EV, KARADIR II – Ulusun Evi – Metin Kaygalak

Eve ancak çocukça sorular sorduğumuzda, onu imkânlı bir yermiş gibi görmeye devam edebiliriz. Oysa çocukluktan uzak bir cümleyle bunu mümkün kılmak sadece bir ihtimaldi. Evin o hileli makusluğunun, vatan-beden’e evrileceği fikrinin ruhumuzu vurması uzak bir ihtimal olmaktan çıkalı çok oldu. Yeniymiş gibi duran bu kadim kutsalın oluşturduğu ebedi dil karşısında yer bulamazlığın, yersizliğin, biraz daha ilerletilirse bu parçalı, yarım yurtluluğun Adorno’nun deyimiyle bir ‘talih’e dönüşmesini istemek safdillik olurdu.

Sadece çocuklukla birlikte düşünüldüğünde, şimdiye sürüklenmiş geçmiş duygusunun, evi, affedilir bir karşılıkla sevmeyi sağlayabildiğini görmek mümkünken; anaerkil bir söylemle tanımlanmış yurt algısının (anavatan) neden kendi insanına müşfik bir dili önermediğini; Türkçe’de anaerkil bir tariflendirmeyle kıymetlendirdiği asıl şeyin dönüştüremediği kötü ezberin ne olduğunu; Latince’de olduğu gibi patria’nın (atayurdu) bütün bir ataerkilliği de barındırdığını varsaydığımızda, neden Türkçe’deki anavatandan daha iyi durduğunu anlamaya çalışmanın o tahammül edilemez karşılıksızlığı… Bize ev’i içkin kılan asıl şey, mahremiyeti mutlak bir varoluş seçeneği gibi algılamamız olmalı ki, kendimizi temiz hissetmemizi sağlayan hissiyat, tuhaf bir haysiyet organına dönüşüveriyor. Evin kutsal bir metafor üzerinden okunması ve onu bir mabete dönüştüren modernin sağladığı biricikliği, bugün bize hiç şüphesiz kutsal toprak parçası duygusunun tezahürü şeklinde, bir alt okuma metni olarak, yansımaya devam ediyor. O halde ev’i meşru kılacak asıl şey nedir? Ya da ev, meşruluğunu nasıl elde eder?

Ev, en ortodoks tembihimizdir bizim. 15. yüzyıl Floransa yurtseverliğiyle irkilip, Yunan ve Roma retoriğinin karışımı bir gurur ve övünmeyle doldurulamayan boşluk halleri… Patria’nın kutsanması: “Floransa varoldukça hiç kimse gerçekten yurtsuz değildir.” Tuhaf bir çocuklukla kaldığımı ve sınıfı geçemediğimi anımsadığım bu ev meselesinde, Venedik’ten bir yanağı kemirik Collosium’lu kente inerken, bir gün yurt’a dair bu bilginin doğrusu bana da değeceğini düşünmemiştim. Örneğin, Venedik herkesin kenti olamazdı, Roma da. Ama Floransa, Hans Baron’un tespitiyle herkese dair bir yurt önermesiydi. Floransa’ya el sallarken, İstanbul’u düşündüm sonra, bir zamanların o imkânlı yurdunu… O herkesin yurdunun bugün yitirilmiş imkânlılığını… Anılarını, gidenlerin; eğretiliğini yeni sakinlerin; devasa bir herkeslilikten tekliğe dönüşen o iğrenç ‘buralılığın’ boğazımızda bir yumruya dönüşen cümlenin kederli yalnızlığı : “Eve dön!”

Dili ev olarak almaya başladığımızda, gittikçe her şeyin birbirine benzediği, birbirine karşıyken bile aslında aynı retoriği kusan dilin bir eve dönüştüğünü, oradan bir güvenlik alanı oluşturduğunu görmek; pis bir imkânlılık olarak çıkıveriyor bugün karşımıza. Evet, dilin gittikçe sivrilmiş bir varoluşun tariflendirdiği mekân duygusuna doğru sürüklenmesi. Oysa ev’i daha baştan yabancı bir şey gibi görmediğimiz apaçık. Ev’in kendiliğinin, tuhaf bir huzur alanı olarak aklanmış hapishane olduğu da. Ev, yani o küçük karnaval! Ebedi bir varlık artık yoktur. Evin dokunulan bir şeye, hazza evrilen hali; onun sürekli bir organiğe dönüşmesi… Bu ev, kaçmayı planladığımız Tolstoy’un evi midir?: 80’ini beklemek… Yoksa kaçtığımız yerin farkında olmadan bize doğru fırlatılmış bir yer (ev) olduğu bilgisi mi?. Kendini uzaklayarak, gene kendine çıkışın yenilgisiyle yolu tutturamayan öznenin son bakışta bir hayıf duygusuyla, ev’i dünyanın kulaklarına dönüştürmeye yeltenmesi; Tolstoy’un kulaklarından çok uzağa düştüğünü görerek… Çünkü kulaklar dışarıya örgütlenmektir; hâlâ romantik bir ısrarın mümkün olduğunu sağlamaya çalışma girişiminin, asla anlaşılamayacak cinsten bir yerliliğe yenik düşmesi: “Eve dön! Çünkü ev, tek mümkündür.”

Ev: İlk itirazın yenik mabeti, ilk tekamül arayışının itirazlı çıkış noktası. Evin, karnavaldan şiddete dönüştüğünü görmek; evin haklılığının politik bir şey olduğunu da… Bu yeni ev’in müstakbel yerin ikâmeliğinin, ulusun önünde birer geleceklendirilmiş mutluluk önermesiyle duruyor olmasının, klonlanmış ulus-ev modelleri… Kaybedilmiş asıl arzunun ne olduğu artık bizi pek ilgilendirmiyor oluşunu konuşmak… Bireyin bir özne tekamülüyle çekildiği asıl metafor evin ne olduğunu da. Şairler bir varlık olarak dili kendi evleri olarak görürler, bir Heidegger temriniyle düşünürsek. Marsilya’da tanık olduğum, Fransız kıza laf atan Arap gencin, arzuladığı karşılığı alamayınca çekildiği ‘güvenli alan’ Fransızca’ya yenik o Mağribi Arapça’sıydı. Sonradan fark ettim, bu tanıklıkta, takılıp kaldığım, ret edilişin asıl ev’inin hangi varlık olduğuydu.

Milliyetçilik ya da ulusçuluk söyleminin ontolojik bir tekamül anlayışına ihtiyacı olagelmiştir. Beyhude siyasi bir varlık olarak ev’i imkânlı kılan asıl şeyin dil olduğunu düşünelim bir an. Dil’in içerdenliğinin kendine doğru aşırı öznellikle asıl karşılığını yani dışarıya olan ahlakî bir otoriteyi hatırlatma kipi. Bireyin bu iç-otoriter talepli halinin giderek bir aidiyet aşkınlığına doğru evrilmesi. Her bireyin olgunluğundan –ki çoğun tarihsel bir geçmiş yaratılarak elde edilen bir varlık sağlamadır bu- ulusal bir tekamül yaratma arzusu. Artık kocaman bir evden ısrarla söz etmenin vakti gelmiştir. O tılsımlı, şuurlu sözcük: Vatan. Oysa asıl önemli olanın bütün talihsizlerin ve adaletsizlik kurbanlarının mutlu olacağı bir patria’dır: Kardeşliğin patria’sı…Fesat ve komplo kurbanı olan herkesin gideceği bir yurt yaratmak, ev’i imkânlı, güvenli bir alana dönüştürmek. Evin her zaman temin edilmesi gereken bir retoriğe ihtiyacı vardır. Bu retoriği vatanlaşarak en üst seviyede elde eder. Artık tikel sadakat bu evrilmeye sahip çıkar. Kamusal mülkiyetin ortak belagatı, gücünü bu sadakat fikrinden alır. Bağlılık, anıların ve tahayyül gücünün biraradalığıyla performe edilen biz’e dönüşür, o büyülü kelimeye: Ulus. Evi siyasi bir otoriteye dönüştüren dil, modernizmin yüklediği biricikliği bir “aşındırma”yla (Ulus Baker) çoğunluk arzusuna doğru sürüklediğinde; ulusun/milletin asla bir itidal etikasıyla kurgulanamayan bir toprak parçasından bahsettiğimizi görmeye başlarız. İkbal kondurduğumuz ev, ‘ulusu’ hep ‘arzu kipi’nde tutar. Hele bu cumhuriyetçi bir anlayışla varsayılmışsa; o vakit ulus, modernizmin bize armağan ettiği tılsımlı bir sözcüğe dönüşür: ‘O kutsal biz’

Her daim bir rıza problemi yaşayan milliyetçiliğin asıl çıkmazı, vatan’ı normalleştiredursun; ev’in bu titrek ve bir o kadar kırılgan aidiyetinin, konjonktürel sevgi üzerinden nasıl bir canavara dönüşeceğini göremeyişidir. Bosnalı Müslüman’ın yirmi yıllık komşusunu bir gecede ‘Sırp oluş’a iten sebep; biraz öncesine kadar sadece ‘komşusu’ olan birinin makul bir özneden, ‘kışkırtılmış ben’e, yani bir ‘Sırp’a dönüşmesine, istikbalin arkasındaki o büyülü biz’in (ulusun) oturduğu büyülü evdir: Vatan. Herkesin kendi milliyetçiliğiyle ya da bir performansa tabi tuttuğu yurtseverliğiyle inşa ettiği/edeceği arzu-ev’in, müstakbel ev’in görece mutluluğunun kabul edilemez sınırları, bugün entelektüel rızanın kalbini vurmaktadır.

Şimdi hep birlikte “devlet dersinde” (Ece Ayhan) tahtaya kalkarak, Tebrizli o Türk çocuğun Farsça dersinde bizim geleceğimize fırlattığı ilk cümleyi yazalım : “Hane siyah est!”* 

İmrahor, 22.06.2007
Esmer Ağustos 2007

<< EV, KARADIR I

________________________________________________________

 *Ev Karadır

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Postmodernizm Ya da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı | I. İfadenin Parçalarına Ayrılması

'Onlarda,' diyor Heidegger, toprağın sessiz çağrısı, mısırın yetişmesini sağlayan gösterişsiz yeteneği ve ekilmemiş kış tarlasının kimsesizliğindeki anlaşılmaz kendi kendini reddediş...

Kapat