Sanatta Aydınlanma | Sanat hareketleri temel felsefesi ve genel özellikleri

Sanat, insanın üretim ilişkileri temelinde toplumsallaşmasının yarattığı bütün kurumlar gibi, hayatın maddi üretiminden bağımsız olarak belirlenmez. Ancak bu kurumlar, basitçe, üretim ilişkilerinin bir sonucu değil; hayatın maddi üretiminin belirlenimiyle ortaya çıkan birer üründür.Sanat, bilim ve felsefe ile birlikte hayatı anlamanın, anlamlandırmanın ve ilerletmenin bir aracıdır. Sanat, bilim ve felsefe gibi gelişmek için özgür ortam arar ve özgürleştiricidir.

Roman Sanatı

6. yüzyılda, Barbarlar, yıktıkları imparatorluğun topraklarına yerleşmiş bulunuyorlardı. Bu yüzyıldan 11. yüzyıla kadar olgun bir mimarlık anlayışına bir türlü ulaşamadılar. 11. yüzyıldan itibaren, gelişen toplumların şehirleşme ihtiyacının da etkisiyle mimarlık sanatında önemli gelişmeler yaşandı. Salt ihtiyaca yönelik eğreti yapılar yerini, ihtiyacın estetik beğenilerle bütünleştiği eserlere bıraktı. Bu aslında göçebeliğin kuralsız sınırsızlığından, yerleşik hayatın tanımlı ve düzenli uygarlaşmasına geçişin bir ürünüydü.

Roman sanatı da bir bütün olarak bu düzen kavramının üzerinde yükselir. Roman sanatıyla beraber kabartma sanatı gelişmiş, heykel sanatı da hem mimari hem de dekoratif bir rol kazanmıştır.

Roman sanatı kendinden önceki çağların birikimiyle, kendinden sonraki dönemler arasında bir köprü işleri görmüştür. Aradaki beş yüz yıllık durağan dönemden sonra, çılgınca bir yaratma isteğiyle geçmişin derinliklerine uzanmış; bir yücelik ve uyum anlayışıyla çoktanrılı dönemin efsanelerini, Hristiyan öykülerini, Antikçağ kalıntılarını, Barbar süslemelerini, Bizans, Sasani, Asur ve Sümer formlarını bir potada eritmiş ve kendi döneminin dilini yaratmıştı.

Roman sanatının bir diğer ayırdedici özelliği de, insana yönelmesidir. Elbette ki bu, hümanizmdeki, Rönesans’taki ve sonraları toplumcu gerçekçilikteki gibi bir insana yönelme değildir. Roman sanatında, Bizans sanatındaki dinsellikten bir uzaklaşma vardır sadece. Yine ençok dinsel yapılar inşa edilmektedir. Ancak donuk bakışlı ve kalıplaşmış insan heykellerinin yerini doğayı çözümlemeye yönelik bir anlayışın alması, zengin süslemeler, abartılı hayvan motifleri, ölçüsüz bir hayalgücü hep sonraki dönemlerin önünü açıcı nitelikte olmuştur. Belki de insanlığın gelişimini bu hayalgücünde ve bunun olgunlaşmasıyla beliren düşüncede aramak gerekiyor…

Roman sanatı onbirinci yüzyılın ilk çeyreğinde Fransa’da ortaya çıktı. 12. yüzyıl boyunca olgun mimari eserlerini vermeye başladı ve Gotik üslûbun egemen olmaya başlamasıyla yavaş yavaş ortadan kalktı.

Roman sanatı mimarî alanda, Roma ve Bizans’ın anıtsal yapılarını Antikçağ’ın dekorasyon üslûbuyla birleştirmiştir. Roma’nın ve Bizans’ın salt süsleme amaçlı heykelleri, Barbarların yapı açısından işlevsiz motifleriyle birleştirilerek ve Doğ’nun doğa tasvirlerinden esinlenilerek bir yapı içinde kullanılıyordu.

Bu dönemde feodalizmin parçalayıcı özelliği sanat alanını da etkilemişti. Roman sanatının içinde Norman okulu, Bourgogne okulu, Provence okulu gibi okullar vardı. Bunların hepsi hep aynı uyum temelinde birbirinden farklı anlayışlar geliştirdi ve aslında bir bütünün parçalarını oluşturdu.

Kısaca Roman sanatı, bir silkinme döneminin yaratıcılıklarını ve zaaflarını içinde barındırarak, kendinden önceki birikimi yeniden yorumladı ve sonrasına aktardı.

Gotik Sanatı

Gotik sanatı, Roman sanatının sunduğu hayalgücü ve birikim üzerinde yükselmiştir. Bu sanattaki yapı ve düzen, dekorasyon, esin ve plastik anlayış tam anlamıyla yeni, “el değmemiş”tir. Roma Yunan’dan yararlanmış; Bizans Roma’dan ve Doğu’dan kaynaklanmış, Roman sanatı Doğu’nun, Bizans’ın, Barbarların ve Antikçağ’ın melez ürünü olarak ortaya çıkmıştı. Rönesans ve modern sanatlar da mimarlık ve süsleme öğelerini Antikçağ’dan almıştı. Gotik sanatı ise Roman sanatının gelişimini köstekleyen köhneleşmiş formların kısıtlamalarını bir yana atarak doğadan yola çıktı. Gotik sanatı Roman sanatının sunduğu birikimden ve bakış açısından yararlanmasına karşın, Roman sanatının reddiyesi üzerinden kendini yaratmıştır. Gotik sanatçı da bu yaratıcı itkiyle her şeyi yeni baştan ele alma cesaretini gösterebilmiştir. Aydınlanmanın tohumları yavaş yavaş toprağa düşmektedir.

Rönesans döneminde İtalyanlar, Ortaçağ sanatını aşağılamak üzere “tedesco” diyorlar. Bunun Fransızcası “gotik”. Gotik sanatı 12. yüzyılın ilk çeyreğinde Fransa’da ortaya çıktı, 13. yüzyılda olgunluk aşamasına ulaştı. Bundan sonra İngiltere’de hızlı bir gelişim gösterdi ve 13.-14. yüzyıllarda tüm Avrupa’da yayıldı. Rönesans’ın doğuşuyla beraber gerilemeye başladı ve giderek ortadan kayboldu.

Bu dönemde eski Galya bir krallık iktidarı altında merkezi ve güçlü bir devlet olmaya başlamıştı. Paris Üniversitesi’nde ders veren Aziz Thomas, dinsel dogma ve politik düşünce ile beraber inancın dünyevîleşmesini temsil ediyordu. Tüm bir toplumun ortak çabasının ürünü olan katedraller, somut olaylar dünyasının ve düşünce alanını egemenlik altına alan düzenin anıtsal ifadesiydi. Düşünce manastırdan üniversiteye, sanatsal girişimler başrahiplerden piskoposlara geçiyordu.

Roman sanatının kasvetli şatoları, Gotik dönemde saraylara dönüştürüldü. 15. yüzyılda ekonomik alanda öne çıkarak yeni bir sınıf oluşturan burjuvazinin gereksinimleri doğrultusunda, kent konutları olan konaklar ve villalar yapıldı. Gotik dönem, köprü, hastane, manastır, belediye binaları, adalet binaları, çarşılar gibi çeşitli yapılar ortaya koyarak gelişmiş bir toplumun büyük mimarlık gereksinimlerine cevap verdi. Politik iktidarın niteliğine uygun olarak Gotik sanat da merkezlerde yoğunlaştı, taşraya ancak örnek olabildi.

Gotik dönem insana yönelme konusunda bir adım daha attı. İnsana doğru atılan her adım, dinden biraz daha uzaklaşmak anlamına geliyordu ve insana ulaşmanın o dönemde dinden uzaklaşmaktan başka da yolu yoktu. Gerçekten de din, dogmalarını, ancak aklı reddederek kabul ettirebiliyordu. Aklı reddetmek ise insanı reddetmekti.

12. yüzyılda teolojik bir kavram olan Meryem, 13. yüzyılda çocuğunu seven şefkatli bir ana haline gelmiştir. Roman yapılarının yüksek kapı alındıklarındaki çatık kaşlı İsa, Gotik yapılarda kemer payandalarına inmiş bir figür olarak inananları dinsel bir gülüşle selamlamaktadır. Bu dönemde tanrı da en yüce yargılayıcı olmaktan çıkarak insanlaşmıştır. Gotik dönemdeki süslemecilik Bizans’taki simgeciliğe karşılık ansiklopedik bir nitelik kazanmıştı. Örneğin Chartres Katedralindeki 8000 kabartma ve resim skolastik felsefeyi anlatıyordu.

Gotik sanatı, mantığı ve matematiği mimariye uygulayarak yapıları yükseltmenin yöntemini buldu. Yüzünü doğaya çevirerek akla yöneldi. Akla yönelmesinin bir sonucu olarak gotik sanatta bir sistem değil bir dünya yaratma vurgusu vardır. Nitekim katedral, birçok imgenin ve varlığın yaşama zemini bulduğu başlıbaşına bir dünyadır.

Bu dünya yaratma kurgusu, tamamlayıcı unsurlar olarak felsefe ve bilimin de önünü açmıştır. Bu akıl yürütmeyi ileride Descartes’ta göreceğiz.

Birbirlerini besleyerek ayrı kanallardan beslenen sanat, felsefe ve bilim gelişen ve karmaşıklaşan koşullara yanıt üreterek, yaşanabilir bir dünya kurgusunun esas bileşenleri olma niteliğini bugün de sürdürmektedir.

13. ve 14. Yüzyılda İtalya

13. ve 14. yüzyıl İtalyası’nda sanat her yönüyle Gotik Sanatından ayrılır. Mimarî alanda İtalya Gotik sanatına en fazla direnç gösteren ülke olmuştu. Gotik üsluba karşılık, Roman üslûbundan önemli etkiler taşıyan ama son tahlilde kendine has bir uslûp geliştirmişti. Gotik sanatını ülkeye sanatını ülkeye sokan tarikatlar dahi sonuçta bu üsluba uyum sağlamışlardı.

Bu dönemde dikkatimizi edebiyat sahasında özellikle üç isim çeker: Dante, Petrarca, Boccacio.

Dante (1265-1321) İlahî Komedya’sı (Divina Commedia) hiç kuşkusuz Rönesans’ın kapılarını aralamıştır. Karşılıksız aşkı Beatrice için yazılan bu destan hem aşkı ve insanı, hem geçmişi, hem kendi güncelliğini anlatıyor ve geleceğe uzanan bir sentez oluşturuyordu.

Eser İtalyanca yazılmıştır. Dönemin egemenleri halk dili olan İtalyancayı aşağılıyor, Latinceyi kullanıyordu. Dante böylece yüzünü topluma dönmüş ve geleceği kendi toplumuyla beraber kurgulamıştır. O dönemde İtalya’da siyasi birlik yoktu. Her şehir bağımsız görünse de aslında Kilise’ye bağlıydı. Floransalı Dante de Kilise’ye bağımlı olmayı savunan Karalara karşı, bağımsızlıkçı Beyazlar’dan yana saf tutmuştu. Bu uğurda sürgüne gönderildi ve düşüncelerinden taviz vermediği için bir daha şehrine dönemedi.

Dante’nin kendi toplumuna ne ölçüde mal olduğunu en iyi, eserinin adının hikayesi anlatır. Aslında Dante eserine Komedya adını vermişti. Klasik edebiyatta kötü başlayıp mutlu sonlanan eserlere bu isim verilir. Komedya da cehennemle başlayıp cennetle bitiyor. Dante öldükten sonra eseri Krallar tarafından gizlenmeye, yokedilmeye çalışıldı. Halk da eseri sahiplenmesinin bir ifadesi olarak kutsadı ve esere bundan sonra “İlahî” adı eklendi.(1)

Petrarca’nın (1304-1374) da Lora’nın aşkıyla yazdığı lirik şiirler kendinden sonraki dönemleri büyük ölçüde etkilemiştir. Onun gerçekçi ve bir o kadar da içli şiirlerinin en önemli etkileri 16. yüzyılda Fransız şairleri Ronsard ve Lamartine’de görülmektedir. İleride Ronsard’da göreceğimiz “sone” tarzı, Petrarca’nın İtalyan halk edebiyatı kaynaklarına inerek bulduğu ve kullandığı bir tarzdır. Petrarca da Dante’nin izinde giderek, İtalyanca yazmıştır.

Boccacio (1313-1373) üç büyük Toskanalının sonuncusudur. Tarihin traji-komedisi, onun da karşılıksız bir aşkı var: Napoli kralının kızı Marya.

Boccacio’nun en büyük eseri Decameron’dur (deka: on, emera: gün). Kitapta yüz hikaye vardır. Bu kitapla Boccacio İtalyan nesrinin babası olmuştur.

Dante destanda, Petrarca şiirde, Boccacio da nesirde sanatlarının doruğuna ulaşırken, aynı zamanda Rönesans’a giden yolu da açmış oluyorlardı. Onun için bu döneme birinci İtalyan rönesansı demek yanlış olmuyor.

Onlara ilham veren üç “vefasız” sevgiliyi, Beatrice, Lora ve Marya’yı insana yönelişin “perileri” saymak abartılı mı olacak; yoksa üç müzmin Toskanalıya yapılacak bir haksızlık mı?

15. Yüzyıl: Hümanistler

Dante’nin, Petrarca’nın, Boccacio’nun açtığı yoldan ilerleyenler, klasik kaynaklara ulaştılar. Zaten eski eserleri bilenlere “hümanist” deniyordu.

Bu dönem kaynakların incelenmesi ve tercümeleriyle geçti. Ancak hümanistlerle beraber aydınlık gökten değil yerden beklenmeye başlandı.

15. ve 16. Yüzyıl Rönesans

Gotik sanatı 15. yüzyılda İtalya’da gelişen Rönesans uslûbuyla çatışmaya girdi. 13. yüzyılın ikinci yarısında iyice belirginleşen İtalyan Rönesansı, 14. yüzyılda Gotik sanat istilası tarafından engellenmişti. Bu dönemde Fransa’nın Yüz Yıl Savaşları yüzünden zayıf düşmesinin de etkisiyle iki merkez öne çıktı: İtalya ve Flandre.

İtalyan Rönesansı klasik geleneğin canlandırılmasına dayanıyordu. Bunun için antik kaynakların incelenmesi gerekiyordu. Böylece edebiyat, bilim, felsefe alanında uyanışlar başladı. Dünyaya farklı gözlerle bakanlar şaşkına dönüyorlardı. Sis perdesi dağılmaya başlamış, akıl öne çıkmıştı. Dünya artık soyut imgeler bütünü olarak değil, somut bir bilgi nesnesi olarak algılanacaktı. Dünyayı somut olarak algılayanlar, bilgiye ulaşmak için bilime ihtiyaç duyacaklardı.

İtalya bu dönemde parçalı bir durumdaydı. Zaten Rönesans da doğuşunu bu parçalılığa borçludur. Ekonomik alanda iyice güçlenen İtalyan prenslikleri kültür alanında inatçı bir rekabete girmişlerdi. Floransa’da Mediciler, Napoli’de Aragonlar, Milano’da Sforzalar, Ferrara’da Esteler; Mantova’da Gonzaga’lar ve Urbino’da Montefeltrolar, ünlü sanatçıları saraylarına çekebilmek için birbirleriyle yarışıyorlardı.

Zenginliklerinin bir kanıtı olarak, aslında insanın büyüklüğünün kanıtı olan paha biçilmez sanat eserlerini birarada toplayarak, güzelliğe tapınmaya adanmış “müze” fikrini ortaya çıkardılar.

Gerçekten de Rönesans sanatının yükselişi zengin burjuvaların ve entellektüellerin desteğiyle gerçekleşiyordu. Ancak bu durum Rönesans sanatıyla kitleler arasında bir mesafe oluşmasına yol açtı. Saraylara çekilen sanatçılar seslerini kitlelere duyuramıyorlardı. Sanatın her tür ruhanî ve dünyevî kaygıdan kurtulmasıyla da, giderek seslerini duyurmak gibi kaygıları kalmadı. Bu durum bir anlamda sanatçının daha serbest hareket etmesini sağladı. Gidebildiği yere kadar giden sanatçı klasik dönemin ürünlerini kendi çağına taşırken, o dönemin düşüncesinin kapılarını da aralamışoldu. Burada karşılaştığı akıl ve mantık, hümanizmin de temellerini atar. Hümanizm “insan her şeyi ölçüsüdür” ilkesini ilân ederken, 1400 yıllık Hristiyanlık taassubuna da savaş açmış oluyordu. Bu, aslında bilgiyle boş inancın savaşıdır.

16. yüzyılda sanat ve edebiyat alanında, bugün de kulağımıza çok tanıdık gelen isimlerle karşılaşıyoruz. İtalya’da Ariosto, Macchiavelli, Casso, Leonardo da Vinci, Michelangelo, Bandello; İspanya’da destanda Camoes, Ercilla, romanda Cervantes, tiyatroda Lope de Vega, Castro, Alarcon, Molina, Calderon; İngiltere’de Shakespeare, Spencer, Marlow, Bacon, Milton, Fransa’da Villon, Marot, Ronsard, Rabelais, Montaigne, Calvin; Almanya’da Luther.

Tüm bunlarda Ortaçağ’ın metafizik anlayışına karşı, gerçekçilik, doğaya ve insana yönelme görülür. İnsanlığın yönünü gökten, kendi geçmişine çevirmişlerdir. Eskiyi yıkarken yeniyi de kuruyorlardı.

Bu döneme adını gerçekten hakkıyla veriyorlardı: Yeniden uyanış (Rönesans)

Akılcılık böylece Rönesans’ın gerçek ilkesi oldu. İsviçreli tarihçi Jacob Bruckhardt 1860’ta şöyle tanımlıyor Rönesans’ı: Ortaçağ’ın kimliksiz kalabalıklarından sıyrılan bireyin kendini ortaya koyuşu.

Engels de Rönesans’ı şöyle tanımlıyor: “… şaşkın Batı’ya yeni bir dünyayı, eski Yunan dünyasını gösterdi; bu dünyanın pırıl pırıl şekilleri karşısında Ortaçağ’ın hortlakları kayboldu; İtalya, bir daha erişilemeyen, klasik eski çağla yansımasını andıran görülmedik bir sanat yaratısıyla doldu taştı. (…) Eski dünyanın sınırları aşıldı. İlk olarak o zaman dünya gerçekten keşfedildi ve el zenaatlarından sonraki modern büyük çapta endüstrinin başlangıç noktası olan manifaktüre geçişin ve dünya ticaretinin temeli atıldı. Kilise’nin insanların zihinleri üzerindeki diktatoryası parçalandı; Protestanlık’ı kabul eden Alman çoğunluğu bunu doğrudan doğruya kırdı. Latinler arasında da, Araplardan alınan ve yeni keşfedilen Yunan felsefesiyle beslenen sevinçli bir özgür düşünce ruhu gitgide köklelenerek on sekizinci yüzyılın maddeciliğine yol hazırladı.

“İnsanlığın bugüne kadar gördüğü en büyük ilerici devrim buydu; devler gerektiren ve devler yaratan bir çağ-düşünce, tutku, kişilik gücünün, öğrenme evrenselliğinin devleri.” (…) “… o zamanki insanların özellikle karakteristik olan bir yanları hemen hepsinin bütün hayatlarını ve etkinliklerini çağdaş akımların ortasında, pratik kavganın içinde sürdürmeleridir. (…) Onları bütün insan yapan dolgun ve güçlü kişilikleri de buradan geliyor. Çalışma odasına kapanıp kalanlar o çağda kuraldışıydı – ya ikinci, üçüncü dereceden insanlar ya da parmaklarının yanmasını istemeyen ihtiyatlı filistenler.”(2)

17. ve 18. Yüzyıl Avrupa Sanatı Barok

Bu dönem merkezî krallıkların iyice güçlendiği dönemdir. Rönesans’ın başlarında saraya kapanmış olan sanatçılar, merkezî krallıkların statükoculaşmasıyla birlikte yavaş yavaş formalizme (biçimcilik) kaymışlardır.

Bu dönemde yüksek ve olgun bir sanat anlayışını temsil eden opera aslında kralın gücünü ve zenginliğini temsil ediyordu.

Saraylar kralın tapınağı olmuştur bu dönemde; kiliseler de Tanrının sarayı. Kiliselerdeki düzenli ve abartılı ayinler de tıpkı operada olduğu gibi bir güç ve şatafat gösterisiydi.

Oysa bu iki yüzyıla Aydınlanma çağı diyoruz. Başta din olmak üzere bütün kurumların aklın süzgecinden geçirildiği bir süreç ile yukarıdaki tablo arasında hiçbir ortak yan yok. Öyleyse nedir bu çelişki?

Ortada çelişki yok. Bu dönemde burjuvazi bir sınıf olarak iyice belirginleşmiş ve iktidara yönelmişti. Bir önceki kral-burjuva ortaklığı artık bir karşıtlık halini almıştı.

Bu ayrışma tüm toplumu, dolayısıyla sanatçıları da etkilemişti. Aslında bu dönemde sanatçı kavramı da muğlaklaşmıştır. Örneğin edebi eserler de veren Voltaire, edebiyatçı ya da filozof olmanın ötesinde bir siyasetçidir.

Fransız devrimiyle sonlanacak bu süreç, bir sanat yazısının sınırlarını aşıyor. Bu dönemin genel panoraması diğer yazılarımızda yeterince verildi. Bu dönemin, sonrasına etkilerini ve bu dönemi, bundan sonraki dergi çalışmalarımızda derinlemesine inceleyeceğiz.

Sonuç:

İnsanlık bazen milim milim, bazen koşar adım ilerliyor. Bazen de geriliyor. Avrupa beş yüz yıl kıpırdamamış. Sonra beş yüzyıl iğneyle kuyu kazmış. Sonra birden akılalmaz bir atılım yaşamış Rönesans’la, Rönesans’tan sonra o güzelim yapıları yaratamaz olmuşlar. Bugün hâlâ yaratamıyoruz; bugün bize çirkinlik saçan gökdelenleri birer sanat abidesi olarak yutturmaya çalışıyorlar.

Sonra insanlık bilimle, felsefeyle aydınlanmış. Aydınlanma sonrası felsefenin karışık kafası, tümünü reddeden materyalizmle berraklaşır.

İnsanlığın serüveni bitmedi, bitmeyecek insan akıp giden zamanı anlamlandırmaya çalışan, hayatı yaşanabilir kılmanın yollarını arayan ve bulduklarını hayata geçiren; başaran ve yanılan, yanılgılarının üzerine giden bir varlık olmayı sürdürdükçe insanlık var olacak.

Yoksa?
Hayat karşısında edilginleşiyorsa insan ve durağanlaşıyorsa? Hayat karşısında anlamsızlaşıyor ve giderek bu anlamsızlığın bir parçası oluyorsa?…

O zaman herhalde yeni baştan tanımlamak gerekecek insanlığı. Ya da tanımlamaya gerek kalmayacak. İnsanlık kalmayacak ki.

A YAĞLI, İÜ Hukuk Fakültesi

NOTLAR:
(1) İsmail Habib, Avrupa Edebiyatı ve Biz, I Cild. Remzi Kitabevi, 1940, s.444.
(2) F. Engels (Doğanın Diyalektiği) sanat ve Edebiyat Üstüne Birikim Yayınları, 1980, s.59-60.

KAYNAKLAR
– Germain Bazin, Sanat Tarihi, Sosyal Yayınlar, 1998
– İsmail Habib, Avrupa Edebiyatı ve Biz, Remzi Kitabevi, 1940
– Lunaçarski, Sanat ve Edebiyat Üzerine, Adam Yayınları, 1982
– Marx, Engels, Sanat ve Edebiyat Üstüne, Birikim Yayınları, 1980
– Adli Moran, Büyük Sanatçılar, Hürriyet yayınları
– Engin Beksaç, Avrupa Sanatı Troya Yayıncılık, 1994
– Selahattin Hilav, Felsefe Yazıları, (2. Baskı) Yapı Kredi Yayınları, 1995

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
EV, KARADIR II – Ulusun Evi – Metin Kaygalak

Eve ancak çocukça sorular sorduğumuzda, onu imkânlı bir yermiş gibi görmeye devam edebiliriz. Oysa çocukluktan uzak bir cümleyle bunu mümkün...

Kapat