önceki üç kitapta, bu açıklama, yorumlama girişimleri, felsefeye uygun ele alışla, değişik bakış açılarından gerçekleştirildi. Şimdi bu kitapta aynı biçimde insan eylemleri göz önüne alınacak. Yukarıda değinildiği gibi, dünyanın bu yönünün salt öznel olarak değil, nesnel olarak da hepsinden önemli olduğu görülebilir. Onu göz önüne alırken, şimdiye dek tuttuğum yola inançla bağlı kalacağım, savlarımı, daha önce ileri sürülen öncüllere dayandıracağım. Gerçekte, bu yapıtın tümünün içeriğini oluşturan bir tek düşünce var. Ben, bu düşünceyi bütün öteki konularla ilintisinde geliştirmeye çalıştım, şimdi bunu insan eylemleri bakımından yapacağım. Dolayısıyla düşüncelerimi olabildiğince iletebilmek için elimden geleni yapmam gerek. [… ]

İlk üç kitabın tasarım olarak dünyanın istemeyi yansıtan bir ayna olduğu konusunda seçik, kesin bir içgörü aktardığını umuyorum. İsteme, bu aynada kendini farklılığın, tamlığın yükselen basamaklarında tanır. Bunların en yükseği insandır. Bununla birlikte insan doğası, tam anlatımını eylemlerinin bütünlüklü dizileri aracılığı ile elde eder. Bu eylemlerin kendini bilen bütünlüğünü akıl yetisi olanaklı kılar. Akıl yetisi insanın bütünü kuramsal olarak arayıp durmasını sağlar.
Salt kendi başına göz önüne alındığında isteme bilgisizdir, yalnızca kör, karşı koyulmaz bir dürtüdür. İnorganik doğa ile bitkisel doğaçla, onların yasalarında, aynı zamanda kendi yaşamımızın bitkisel bölümündeki belirmesinde böyle olduğunu görüyoruz. Bu isteme, onun için gelişen tasarım olarak dünyanın eklenmesiyle, kendi isteğinin bilgisini, istediği şeyin bilgisini edinir. Bu, kesinlikle var olduğu biçimiyle bu dünyadan, yaşamdan başka bir şey değildir. Bu nedenle görüngü dünyasını istemenin aynası, nesneleşmesi diye adlandırıyoruz. İsteme her zaman yaşamı istediğinden, yaşam bu istemenin tasarım için temsil edilmesinden başka bir şey olmadığından hepsi birdir. Yalınca isteme demek yerine “yaşama isteği” demek bir ağız kalabalığıdır.

Yaşam, görünür dünya, görüngü, istemenin aynasıdır, kopyasıdır

İsteme kendinde şeydir içteki içeriktir, dünyanın özüdür. Yaşam, görünür dünya, görüngü, istemenin aynasıdır, kopyasıdır ancak. Dolayısıyla gölgenin gövdeye ayrılmadan eşlik etmesi gibi yaşam da, istemeye eşlik eder; istek varsa istek-yaşam, dünya da vardır. Öyleyse yaşamın yaşama isteği olması önceden sağlama bağlanmıştır. Yaşama isteği ile doldurulduğumuz sürece ölüm başa geldiğinde bile varoluşumuz bakımından korkmamıza gerek yoktur. Bireyin var olduğunu, geçip gittiğini gördüğümüz doğru. Ne var ki, birey yalnızca görüngü-seldir, yeter sebep ilkesinden, principium individuationis’ten etkilenen bilgi için vardır. Şu kesin, birey yaşamını bu tür bilgi için bir armağan olarak alır, hiçlikten yükselir, ölüm yüzünden armağanını yitirerek yeniden hiçliğe döner. Gelin görün ki, biz yaşamı felsefî olarak yani idealarına göre göz önüne almak istiyoruz. Bu alanda ne isteme, yani bütün görüngülerdeki kendinde şey ne de bütün görüngüleri algılayan bilen özne doğum ya da ölümden etkilenir. Doğum ile ölüm yalnızca istemenin görüngülerinde vardır, dolayısıyla da yaşama aittir. Kendini var olup göçen bireylerde, zaman kalıbında ortaya çıkan gelip geçici görüngüler olarak göstermesi istemenin özünde vardır. Görüngülerin kendinde şeyi zamanı bilmez; ama doğasını nesneleştirmek için kesinlikle söylediğimiz bu biçimde kendini sergilemek zorundadır.

Yaşam ile ölüm benzer biçimde yaşama aittir

Birbirinin karşılıklı koşulu olarak denge kurarlar. Dilersek şöyle de diyebiliriz. Onlar tüm görüngüsel yaşamın kutupları olarak bir denge oluştururlar. Bütün mitolojilerin en bilgesi Hint mitolojisidir. Bu mitoloji Siva’ya yıkım ile ölümü simgeleyen tanrılığı vererek bunu anlatır. Tıpkı bunun gibi, Trimurti’nin en günahkâr, en aşağı tanrısı Brahma, döllemeyi, doğumu, Visnu ise korumayı simgeler. Hint mitolojisi, Siva’ya amblem olarak kafataslarından bir kolye vermekle kalmaz döllemeyi simgeleyen bir lingam da verir. Lingam burada ölümün taydaşıdır. Böylece dölleme İle ölümün özünde birbirini karşılıklı etkisizleştiren, götüren bağlaşıklar olduğunu gösterir. Yunanlılarla Romalıları pahalı lahitlerini süslemeye götüren de kesinlikle bu duyguydu. Şimdi de gördüğümüz gibi onlar lahitleri şenliklerle, danslarla, evlilik törenleriyle, av sahneleriyle, yaban hayvanları arasındaki dövüşlerle Baküs şenliğiyle, en ısrarlı yaşam gücünün betileriyle süslediler. Onlar yalnızca böyle hoş eğlenceleri değil şehvetli etkileşimleri de canlandırır. Hatta satirler ile keçiler arasındaki eşeysel ilişkiyi canlandıracak ölçüde ileri gittikleri bile olur. Besbelli buradaki erek dikkati yası tutulan rahmetli bireyin ölümünden en güçlü vurguyla doğanın ölümsüz yaşamına yöneltmektir. Böylece, doğanın tümünün hem görüngü hem de yaşama isteğinin yerine getirilmesi olduğunu soyut bir bilgi olmadan göstermek amaçlanır.

İnsan, doğanın kendisidir

Bu görüngülerin kalıbı, zaman, uzam, nedenselliktir. Bunlar aracılığı ile de bireyleşmedir. Bireyleşme, bireyin bu dünyaya konup göçmesi gerektiğini gösterir. Ne ki, yaşama isteğinin belirmesi olan birey, yalnızca bir tek örnek gibidir. Bireyin ölümü doğanın tümünü ne ölçüde ırgalarsa bireyin bu dünyaya gelip gitmek zorunda olması da yaşama isteğini o ölçüde ırgalar. Çünkü doğa bireyi gözetmez yalnızca türü gözetir. Yalnızca türü korumak için böyle ciddi ciddi çalışıp didinir. Fazladan tohumun bol oluşu, türü üreme dürtüsünün bütün gücüyle, savurganca destekler. Türün tersine doğa için bireyin bir değeri yoktur, olamaz da. Çünkü onun krallığı sonsuz zaman, sonsuz uzamdır. Doğadaki olanaklı bireylerin sayısı sonsuzdur. Bu yüzden, her zaman bireyi düşmeye bırakmaya hazırdır. Dolayısıyla, birey, en sudan rastlantıyla, binlerce biçimde yıkıma uğramakla kalmaz; üstelik bu daha en baştan onun yazgısıdır. Bireyin yıkımı türü korumağa hizmet ettiği andan başlayarak doğa onu bu yıkıma götürür. Böylece doğa, büyük doğruluğu, örtbas etmeden bildirir: Doğrusu bireylerin değil yalnızca ideaların gerçekliği vardır, açıkçası istemenin tam nesneleşmesi idealardır. İmdi, insan, doğanın kendisidir; gerçekten de o kendini bilmenin en üst basamağındaki doğadır. Gelgelelim doğa da, olsa olsa, nesneleşmiş yaşama isteğidir. Bundan ötürü, bu görüşü kavrayan, bunun üzerinde duran biri, kendi ölümünü ya da arkadaşlarının ölümünü düşündüğünde, gözlerini kendi kendisi olan ölümsüz doğanın yaşamına çevirerek kendini avutabilir. Lingamlı Siva’nın, eski çağ lahitlerinin anlamı budur. Onlar üzüntülü bakan kişiye, en ışıltılı yaşam resimleri aracılığıyla, natura non constristatıır’u [Doğanın üzgün yaratılmadığını] duyururlar.

Dölleme ile ölümü yaşama ait, istemenin bu görüngüsünün özündeki bir şey diye görmek gerek. Böyle olduğu ikisinin kendilerini bir tek tözün daha yoğun anlatımları olarak sunmasında da ortaya çıkar. Yaşamın geri kalanının tümü bu tözden oluşur. Çünkü, bu, biçim değişmeden kalırken özdeğin düzensizce değişip durmasından başka bir şey değildir. Türler değişmeden kalırken bireylerin geçiciliğini kuran da budur. Sürekli besleme ile onarıp yenileme, döllemeden olsa olsa kerte bakımından ayrılır. Sürekli dışkılama ile ölüm arasında da olsa olsa derece farkı vardır. Ki kendini en seçik, en yalın bitkide gösterir. Bir bitki aynı dürtünün yinelenip durmasıdır. Bu yinelenmeyle onun en yalın lifi kendinden yaprakla filizi oluşturur. O birbirine bağlı türdeş bitkilerin dizgeli çoğalmasıdır. Onların biricik dürtüsü, bitkinin durmadan yeniden üretilmesidir. Bitki, dönüşüm basamakları aracılığı ile sonunda tomurcuğa, meyveye ulaşarak bu dürtüsünü tam doyuma erdirir. Bu meyve, onun varlığının, uğraşının özüdür. O, meyvede biricik amacına kısa yoldan ulaşır. Şimdiye dek olsa olsa tek tek gerçekleştirdiğinin bin katını bir anda başarır: Kendi kendini yinelemeyi… ! Besleme süreci sürekli bir döllemedir. Bitkinin meyve verme aşamasına dek gelmesinde bu meyveyle ilişkisi, yazmanın kitap basmayla ilişkisinin aynısıdır. Hayvandaki durum da açıkça aynıdır. Besleme süreci dölleyip durmadır; dölleme işlemi daha yoğun beslemedir. Dölleme işlemine eşlik eden haz, daha yoğun bir kertede canlı olma hazzıdır. Öte yanda, dışkılama, sürekli soluk verme, özdeğin çıkarılıp atılması, daha yüksek güçte ölüm olanla, döllemenin karşı savıyla aynıdır. Çıkarıp atılan özdeğe üzülmeden biçimi korumaktan her zaman memnunsak, ölümde de aynı şey olursa gene aynı biçimde davranmamız gerekir. Çünkü bu, dışkılamada her gün, saat saat küçük ölçekte olagelmektedir. Birine aldırmıyorsak ötekinden de çekinmememiz gerek. Böylece bu bakış açısından, birinin bireyselliğini başka bireylerin yerine geçirilmiş olarak sürdürmek istemesinin yakışıksız olduğu gibi, her zaman yeni tözle değiştirilen gövdenin tözünün kalıcı olmasını istemesi de uygunsuzdur. Cesetleri mumyalamak, birinin dışkısını dikkatle korumaya çalışması gibi alıkça görünür. Bilinç, bireysel gövdeye bağlı bireysel bir bilinç olarak, her gün mutlaka uykuyla kesilir. Derin uyku, sürdüğü sürece, ölümden hiç ele ayrı değildir. Gerçekten de, uyku, donmada olduğu gibi kesintisizce ölüme geçer sık sık. Uyku ancak gelecek bakımından, açıkçası uyanma bakımından ölümden farklıdır. Ölüm, bireyliğin unutulduğu bir uykudur. Bireylikten başka her şey yeniden uyanır ya da daha doğrusu hiçbir zaman uyumamıştır.

En başta şunu seçik seçik saptamalıyız: İstemenin görüngüsünün kalıbı, başka deyişle yaşamın ya da gerçekliğin kalıbı gerçekte ne geçmiş ne de gelecektir, yalnızca şimdidir. Geçmişle gelecek olsa olsa kavramda vardır, olsa olsa yeter sebep ilkesine uyması koşuluyla bilgi bağlamında vardır. Geçmişte yaşamış bir insan hiç olmadı, gidip gelecekte yaşayan biri de olmayacak. Bütün yaşamın kalıbı, şimdidir. Bununla birlikte, şimdi yaşamın en emin mülküdür, yaşamdan çekip alınamaz. Şimdi, içeriği ile birlikte her zaman vardır. Bir çağlayandaki gök kuşağı gibi, ikisi de dalgalanmadan kımıltısız kalır. Çünkü yaşam, istemede sağlama bağlanmıştır, şimdi ise yaşamda sağlama bağlanmıştır. Geçmiş binlerce yılı, onlarda yaşayan milyarlarca insanı düşünelim. Neydi onlar? Onlara ne oldu? Ama, öte yanda, kendi geçmiş yaşamımızı anımsayıp onun sahnelerini imgelemimizde parlak bir biçimde canlandırmamız, sonra bir daha sormamız gerek yalnızca. Neydi bütün bunlar? Onlara ne oldu? Bizim kendi yaşamımıza ne olduysa milyonlara da o oldu. Yoksa geçmişin, ölümle mühürlendiği için, yeni bir varoluş edinebildiğini mi varsaymalıyız? Kendi geçmişimiz, onun en yetkin bölümleri bile, hatta dün değil önceki gün bile imgelemin boş bir düşünden başka bir şey değil. Bütün şu milyonların geçmişi için de aynı. Neydi? Nedir? istemedir bu, yaşam onun aynasıdır, kopyasıdır. Besbelli, istemeyi bir an için gören istemesiz bilme de bu aynanın içindedir.
Bunu daha saptamayan ya da saptamaya gönülsüz olan biri, geçmiş kuşakların insanlarının yazgısı bakımından yukarıda sorulan soruya ek olarak şu soruyu da sormalıdır: Yüzlerce kuşağın insanı, bu çağların yiğitleri, felsefecileri bile geçmişin gecesine batmış, böylece bir hiç olmuşken, niçin o, sorgulayıcı bu değerli, gelip geçici biricik gerçek şimdiye sahip olacak ölçüde hepsinden daha talihli – onun önemsiz egosu niçin gerçekten var? Ya da daha kısaca, şu sorulabilir: Bu “şimdi”, onun “şimdisi” niçin şimdi oluyor, neden çok önce olmadı? Kişi, böyle sorular sormakla varoluşu ile zamanını birbirinden bağımsız olarak görür, varlığını zamana yansıtılmış olarak görür. O, iki şimdi varsayar – biri nesneye ait olan, öteki özneye ait olan- ; onların kesişmesinin mutlu rastlantısına şaşar. Ama, gerçekte şimdiyi kursa kursa (kalıbı zaman olan) nesnenin (kalıp olarak yeter sebep ilkesinin hiçbir kipine sahip olmayan) özneye değme noktası kurar. Böyle olduğu, yeter sebep ilkesi üzerine denemede gösterilmiştir. Gelin görün ki. bütün nesneler, istek tasarıma dönüştüğü ölçüde, istemedir; özne de bütün nesnelerin zorunlu bağlaşığıdır. Ancak, gerçek nesneler yalnızca şimdi vardır. Geçmiş ile gelecek yalnızca kavramları, düşlemleri içerir. Dolayısıyla şimdi, istemenin görüngülerinin özsel kalıbıdır, onlar şimdiden ayrılamaz. Her zaman varolan, kımıldamadan sapasağlam duran yalnızca şimdidir. Görgül olarak kavrandığında, her şeyden daha geçici olan, kendini, görgül algının kalıplarının ötesine bakan metafizik göze kalıcı biricik şey olarak, skolastik düşüncenin nunc stans’ı1 olarak sunar. Onun içeriğinin kaynağı ya da dayanağı yaşama isteği ya da kendinde şeydir – o, bizleriz. Sürekli olagelen, sürekli geçip giden, olmuş olması ya da daha olmakta olması bakımından, bu niteliğiyle görüngüye aittir. Onun görüngüye ait olmasını sağlayan, var olmayı da yok olmayı da olanaklı kılan kalıplarıdır. Buna göre biz Quid fuit? – Quod est. Quid erif? – Quod fuit?i [Ne vardı? -Olan. Ne olacak? Olmuş olan) düşünmeliyiz. Onu sözcüklerin kesin anlamında alarak, simile’yi değil idem’i anlamamız gerek. Çünkü, yaşam isteme için kaçınılmazdır, şimdi de isteme için kaçınılmazdır. Bu yüzden herkes şöyle diyebilir: “Ben bir kereliğine şimdinin beyiyim, bengiliğin tümü boyunca, şimdi, gölgem olarak bana eşlik edecek. Dolayısıyla şimdinin nereden geldiği, onun nasıl olup da tam bu zamanda yer aldığı konusunda da benim, için şaşılacak bir şey yok.”

Zamanı dönüp duran bir küreyle karşılaştırabiliriz. Kürenin inen yarısı her zaman geçmiş, yükselen yarısı her zaman gelecek olacaktır. Ama küreye teğet dokunan tepedeki bölünmez nokta, yer kaplamayan şimdi olacaktır. Teğet nasıl küreyle dönmüyorsa, şimdi – kalıbı zaman olan nesnenin değme noktası – de, özneyle – özne bilinene ait olmayıp bütün bilinebilir olanların koşulu olduğu için – birlikte dönmez. Alternatif olarak zamanın acımasız bir suya şimdinin de yalçın bir kayalığa benzediğini söyleyebiliriz. Akan su, kayalığı sürüklemez, onun karşısında kırılır. Kendinde şey olarak isteme de, bilginin öznesi gibi, yeter sebep ilkesine bağlı kalmaz. Sonuçta, bilen özne, bir bakıma istemenin kendisi ya da anlatımıdır. İstemenin kendi görüngüsü olan yaşam istemede sağlama bağlanır. Yaşam gibi, gerçek yaşamın biricik kalıbı olan şimdi de istemede sağlama bağlanır. Bundan ötürü, yaşamdan önceki geçmişi araştırmamalıyız, ölümden sonraki geleceği de…

1 Bengi şimdi
2 Benzeri değil, özdeş olanı

Tersine şimdiyi, istemenin kendini açığa vurduğu biricik kalıbı bilmeliyiz. Ne şimdi istemeden sıyrılabilir ne de isteme şimdiden yakasını kurtarabilir. Böylece yaşama olduğu gibi razı olan kişi, yaşamı her biçimde onaylayan kişi ona güvenle sonsuz olarak bakar, ölüm korkusunu bir yanılsama diye kafasından kovar. Bu yanılsama, onun aklına, şimdiyi yitirebileceğine ilişkin aptalca korkuyu getirir, şimdinin olmadığı bir zamanı önceden gösterir. Zaman bakımından bu yanılsama, uzam bakımından bir yanılsamaya koşuttur. Bu yanılsama aracılığı ile, herkes, yerküredeki konumu bakımından tepede olduğunu, başka her yerin altta olduğunu gözünde canlandırır.
Aynı biçimde herkes şimdiyi kendi bireyselliğine bağlar. Bu bireysellikle birlikte şimdinin tümünün tüketileceğim, böylece de geçmiş ile geleceğin şimdisiz olabileceğini düşler. Gelin görün ki, yerkürenin üzerinde her yerin üst olması gibi, bütün yaşamların kalıbı da şimdidir. O zaman şimdiyi bizden kapar diye ölümden korkmak, iyi bir yazgıyla kürenin tepesinde dikilirken kayıp aşağı düşmekten Korkmaktan daha akıllıca değildir. Şimdi kalıbı, istemenin nesneleşmesinin özünde vardır. Kendisi yer kaplamayan bir noktadır, her doğrultuda sonsuza dek uzanır, serin bir akşamı olmayan, sürüp giden bir öğle gibi kımıldamadan sabit durur. Tıpkı gerçek güneşin kesintisiz yarması, yalnızca görünüşte gecenin bağrına batması gibi… Böylece birinin yok olması olarak ölümden korkması, onun güneşin akşamleyin şöyle yakınabileceğini düşünmesi gibidir: “Vay başıma gelenler, bengi bir geceye indim.” Tersine yaşamın yükünden bunalan biri, yaşamı isteyen, onaylayan ama onun işkencelerinden iğrenen biri, özellikle de kişisel olarak payına düşen kötü talihe artık katlanamayan biri – böyle bir adam ölümden kurtuluş umamaz. O, canına kıyarak kendini kurtaramaz. Orcus’un soğuk gölgeleri dinleneceği bir liman konusunda onu aldatırlar olsa olsa. Dünya döner, gün gece olur, birey ölür; ama güneşin kendisi aralıksız parlar. Bengi bir öğle… Yaşam, yaşama isteğinde sağlama bağlanmıştır. Yaşamın kalıbı, sonsuz şimdidir. Bireylerin, ideaların görüngüleri olarak, gelip geçen düşler gibi zamanda doğup göçmeleri sorun değildir. Dolayısıyla, intihar, daha şimdiden bize boş, dolayısıyla da alıkça bir eylem gibi görünüyor. Bu araştırmada daha da ilerlediğimizde, intihar ışık altında yararsız olduğunu daha fazla gösterecek.

Öğretiler değişir, bilgimiz aldatıcıdır, Gelgelelim doğa hiçbir zaman yanılmaz, o güvenle devinir, yaptığını hiçbir zaman örtbas etmez. Doğada her şey tamdır, yerli yerindedir. Her hayvanda doğanın bir merkezi vardır, hayvan bu merkezle yaşamdaki yolunu güvenle bulur. Hayvan yaşamdan çıkış yolunu da böyle güvenle bulacaktır. Bu arada yok olma korkusu olmadan, kaygılanmadan yaşar. Doğanın ta kendisi olduğu, doğa gibi yok olmaz olduğu bilinci onu destekler. Yalnızca insan, soyut kavramlar içinde, kendi ölümünün kesinliğini taşır. Gene de pek yadırgatıcı biçimde, bu, onun canını yalnızca tek tük anlarda, bazı nedenler ölümü onun imgelemine getirdiğinde sıkar. Doğanın güçlü sesi karşısında düşünmenin elinden pek bir şey gelmez. Düşünmeyen hayvandaki gibi insanda da doğanın değişmez koşulu olarak, güven hüküm sürer. Bu güven onun kendisinin doğa olduğu, dünya olduğu konusundaki en derin bilinçten kaynaklanır. Bu yüzden, kimse, kesin, hiç-uzak- olmayan ölüm düşüncesinden belirgin biçimde tedirgin olmaz. Tersine herkes, her gün, alnına sonsuza dek yaşamak yazılıymış gibi yaşar. Gerçekten bu öyle ileri götürülür ki, kimsede kendi ölümünün kesinliğine gerçekten canlı bir inanç olmadığını söyleyebiliriz. Öyle olmasa, onun ruh durumu ile ölüme mahkûm olmuş bir suçlunun durumu arasında bir fark olmazdı. Herkesin bu kesinliği soyut olarak, kuramsal olarak tanıyıp bildiğini, onu diri bilincine soğurmaksızın, uygulamaya koyulamayan başka kuramsal doğrular gibi bir yana bıraktığını söyleyebiliriz. İnsan karakterinin bu özelliğini dikkatle göz önüne alan biri, alışkanlık ile kaçınılmaz olana kendini bırakmayı tanık gösteren psikolojik açıklamaların yetersiz olduğunu görecektir. Böyle biri onun gerçek açıklamasının, bizim gösterdiğimiz gibi daha derinde yattığını da anlayacaktır. Aynı şey, bütün zamanlarda, bütün halklarda, insanın ölümden sonra süren varlığına ilişkin şu ya da bu türde öğretilerin neden doğduğunu açıklar. Bu, onları destekleyen kanıtların her zaman yetersiz, onlara karşı kanıtların her zaman güçlü, bol olmasına karşın, bu öğretilerin neden saygı gördüğünü aydınlatır. Gelgelelim bu gerçekten kanıt gerektirmez. Sağlıklı bir anlama yetisi onu bir olgu olarak saptar. O, doğanın yanıldığı ölçüde az yalan söylediğine güvenerek doğrulanır. Doğa ne yaptığını, ne olduğunu dobra dobra sergiler, toyca duyurur. Oysa onda sınırlı bakış açımıza uyanı okumak için kendi aldatılmışlığımızla doğayı kendimiz belirsizleştiririz.

Ne var ki artık şunun bilincine açıkça varmış bulunuyoruz: İstemenin tek tek görüngülerinin geçici bir başlangıcı ile sonu olsa bile, kendinde şey olarak isteme bundan etkilenmez. Bütün nesnelerin bağlaşığı olan, bilen ama bilinmeyen özne de bundan etkilenmez. Şu da artık açık bilince getirilmiştir. Yaşam her zaman yaşama isteğinde sağlama bağlanmıştır. Bu, söz konusu ölümsüzlük öğretileriyle bir tutulmamalıdır. Çünkü, kendinde şey olarak görülen istemenin ya da bilmenin saf öznesinin, dünyanın bengi gözünün ne kalıcılıkla ne de geçicilikle ilişkisi vardır. Kalıcılık ile geçicilik olsa olsa zamanda geçerli olan yüklemlerdir. Oysa isteme ile bilmenin saf öznesi zaman dışıdır. Dolayısıyla, birey, bencilliği (bilginin öznesi ile aydınlatılan istemenin bu özel görüngüsü) bakımından, sonsuz zaman boyunca kendinde durma isteği bakımından açıkladığımız görüşten az besin, az avuntu çıkarabilir. Onun dış dünyanın bireyin ölümünden sonra bile zamanda varolup duracağına ilişkin bilgiden çıkarabileceği, besin, avuntu da aynı ölçüde azdır -Bu, nesnel olarak, dolayısıyla da geçici olarak düşünüldüğünde, bütünüyle aynı görüşün anlatımıdır. Çünkü her birey, görüngü olarak geçicidir. Oysa, kendinde şey olarak her şey zamansız, dolayısıyla da sonsuzdur. Ama aynı zamanda birey dünyanın başka şeylerinden yalnızca görüngü olarak ayrılır. Kendinde şey olarak o her şeyde görünen istemedir. Ölüm bireyin bilincini bütün öteki şeylerden ayıran yanılsamayı ortadan kaldırır. Bu ölümsüzlüktür. Birey, ölümden bağışık olmayı, kendinde şey olma koşuluyla hak eder. Ölümden bağışık olma, görüngü için dış dünyanın geri kalanının sürekli yaşamıyla birdir, aynıdır.

Dediğimiz gibi, az önce, seçik bilgi düzeyine yükselttiğimiz şeyin iç bilinci, yalnızca duyumsanan bilinci, ölüm düşüncesinin, ussal varlığın yaşamını zehirlemesini önler. Çünkü, bu bilinç canlı olan her şeyi destekleyen yürekliliğin temelidir. Bu cesaret, canlı, yaşama odaklandığı sürece, onun ölüm diye bir şey yokmuşçasına yaşamasını olanaklı kılar. Ancak bu bilinç, bireyin ölüm korkusunun eline geçmesini, ölümden kaçmak için her yolu denemesini önlemez. Ölüm kendini bireye gerçeklikte sunduğunda, salt imgeleminde bile olsa özellikle ona sunduğunda, bireyi ölümün gözlerinin içine bakmaya zorladığında, birey ölüm korkusunun pençesine düşer, ondan kaçmak için her yolu dener. Bireyin algılama yetisi yaşam olarak yaşama yöneltilir yöneltilmez birey yaşamın içindeki uyuşmazlığı da algılamak zorunda kalmıştır. Benzer biçimde, ölüm kendini ona sunduğunda birey ölümün ne olduğunu da görmek zorundadır: O, bireysel, geçici görüngünün geçici sonudur. Bizim ölümde korktuğumuz acı değildir kesinlikle. Çünkü bu besbelli ki ölümün berisinde kalır. Üstelik de sık sık acılar yüzünden ölüme sığınırız. Tıpkı bunun gibi, tersine, ölmek hızlı, kolay olacak bile olsa, kısa bir süre için bile olsa ölümden kaçmak uğruna en korkunç ağrıya dayanırız. Böylece birbirinden bütünüyle farklı kötülükler olarak ağrı ile ölüm arasında seçim yaparız. Bizim ölümde korktuğumuz, bireyin, bireysel olanın tutulmasıdır, ışığının kararmasıdır. Ölüm, açık açık bunu ister. Birey, yaşama isteğinin özel nesneleşmesinin kendisi olduğundan, onun tüm doğası ölüme karşı savaşır.
Şimdi, duygu bizi böyle çaresiz bıraktığında, akıl işe karışabilir. O, duygu patlamasının yarattığı olumsuz izlenimin büyük bölümünü alt eder. Çünkü, akıl bizi daha yüksek, daha üstün bir noktaya yerleştirir. Biz oradan parçadan çok bütünü görürüz. Bundan ötürü, bizim bu çalışmada geldiğimiz noktaya dek ilerlemiş ama daha öteye gitmemiş bir felsefî doğa bilgisi, belli bir bireyde, düşünmenin duygu üzerinde erki olduğu sürece, bu elverişli noktada bile ölüm korkusunu alt edebilir. Bizim geliştirdiğimiz doğrulukları içselleştiren; ama kendi başından geçenlerle ya da daha derin bir kavrayışla bu sürekli acının yaşamın özünde olduğu bilgisine erememiş olan bir kişi, yaşamı memnunluk verici, baştan sona memnunluk verici bulan bir kişi; serinkanlılıkla, bile bile yaşamının şimdiye kadar bildiği biçimiyle sonsuza dek sürmesine ya da kendini hep yinelemesine can atan kişi; yaşama, onun hazları karşılığında başına gelen bütün zorlukları, acıları seve seve, hoşnutlukla evetleyecek ölçüde bağlanan biri. – Böyle biri “Sağlam, güçlü kemiklerle, sapasağlam bir temel üzerinde, sağlam toprakta” durur. Onun korkacak bir şeyi olmaz. Bizim onu donattığımız bilgiyle silahlanmış olarak, ölüm zamanın kanatlarında ona doğru seğirtirken, o serinkanlı bir kaygısızlıkla ölümün yüzüne bakacaktır. O, ölümü sahte bir yanılsama, güçsüz bir görüntü olarak görecektir. Bu yanılsama, zayıf kişiyi korkutur; ama istemenin kendi kendisi olduğunu, tüm dünyanın istemenin nesneleşmesi olduğunu bilen biri üzerinde onun erki yoktur. Bu yüzden, o, her zaman yaşama güvenir, şimdiye, istemenin görüngüsünün gerçek, tek kalıbına da… Onun içinde olmadığı, olmayacağı sonsuz geçmiş ile gelecek böyle birini ürkütmez. Çünkü o bunu, Mâyâ’nın boş aldatmacasının peçesi olarak görür. Böylece o, ölümden, güneşin geceden korktuğundan daha çok korkmaz. [… ] Son olarak kavrayışları isteklerine ayak uydurursa, yani bütün yanılsamalardan kurtulmuş olarak kendi kendilerini açıkça onaylayabilirlerse bu bakış açısını benimseyebilecek nice insan vardır. Çünkü bu, bilgi bakımından, yaşama isteğini toptan onaylamanın bakış açısıdır.

Arthur Schopenhauer
İsteme ve Tasarım Olarak Dünya

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Üç Deniz Topluluğu ve “Yağmurlar Dinmeden Gel” albümü cafrande.org’ta

Kapat