Sadık Hidayet: Meyve yiyen sakin insan kana susamış bir canavara dönüşmüştür

Yiyeceğin Pişirilmesi
İnsan hep karmaşıklık ve gösteriş düşkünü olmuştur. Kolay ve doğal olan her şey onun gözünde değersizdir. Bu yüzden yaşamını sürekli güçleştirerek mutluluğa ulaşacağını sanır.

Oysa mutluluğa yüz çevirmektedir hep. Yiyecek son derece karmaşık bir şeydir ve doğa, insanın çiğ meyve ve bitkilerle yaşaması gerektiğini göstermektedir. Pişirmek, yiyecekleri harap etmek ve doğal halinden çıkarmak demektir. Ya da bizim bozulmuş damak zevkimize lezzet kazandırmak amacıyla, et gibi besinlerin tadını gizlemek için söz konusu olmaktadır. Bütün bunlar sağlığımız için kötü sonuçlar doğuracaktır.

Pişirmek, besini doğal halinden çıkararak içindeki hayati önem taşıyan vitamini öldürür. Ve öldürücü zehir üreten pişirilmiş yiyecek posasını bedende bırakır. İnsan bedeni yan yana dizilmiş ve sayısız minik canlı topluluklarından oluşmuştur. Bütün mevcudat canlı yiyecek yer. Tüm doğa canlıdır. Bedenin gelişmesi ve korunması için maddi unsurlar lazım olduğu gibi, yaşamsal ve ruhsal hayatın korunması için de insan canlı yani çiğ, pişmemiş olan diri yiyeceğe muhtaçtır. Bu hayati maddenin gelmemesi durumunda gıdasızlıktan bedenin zayıflaması gibi ruh da solmaya, yaşamsal güçler gevşemeye yüz tutar. Şu halde yeryüzünde yaşam, yaşamın kalıcılığını sağlar. Bu madde yerküremizdeki tüm varlıklarda mevcuttur ve insan bedenine giren maddeler arasında sadece bitkilerde ayrışma ve bir araya gelme gerçekleşebilir. Etobur hayvanlar bu maddeyi doğrudan doğruya bitkilerden alırlar. Yırtıcı hayvanlar ise diğer canlı hayvanların etinden elde ederler. Pişirmek hayatı yok eder ve tüm yaşamsal özelliğini yitirmiş bir posayı bedene verir. Beden sadece yarı canlı olanları kullanır ve gücünü bu yolla yeniler.

Hiçbir varlık besinini pişirmez ya da öldürmez. Ama insan bu işte çok dikkatlidir. Nitekim, İrlandalı fizyolojist Garyuz, insanı yemek pişiren bir hayvan olarak niteler. Ona göre bu özellik, insanın diğer canlılardan üstün oluşunun delilidir. Oysa bu davranış doğa kanunlarına aykırıdır. Bu yüzden insan bedeni hiçbir zaman gerekli kuvveti alamamıştır. Bir miktar zehir de yiyeceğine karışır. Sebze ve meyve sularından yaşamsal elemanlar vücuduna girmezse, mutlaka ölür.

İnsan, ateşin yardımıyla asla çiğken ağzına koyamayacağı tuhaf tuhaf yiyecekleri pişirip yer ve sözümona doğayı kandırır. Bordo, Besin Tarihi adlı yapıtında şöyle yazar: “Ateşin kullanılışı insanın etoburluğunun başlangıcına kadar uzanır. Çünkü hayvanların sert ve tadı kötü kasları ateşin verdiği değişiklik olmadan yenilecek gibi değildi.” Böylece ölmüş canlılardan oluşan besinlerin her gün tüketilmesiyle damak zevki rotasından çıkmış ve alkol, esrar gibi keyif verici ve uyarıcı maddelere yönelinmeye neden olmuştur. Yiyecek, her şeyden önce doğanın bize verdiği şekilde çiğ olmalıdır. Profesör Rişe der ki: “İnsanın bir hayvan olduğunu kabul etmek gerek. Kimi zaman akıllı, ama çok defa bilgisiz ve yırtıcıdır. Kendi yiyeceği için bir hayvan gibi davranması gerekiyor. Bizim doğal yiyeceklerimizin milyonlarca yıl önce yaşayan insanınkinden farklı olmaması gerek. Yani bizim sade atalarımız ateşi tanımıyorlar ve yiyeceklerini pişirmiyorlardı. Pişirilmiş yiyecek yemek demek, beden yapımıza aykırı bir yaşam demek. Acaba pişirmek doğal yiyecekleri bozmuyor mu?”

Öte yandan sebze ve meyvelerpişirilirken içerdikleri madensel tuzlar suda erir ve gerekli maddelerin çoğu kaybolur. Eczanelerdeki kimyasal ürünlerden fosfatlar doğal fosfatın yerini tutmadığı gibi, bedene de uyum sağlamaz.

Şimdiki insan, doğa ona hoş kokulu ve leziz meyvelerle beslenme meyli vermişken, hırsından dolayı hayvan ve kuş leşlerini kokmuş meyve suları, hayvanların kan, bağırsak ve diğer sakatatıyla süsleyip türlü baharatlarla karıştırmak suretiyle leziz meyveler yerine yemektedir. Sarmısak, soğan, kokuşmuş peynir ve tütünün boğucu dumanı onun parfümü olmuş. Bozuşmuş üzüm suyunu ve zehirli meyve sularını içiyor. Bütün vaktini zehirli ve kanlı yiyecekler hazırlamakla geçiriyor.

İnsan, devletten çok, her işe uzanan elleri ve ateş vasıtasıyla uygar olmuştur. Bu uygarlık milyonlarca yıllık deneyimler ve bunların yeni kuşaklara aktarılmasıyla gelişmiştir. Ateşi bulduktan sonra kendisi için yapay bir yaşam ortamı yaratabilmiş, açık hava, doğal spor ve doğal manzaranın güzelliği dururken kirli ve uydurma bir ortam seçmiş, dar ve karanlık odalara saklanıp, zehirli ve tozlu havayı soluyarak, temiz hava bulunmayan yerlerde çalışıp uyuyarak, ateş ve bin türlü ıvır zıvırla süslenmiş yapay besinler alarak bozulmanın şartlarını hazırlamıştır. Meyve yiyen sakin insan kana susamış bir canavara dönüşmüştür ve tüm yırtıcı hayvanlardan daha fazla leş yutmaktadır.

Doğadaki huzur ve mutluluk dururken, sürekli kavga ve çekişme halinde yaşamış, gece oturup gündüz yatmış, sevgi ve doğal aşkı trajik bir maskaralığa dönüştürmüştür. Hayatını daha da dayanılmaz ve üzücü hale sokan tuhaf, anlamsız ve güç işler yapmaktadır.

Sadık Hidayet
Vejetaryenliğin Yararları

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Slavoj Zizek: Doğanın dengesini bozmak yerine onun ritmine uymalıyız

Bugün ekolojik krizde hepimiz “gerçeğin cevabı”nın nihai biçimiyle karşı karşıya gelmiyor muyuz? Doğanın bozulması, çığrından çıkması, simgesel düzenin “dolayımladığı” ve...

Kapat