Ressam Abidin Dino’nun eşi zorlu Paris yıllarını ve Picasso ile tanışmalarını anlatıyor

Abidin Dino’yla nasıl bir Paris’e gelmişlerdi, 1950’lerin ortalarında zorlu yılların üstesinden nasıl gelmişlerdi? Abidin Dino, Pablo Picasso’nun atölyesinde çalışmaktan niye vazgeçmişti? Nazım Hikmet ile Abidin Dino arasındaki dostluk nerede başlamıştı?
Yaklaşık 60 yıldır Paris’te yaşayan, çevirileriyle Türkiye yazarlarını, şairlerini Fransızlara tanıtan dilbilimci, öğretim üyesi, çevirmen Güzin Dino. Aynı zamanda resam Abidin Dino’yla aynı yola yüreğini ve aklını koyan bir yazar.
BBC Türkçe Radyo için Ayça Abakan’ın 21 Mayıs 2011 tarihinde  Güzin Dino ile yaptığı söyleşiyi aşağıdan okuyabilirsiniz.

“Küba’dan döndüm bu sabah.

Küba meydanında altı milyor kişi,

Akı, karası, sarısı, melezi ışıklı bir çekirdek dikiyor;

Çekirdeklerin çekirdeğini, güle oynaya.

Sen, mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?

İşin kolayına kaçmadan ama.

Gül yanaklı bebesini emziren,

Melek yüzlü anneciğin resmini değil;

Ne de ak örtüde elmaların,

Ne de akvaryumda, su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini.

Sen, mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?

1961 yaz ortalarında Küba’nın resmini yapabilir misin?

Çok şükür, çok şükür bu günü de gördüm,

“Ölsem de gam yemem gayrı”nın resmini yapabilir misin üstad.

“Yazık, yazık; Havana’da bu sabah doğmak varmış”ın resmini yapabilir misin?”

Nazım Hikmet’in yakın dostu Abidin DİNO’nun yarım yüzyıllık can ve fikir yoldaşı Güzin DİNO’nun anılar, tablolar, fotoğraflar, gazete kupürleri, kitaplar, kitaplar, çizimler, seramik çalışmaları ve tekrar tablolarla çevrili, örülü dünyasındayız.

Ayça Abakan: Güzin Dino, programımıza hoş geldiniz.

Güzin Dino: Hoş bulduk efendim.

A.A: Paris yaşamınızla başlayalım; ilk geldiğiniz yıllara ilişkin neler anımsıyorsunuz, nasıl bir geliş olmuştu?

G.D: Şimdi, Abidin benden evvel gelmişti, bir otelde oturuyordu; öyle atölyesi filan hiçbir şeyi yoktu daha. Ben de zaten çok az sonra geldim. Bir sene kaldım, döndüm; birtakım meseleleri halletmem lazımdı anlamle vs. ile, ondan sonra büsbütün geldim. Galiba büsbütün geliş senem 54’dür. Çoktandır; yani çocukluğumda beri hep Fransız okullarına gittiğimiz için, evde de babam müthiş bir Fransız gibi konuşurdu. Fransızcası, kütüphanesi şusu-busu dehşetti. Neyse demek istiyorum ki, bir Fransız kültür kafası yerleşmişti bize. Bir yabanilik hissetmiyorduk; yani yabancı bir yere geldim değil. “Ben nasıl olsa bunları biliyorum” gibi bir güven vardı içimde.

A.A: Biraz o ilk geldiğiniz yıllara dönelim, 1950’lerin sonlarına . Çok renkli bir dünyanız vardı, zorluklarla boğuşuyordunuz; ama aynı zamanda entelektüel anlamda çok renkli bir dünyanız vardı. Nazım hikmet’in yaşamınıza girmesi, Abidin böyle dostluğu; o günlere ilişkin neler hatırlıyorsunuz, özlüyor musunuz o yılları. Çok farklı bir dönemdi değil mi?

G.D: Şimdiki adından bahsettiniz, Nazım’ı Paris’te tanımadı Abidin. Nazım’ı, çocukken diyeceğim; 15 yaşındayken, yahut 17 yaşındayken Bab-ı Ali’de tanıdı. Onun hatta galiba bir kitabının kapağını yaptığı gibi bir şeyler var; şimdi hepsini hatırlayamıyorum ama, Bab-ı Ali’den tanıyor Nazım’ı. Yani Nazım’ın etkisi Abidin üzerinde olmuşsa, sonradan başlamıştır. Şunu da söyleyim ki, Nazım da Abidin’i müthiş bir kardeşi gibi severdi. Onların ilişkisi, duygusal bir ilişkiydi basbayağı; kardeş-abi. Aralarında az yaş farkı vardı; ama…

A.A: Sizin evinizde kalmıştı değil mi, Nazım Hikmet Paris’e geldiğinde?

G.D: Hayır, bizim evde kalamazdı; çünkü biz 9. kat, asansörsüz bir evde oturuyorduk. Bizim hemen bitişik bir otel vardı, onun birinci katında bir oda tuttuk. Zaten, kendi gelmeden evvel ordaki karısından mektup almıştı Abidin; Abidin tabi Rusça bildiği için kadın Rusça yazmış. Nazım hastalık geçirmişti, şu-bu kalp bakımından. Dikkat edilmesi için neler yapması-neler yapmaması gerektiğini; böyle bir, iki, üç diye sıralamıştı. Mesela, sabahleyin saat dokuzdan evvel yataktan kalkmiyecek. Ne yapabilirdik buna karşı biz? Biz her sabah saat sekizbuçukta otele giderdik; Nazım’ın oteline, bitişikte tutmuştuk. Otururduk, dokuzbuçuğa kadar çene çalardık, oyalardık filan. Ondan sonra çıkar giderdik; o da kalkardı. Yolda, sokakta ne yapacağını- ne edeceğini böyle, biz korkumuzdan bir şey gelir; çünkü kriz geçirmişti ondan evvel, müthiş üzerine düşmüştük Nazım’ın yani, bizden kurtulamıyordu (gülüyor).

A.A: Peki, Abidin beyin resim yaşamını biraz, kısaca anlatalım. Mümkün değil, böyle bir radyo söyleşisine sığdırmak; ama çok önemli dostlarınız oldu Fransız aydın kitlesi arasında. Neler anımsıyorsunuz o yıllara ilişkin, kimler girdi-çıktı yaşamınıza?

G.D: Şimdi Abidin, önce Rusya’dan Türkiye’ye dönerken altı ay kadar Paris’te kalmış ve o altı ay zarfında aşağı-yukarı her geleni tanımış; mesela Picasso’yu tanımış. Şimdi şu şair vardır –şimdi ismini unuttum- onu tanımış. Ama altı ay sonra kalmamış o zaman; çünkü zorlamış Türk Konsolosu, “İlla Türkiye’ye dön, askerliğini yap!” diye. Halbuki Abidin de böbreğinden rahatsız. Pariste nitekim ameliyatını yaptık ve böbreği aldılardı, hatırlıyorum o kadar. Neyse Paris’te daha fazla kalamıyor, dönüyor. Sonra tekrar; artık baktı ki, Türkiye’de başına işler açtılar, devam edemeyecekti orada rahat yaşamaya. Kalktı geldi, kendi olanaklarıyla geldi bu sefer; o zaman tabi, öyle diğil. Fakat geldiği zaman da o arkadaşına, şair arkadaşı –ismini şimdi unuttuğum şair arkadaşına- telefon ediyor, diyor ki; “Ben, gene geldim; fakat eskisi gibi değilim, benim hiçbir şeyim yok!” diyor. Onun üzerine o, “Peki, ben seni ararım, otelin numarasını ver filan” diyor. Ve adam, Picasso’ya telefon ediyor; Picasso’yu tanıdı ya, daha önce. Pikasso diyor ki, “Tamam, söyle gelsin buraya. Ben şimdi seramikler üzerinde çalışıyorum ve benim yaptıklarımın kopyasını, buradaki labaratuvarın müdiresi hanım kopya ediyor. Abidin gelirse, o işi ona veririz; ve böylece para kazanır” diyor. Ve o müthiş bir şeydir Abidin için, tasavvur ediyor musunuz? Picasso da öyle demek bir sempati duymuştu, o ilk tanışmalarında; nitekim geldi oraya. Ben annemi bile getirmiştim, Güneyden bir ev tuttuk. Sonra Abidin altı ay çalıştı orda; fakat altı ay sonra geldi bir akşam eve, dedi ki; “Ben daha burada çalışırsam, Abidin Dino yok olacak; onun için ben bırakacağım bu işi” dedi ve bıraktı. Döndük, annemi de tekrar Türkiye’ye yolladık; gene boğuşa-çalışa filan bir yoluna sokabildik hayatımızı. Tabi zor seneler yaşadık; epeyice zor seneler, oteldi, şuyda-buyda filan derken… Birçok kişi orda bizim gibi o Türk olsun-olmasın çevremizde, sanat çevresinde böyle dışarıdan gelmiş. Zaten Fransa’nın bir kısmı budur, önemli kısmı budur; asıl, müthiş karışık bir kalabalık içinde bir şeyler yapabilmek.

A.A: Burda siz, kendinizi herhangi bir şekilde, “Ben nereye aitim?” sorgulaması içinde buldunuz mu, bunca yıllar içinde?

G.D: Hayır, hiçbir zaman; hiç istemeyerek Türkiye’den ayrıldık, hiç ama! Büyük üzüntümüzdür, Türkiye’den ayrılmak zorunda kalmamız, büyük üzüntü; “O, biz Avrupa’da filan…” hiç o tarafımız olmadı. Büyük üzüntü ki, “Türkiye neden bu hale geldi de biz, Türkiye’de Asım Beyin kızı da, Abidin Paşa ailesinin torunu, Abidin Dino (gülüyor) bir şey yapmamış, hayatlarında bir kötülük; lakin rahat vermiyorlar, vermediler. Baktık iş fenaya doğru gidiyor, en ufak bir şeyi alıp bomba haline getiriyorlar… Bir sürü arkadaş hapislere tıkıldı Türkiye’de, bir sürü işkenceler oldu, çok yakın arkadaşlarımız. Kimisi kendini pencereden attı, öldü; daha fazla işkence görmemek için. Yani böyle şeyleri yaşadık, çılgınlık. Hep fırsat aradık biz; nasıl yapacağız da biz bu işin içinden çıkacağız, kurtulacağız başımıza bir iş çıkmadan. Çok zordu Türkiye; yani hoş değil. Abidin çok orijinal bir insandı; yani resim bakımından, nerden geldiği belli olmadan dehşet bir ressamlığı vardı muhakkak. Sonra kişi olarak tavırları; oturuşu-kalkışı, konuşması, ilişki kurması, ilgi göstermesi filan çok samimi, çok sade bilhassa… Tantanalı bir tarafı hiç yoktu, bir kenarda otururdu Abidin böyle; sıra bulursa bir laf da ederdi. Gösteriş meraklısı filan değildi; kendi halinde bir insandı çok. Benim bütün hiddetim, Türkiye’de bu kadar kendi halinde bir insanı “Bir şeyler yapacak, yapabilir; dikkat!” havasına sokmak, olacak şey değil.

A.A: Şizin hiç pişmmanlıklarınız oldu mu?

G.D: Hayır, olmadı; işte ne yapabilirsek yaptık galiba. Müthiş zorluk çekerek yaşadığımız halde –parasal bakımdan diyorum- zavallılık hissetmedik. “Biz nasıl olsa bunun hakkından geleceğiz gibi; yani bilerek yapmadık, atmışız kendimizi ve bunun içinden çıkacağız” diyerek gidiyorduk.

A.A: Siz mektuplarını yayımladınız değil mi, geçtiğimiz yıllardı Abidin Beyin?

G.D: Ben Şey yapmadım o işi; istemediğim halde, bütün kitap işleriyle meşgul olduğum için hatırlamıyorum o mu karar verdi filan ama. Ben tabi istemedim. “Niye?” diyeceksiniz, mektuplaşmamız ne getirebilir ki, kimseye değil mi? Çok kişisel şeyler nihayet. Ama … ben de sesimi çıkaramadım işte. (gülüyor)

A.A: Güzin Dino çok teşekkürler, programımıza katıldığınız için.

G.D: Ben teşekkür ederim, bu kadar zahmet edip buralara kadar geldiniz.

Paris’te bir kestane ağacı olacak,

Paris’in ilk kestanesi,

Paris kestanelerinin atası,

İstanbul’dan gelip yerleşmiş Paris’e,

Boğaz sırtlarından.

Hala sağ mıdır, bilmem;

Sağsa ikiyüz yaşında filan olmalı.

Gidip, elini öpmek isterdim,

Varıp, gölgesinde yatsak isterdim.

Bu kitabın kağıdını yapanlar

Yazısını dizenler,

Nakışını basanlar,

Bu kitabı dükkanında satanlar,

Para verip alanlar,

Alıp da seyredenler,

Bir de Abidin,

Bir de ben,

Bir de saman sarısı belası başımın…”

Hazırlayan: Celal Sancar


Güzin Dino
1942 yılında İstanbul Üniversitesi Roman Filolojisi Profesörü Eric Auerbach’ın asistanlığını yapan Dino; ressam Abidin Dino’nun eşidir. 1943 yılında, Adana’da sürgüne gönderilmiş olan olan Abidin Dino ile evlenen sanatçı, 1946 yılında Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde doçent olarak görev yapmış, 1954’te Paris’e yerleşen eşinin yanına gitmiştir.

Paris’te Ulusal Bilim Merkezi’nde çalışan yazar Güzin Dino, Doğu Dilleri Enstitüsü’nde öğretim üyeliği yapmış olup, Türkiye Pen Kadın Yazarlar Derneği üyesidir. Türkiye’de çeşitli Türk romanları üzerine incelemeler, Fransa’da roman ve şiir çevirileri yapmıştır. Çevirileri, birçok büyük yayınevinde, denemeleri, Fransız ve Amerikan dergilerinde yayımlanmıştır. Türkiye’de de yayımlanan eserleri bulunmaktadır.
Bazı yapıtları [değiştir]
Türk Romanının Doğuşu, Agora Kitaplığı, 2008, ISBN 9786050060249
Gel Zaman Git Zaman Abidin Dino’lu Yıllar, Can Yayınları
Sensiz Her şey Renksiz, Can Yayınları, 2007, ISBN 9750708985
Güzin Dino’nun Nazım Hikmet’li Yıllar
Picasso’lu Yıllar
Aragon’lu Yıllar
Avni Arbaş’lı Yıllar
Yves Montand’lı Yıllar
Çetin Altan’lı Yıllar
Yaşar Kemal’li Yıllar
Orhan Veli’li Yıllar

1942 yılında İstanbul Üniversitesi Roman Filolojisi Profesörü Eric Auerbach’ın asistanlığını yapan Dino; ressam Abidin Dino’nun eşidir. 1943 yılında, Adana’da sürgüne gönderilmiş olan olan Abidin Dino ile evlenen sanatçı, 1946 yılında Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde doçent olarak görev yapmış, 1954’te Paris’e yerleşen eşinin yanına gitmiştir.

Paris’te Ulusal Bilim Merkezi’nde çalışan yazar Güzin Dino, Doğu Dilleri Enstitüsü’nde öğretim üyeliği yapmış olup, Türkiye Pen Kadın Yazarlar Derneği üyesidir. Türkiye’de çeşitli Türk romanları üzerine incelemeler, Fransa’da roman ve şiir çevirileri yapmıştır. Çevirileri, birçok büyük yayınevinde, denemeleri, Fransız ve Amerikan dergilerinde yayımlanmıştır. Türkiye’de de yayımlanan eserleri bulunmaktadır.

Bazı yapıtları
Türk Romanının Doğuşu, Agora Kitaplığı, 2008, ISBN 9786050060249
Gel Zaman Git Zaman Abidin Dino’lu Yıllar, Can Yayınları
Sensiz Her şey Renksiz, Can Yayınları, 2007, ISBN 9750708985
Güzin Dino’nun Nazım Hikmet’li Yıllar
Picasso’lu Yıllar
Aragon’lu Yıllar
Avni Arbaş’lı Yıllar
Yves Montand’lı Yıllar
Çetin Altan’lı Yıllar
Yaşar Kemal’li Yıllar
Orhan Veli’li Yıllar

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here