Saldırgan (Agresif) Tipin Bir Karakter Özelliği: Kindarlık – Alfred Adler

Savaşçıl bir yol izleyen insanlarda sıklıkla nefret duygusuna da rastlanır. Çoğu zaman henüz erken yaşlarda görülen bu duygu, bazen hiç beklenmedik boyutlara ulaşır. Öfke nöbetlerinde böyledir örneğin; ayrıca, yumuşak şekliyle kin bağlamalarda da nefret duygusunun ileri derecedeki boyutlarıyla karşılaşırız. Söz konusu duygu, insanın tutum ve davranışını büyük bir kesinlikle belirleyen bir özelliktir. Bir kimseyi değerlendirirken, insanı kişisel ve karakteristik bir özellikle donatan nefret duygusunda onun nereye kadar gidebileceğini bilmemiz bize çok yarar sağlar.

Nefret duygusu kendisine değişik nesneleri konu alabilir. İnsanın yapmak zorunda olduğu ödevlere yöneleceği gibi, tek tek kişileri, başlı başına bir ulusu, bir sınıfı, karşı cinsten kişileri ya da bir ırkı hedef alabilir. Ayrıca, nefret duygularının her zaman doğru bir çizgi izleyip kendini açıkça ele vermeyeceği, bazen kendisini çok güzel kamufle ederek daha narin bir kisveye bürüneceği ve örneğin eleştirici bir tutum kılığında kendini açığa vurabileceği unutulmamalıdır. Ama söz konusu duygu, salt bir insanın başkalarıyla ilişki kurmaya yanaşmaması şeklinde de belli edebilir kendini. Bir insanın nefret duygusunda ne denli ileriye gidebileceği sanki bir şimşek çakmış gibi apaçık görülür bazen. Savaşta, askerlik hizmetinden bağışık kılınıp cepheden gelen korkunç kayıplar ve dehşet verici boğazlaşmalarla ilgili haberleri büyük bir hazla okuduğunu anlatan bir hastamızın durumunu buna örnek verebiliriz.

Nefretin yukarıda sayılan şekillerinden çoğunun, işlenen suçlarda etkinliğini saptayabiliriz. Ne var ki, nefret duygusu hafif dereceleriyle toplumda önemli bir rol oynayarak, karşıdakini hiç incitmeyen ve ona sevimsiz gelmeyen kılıklarda da kendini açığa vurabilir. Bu, nefret duygusunun özellikle en ileri derecelerinden biri sayılan insan düşmanlığı için de söz konusudur. Hatta öyle felsefi akımlar vardır ki, insan düşmanlığı ve insandan nefret duygusuyla fıkır fıkır kaynar içi, barbarlığın çok daha kaba ve düşmanca eylemlerini hiç de aratacak gibi değillerdir. Önemli kişilerin özyaşamöykülerinin bir yerinde bazen bir perde aralanıp, bu kişilerdeki nefret duygusunu açıkça gözlerimizin önüne serer. Örneğin Grillparzer, insandaki barbarlığın sanatta kendisine eksiksiz bir dışavurum sağladığını söylüyorsa, bunu yalnızca ortadan kaldırılamayacak bir gerçeğin ifadesi gibi anlamayıp, sanatsal bir güce kavuşabilmek için insanlığa kendini yakın hissetmesi gereken sanatçıda nefret ve gaddarlık duygularına da rastlanabileceği şeklinde yorumlamamız gerekir.

Nefret, alabildiğine dal budak salmış bir duygudur. Bu duygu üzerinde şimdi daha fazla duramıyorsak bunun nedeni, tek tek karakter özelliklerinin insandaki nefret duygusuyla ilişkisini saptamamız çok zaman alacağı içindir. Özellikle bazı mesleklerin belirli bir insan düşmanlığına yer vermeden yürütülmediğini kolaylıkla kanıtlayabiliriz. Ancak bu demek değildir ki, ilgili meslekler belirli bir düşmanlık olmadan yürütülemez. Tersine, insana karşı düşmanlık besleyen bir kişinin böyle bir mesleği, diyelim ki askerlik mesleğini seçmeye karar verdiği an, bütünde başvurulacak organizasyon, mesleğin icrası ve aynı meslekten olan başkalarıyla ilişki kurma zorunluluğu, düşmanca duyguları o şekle sokabilir ki, her şeye karşın bunlar toplum içinde yerlerini alabilir.

Düşmanlık duygularının çok iyi kamufle edilmesini sağlayan bir dışavurum şekli de, toplumsallık duygusunun tüm yükümlülüğünü bir kenara iterek ihmal sonucu bir insana ya da bir nesneye zarar veren eylemlerdir. Hukukta bu konuyla ilgili olarak günümüze kadar sürdürülen geniş çapta bir tartışma, henüz soruna açıklık getirmiş değildir. İhmale bir cinayet gibi bakılamayacağı, bir kimsenin bir çiçek saksısını en ufak bir sarsıntıda yoldan geçen birinin başına düşecek kadar pencere pervazının uç kısmına koymasıyla, saksıyı alıp doğrudan yolcunun başına atmasının bir sayılamayacağı kuşkusuzdur. Ancak, ihmalci insanların davranışlarının temelinde tıpkı bir cinayetteki gibi düşmanca bir duygunun saklı yatabileceğini, dolayısıyla ihmalkârlığın da bir insanı anlamada bizim için bir ipucu oluşturabileceğini gözden uzak tutmamak gerekiyor. Suçta kasıt unsurunun bulunmayışını hukukçular hafifletici neden görür. Ne var ki, kasıtlı olmayan düşmanca bir davranışın kasıtlı haince bir davranışı aratmayacak bir kin ve nefreti içerebileceğine de kuşku yoktur. Her iki durumda da yeterli ölçüde toplumsallık duygusuyla donatılmamış iki insan söz konusudur. Çocukların oyunlarını izlersek, bazen oyuna katılan çocuklardan birinin ötekileri pek umursamadığını her zaman gözlemleyebilir, haklı olarak bu çocuğun gereği gibi insan dostu sayılamayacağı sonucunu çıkarabiliriz. Ne var ki, kesin bir yargıya varmadan, bu yargıyı pekiştirip doğrulayacak daha başka durumların da ortaya çıkmasını beklemek her zaman için şarttır. Diyelim bir çocuk var ve ne zaman bir oyuna katılsa tatsız bir olaya yol açıyor; işte o zaman böyle bir çocuğun başkalarına yakınlık duymadığını, insan soydaşlarının tasa ve sevincini göz önünde tutan biri sayılamayacağını kesinlikle söyleyebiliriz.

Bu bakımdan ekonomik yaşamımızın ayrı bir dikkatle üzerinde durmak yerinde olacaktır. Ekonomik yaşamımız, ihmalin düşmanca bir davranış sayıldığına inanmak istemez pek. Çünkü böyle bir yaşamda insanoğluna gösterilmesini o kadar arzu edilmeye değer bulduğumuz saygı, genellikle hiç dikkate alınmaz. Ekonomik yaşamımızda bir sürü önlem ve girişim vardır ki, ilgili davranışlara başvuran kimsenin nasıl başkalarına hep zarar verdiğini açık seçik gözler önüne serer. Genellikle bu davranışlar için, kasıtlı nitelik taşısalar ve kötü bir niyeti içerseler bile, yasalarda herhangi bir ceza öngörülmemiştir. Ne var ki, ortada en az ihmalde görüldüğü gibi toplumsallık duygusunun yetersizliği söz konusu olduğundan toplumsal yaşamımız çekilmez bir durum almakta, çünkü aslında iyi niyetli kimseler bile böyle bir ortamda kötü niyetlilerden elden geldiğince kendilerini korumaktan başka çıkar yol kalmadığına inanmaktadır. Ancak şurası unutulmaktadır ki, insanın şahsını koruma girişimi her zaman bir başkasının bundan zarar görmesine yol açmaktadır. Özellikle yaşadığımız son yıllar, bu tür olaylarla ve bunların doğurduğu sorunlarla bizi sık sık yüz yüze getirmiştir. Söz konusu olaylar üzerinde dikkatle durmak yarar sağlayacak, böylesi durumlarda içindeki toplumsallık duygusuyla doğal sayıp yerinde bulduğu zorunlu eylemleri gerçekleştirmenin birey için ne denli güçlük doğuracağını bize gösterecektir. Burada da bireyin toplum esenliğine katkıda bulunma ödevini, günümüzde olduğu gibi zorlaştırmayıp, tersine kolaylaştırmak gerekmektedir. Bazen bu, tamamen kendiliğinden gerçekleşir; çünkü toplumsal ruh her zaman iş başındadır ve elden geldiğince savunur kendini. Ne var ki, psikoloji de ilgili olayları gözden uzak tutmamak ve bunu salt ekonomik ilişkileri değil, söz konusu ilişkilerde rol oynayan ruhsal mekanizmayı da anlamak ve bireyden ya da toplumdan neler beklenebileceğini saptamak için yapmak zorundadır.
İhmal, gerek aile içinde, gerek okulda ve gerekse yaşamda pek yaygındır. Tüm yaşam biçimlerimizde onu her zaman karşımızda buluruz. İnsan soydaşlarını zerrece umursamayan bir tipin sık sık bir yerde ön plana çıktığı görülür. Elbette cezasız kalmaz böyle bir davranış; ayrıca kimsenin gözünün yaşına bakmayan bir insanın tutumu çoğu zaman öyle bir noktaya gelip dayanır ki, bu kendisi için de sevindirici bir şey olmaz. Kimi kez uzun sürer bu –Tanrı’nın değirmenleri yavaş öğütür diye bir söz vardır– üzerinden öylesine uzun zaman geçer ki, söz konusu kişi aradaki ilişkiyi kavrayamaz çünkü bu ilişkinin farkında değildir, denetleyip izleyemez onu, bu yüzden de anlamaz. Sözde hak edilmemiş bir yazgıdan ötürü saygısız kişilerin yakınmalarının nedeni, çokluk saygısızlıklarına o zamana kadar katlanmış kimselerin bir süre sonra iyi niyetli çabalarına son verip onlara sırt çevirmeleridir.

İhmalci davranışlar kimi zaman haklı bir nedenden kaynaklanır gibi görünse de, daha yakından bakıldığında başkalarına karşı çok büyük bir düşmanlıkla dolup taştıkları anlaşılır. Çok hızlı gidip de, yolda birini ezen bir sürücünün, bir randevuya yetişmesi gerektiğini söyleyerek kendisini savunmak istemesi buna bir örnektir. Böylesi davranışların bize gösterdiği tek şey, kendi kişisel küçük çıkarlarını başkalarının acı ve sevinçlerinin çok üstünde tutan, dolayısıyla davranışlarında başkaları için doğacak tehlikeleri bir türlü göremeyen insanların varlığıdır. Kendi çıkarlarıyla toplum esenliği arasındaki karşıtlığın büyüklüğüne bakılarak, ilgili kimselerdeki düşmanlık duygusunun boyutları konusunda bir fikre varabiliriz.

Alfred Adler
İnsanı Tanıma Sanatı –  Say Yayınları

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
3 Büyük Ressamın Göz Bozukluğu Çalışmalarını Nasıl Etkiledi?

Kapat