“Yerine başkasını koyamamanın korkusu” Üç arkadaş ya da oyun – Leyla Erbil

Kadınlardan biri, iri kemiklidir. Kalın çerçeveli kara gözlükleri vardır. Hiç boyanmaz. Dudakları –en önemli yeri dudaklarıdır onun– sapsarıdır. Karşı karşıya geçtiler mi salt dudaklarına bakarlar onun. Savunma düzeni için gerekli ipuçlarını ordan çıkarabilirler ancak, ötekilerden biri otuzlarında bir oyuncudur, beriki çıtı pıtı bir dişi. Çıtı pıtı dişi balerindir. Onun ve gözlüklünün yaşlarını kestiremiyorum bir türlü. Hoş bu öyküyle yok bir ilgisi yaşları başlarının.

Ortada üç kişi var. Gerçekte hiçbir savı, umduğu, güveni kalmamış ama, sanki bunlara sabipmişçesine buluşan, konuşan, birbirlerini kandırmaya girişen, ama birbirlerini kandıramayacaklarım da bilen üç kişi. Bence onları tutan, umutlu, savlı günlerinin anısıdır. Tellim bir dostluk sokulganlığından vazgeçememeleri bu yüzdendir, yaşamaya her kişilerce dayatmaları bu yüzdendir. Bir de MUTLULUK SANIsının, sesin, hızın, bitimsiz bir su kalınlığınca aralarına, her sabahlarının, her akşamlarının içine sızdığı, tartışmasız bir karşı KOMA’yı katmak gerek hesaba.

Kimseyi sokmuyorlar aralarına, öylesine bağlılar birbirlerine mi diyeceksiniz? Hiç de değil. Üstelik birbirlerini sevmiyorlar da. Buluşur buluşmaz sıkılmaya başlıyorlar, içlerine bir dördüncü kişi giriverirse büsbütün artıyor sıkıntıları, kaçırtıveriyorlar yeni geleni ordan. İşte onu kovdukları andaki birleşmeyle, yıllanmış dostluklarını, o artık büsbütün tatlanmış umutlu günlerini, o günlerin körpecik, islimi üstünde tutkularını ansıyıveriyorlar. Ama durun, ardından, o yüzleri kaplayan mutluluk ışınlarının yanması sönmesiyle bir oluyo. Hani demin o yabancı kişinin varlığına dayanamayan dirlik, o bağlılık? Bu bi çeşit, sır sayılabilecek durumlarını saklama içgüdüsüdür diyeceksiniz değil mi? Ya o birliğin yerine konuverilen derin YAĞILIK? Basbayağı yağılık vardı aralarında, öte yandan bunlar yetmezmişçesine tek tek öteki ikiye karşı komak ve özlerini savunmak gücemindeler. Günücülük yok bunda. Günücülüğü gerektirecek artamları yok zaten. Yirmi yıl, ne bileyim ola ki yüz yıl her biri ötekilere kendisini anlatmıştı. Desen, renk, ışıklarını, dengeyi, yatay çizgilerinin uyumunu, dikeylerini, dışrak, içrek eğrileri, yırları, oyunlarıyla herkes kendisini betimlemişti. Kimse kimsede günücek bi nen bulamazdı. Ola ki onlar için günülecek bi erdem VAR değildi. Ama işte gene de iki iki bir olup üçüncüyü ezmeye, küçük düşürmeye uğraşıyorlar, üstelik o küçük düşer düşmez, birbirlerinden iğreniyorlar, ötekine karşı dayanılmaz bir sevi tutkusuna düşüveriyorlardı. Bence en kötüsü, ama en kötüsü, aralarına kimseyi sokmamalarıydı. Yoksa ben hemen oracıkta yanı başlarındaydım. Yıllar yılı masalarının bitişiğinde seyrediyordum onları, ayrımız gayrımız mı vardı? Beni bile almıyorlardı içlerine.

Bi kezinde alkolik bi uğrakçı ölüverdi. Dükkânın bi köşesinde, bi şişe rakı, biraz peynir, saatlerce içerdi. Girerken bi “eyvallah” derdi bunlara. Bunlar da “eyvallah” derlerdi. Başka ses duyulmazdı. Ola ki bi vakitler onların masasına göz dikmişti de kovulmuştu. “Sana bi eyvallah deriz” demişlerdi, “yalnızsın anlıyoruz ama OLMAZ.” Adam anlamıştı. Yeniden bir başvurmada bulunmamıştı. Yakınlarındaki masasında onları seyrederek –tıpkı benimce– bir bakıma Yaşamlarına Karışarak yıllar geçirmişti. Adam o gece nasıl da öldü. Masaya başı kapanıvermişti. Zaten hep öyle dururdu. Başını kaldırmadan el yordamıyla bardağa uzanır, bi o vakit kaldırır başını, içer, gene masaya kapanırdı. Garsonun uydurması değilse, “Kimseleri görmeye dayanamıyorum” demiş ona. İlginç olmasına ilginç bi söz ama, ölümünün ardından, müşterilerinin olağan kişiler olmasını bi türlü onuruna yediremeyen garson tarafından çıkarılmış da olabilir. Ya da adam, garsona ilgi çekici bi kişilikle görünmek istemiş, bi kez bu sözü etmiştir. Sonra da, o İLGİYİ SÜRDÜRMEK İÇİN, Tanrının her akşamı öyle masalara kapanmak zorunda kalmıştır. Neyse, adam ölüverince her kişiler ayağa fırladılar, elbet bizimkiler de. Ab! Birbirlerini kollamayı unuttular da gidecekler, ölenle uğraşan ötekilere karışacaklar diye ne sevinmiştim! Böylece aralarındaki o giz bozulacaktı bi süre, ben de bundan yararlanıp giriverecektim içerilerine. Bi yol da girdim mi ne yapar yapar sevdirir kendimi, tutunurdum. Ama gitmediler. Epeyi bi süre kendilerinden geçerek o yana baktılarsa da gitmediler. Tam fırsattı oysaki, biç olmazsa ikisinin bir olup ötekine gülmesi için bol bol vakit vardı. Ama birbirlerinin varlıklarını unutmuştular, ilk kez birbirlerini gözden kaçırdıklarını gördüm. Vakit geçiyordu, iş işten geçecekti, tutamadım kendimi, bana en yakın oturan çıtı pıtı balerinin eteğini çekiverip ötekileri göstererek güldüm. O da güldü. Ab nasıl güldü! Sevincinden uçarak bol bol güldü buna!.. Kim bilir beni onlardan biri mi sandı ne, ani bi kapılmaya mı düştü? Kendine gelir gelmez de bi yabancıyla bir olup dostlarını sattığını anladı da öyle bi öfkeyle baktı ki yüzüme, bütün sevincim uçtu gitti. Bundan böyle onu yumuşatabilmem için ola ki iki kat çabalamam gerekecekti… Oturdular, ölünün yanına gitmeden oturdular, usları başlarına geldi, başladılar izlemeye birbirlerini yeniden.

Çıtı pıtı dişi bana bakamaz oldu artık, ama usu, düşünü hep bende kaldı, ötekilere karşı kendini önceki denli savunma gücü yitti, dikkati bölündü, ola ki için için çaşıtlık etmiş olacağından da göyünüyo. Açılamaz onlara artık. Bi giz sokmuş sayılırım aralarına. İçlerinden birinin donmuş ilgisini kımıldattım. Beni de düşünecek artık beni de, beni bi düşünen de olacak hem de ne tehlikeler ortasında. Kim bilir bundan böyle onlardan kaçırabildiği vakitlerde benle de bakışacak. Bakışacağız! Ölen adam, ölen adam mı ne oldu? Hiç, öldü işte.

İşte bunun öteki günlerinden biriydi, geldi gözlüklü, içmeye başladı. En çok içen oydu içlerinde. Elinde bi betik vardı. Tellim bi betik tutardı elinde, sanki bundan böyle betiğin bi yararı olurmuşçana! Kim bilir böylece yazarlığını bütün bütüne unutmuyordu da çevreye karşı, “Ben daha ilgimi kesmedim bu işlerden, siz bakmayın şu halime, ne patlamalar yaparım ben” mi demek istiyordu? Kendi kendine konuşma huyu vardı onun. Çoğun önce o gelir, betiği açar önüne, bırbırbır bırbırbır başlardı yöreye. O gün de gelmiş, “Onlara yazmam ben, anlamazlar beni… Mırmırmır, çıkarmayacağım yazdıklarımı…” diye yükselen alçalan seslerle mırıldanıyordu. İçlerinde en kötüsü oydu bence. Her nenleri ayarlayan, hazırlayan, yöneten oydu. O istese her nenler daha iyi olurdu, istemiyordu. Kapının solundaki telefon bölmesinde oyuncu çoktandır bi yer ararca rehberi karıştırarak bekliyordu balerinin gelmesini. Üçüncü kişi tamam olmadan iki iki oturamazdılar. Öyle iki iki buluşup ötekini çekiştirmeye asla tenezzül etmezlerdi. Eşit koşullar olmadan savaşa başlanmazdı hiç. Üçüncü gelmezse, sanki, telefon bölmesindekiyle oturan arasında hiçbir tanışıklık yokmuşçasına ayrı ayrı kalkıp gidilir, yarınlar beklenirdi. Kaç kezler şu gözlüklü gelmesin diye dua etmiş durmuştum; o vakit kurtulacaklar, kurtulacaklar, beni de alacaklardı içerlerine, o vakit yeniden EN BAŞINDAN BAŞLAYACAKTIK. En başından. Oysa gözlüklü en önce gelirdi. İlk başarısızlığı tadan oydu. Nedenleri ne olursa olsun –ülkemizin yaşamımızı kıstırıp duran sayısız koşullarından biri yüzünden bile, bu başarısızlıkta haklı sayılabilir– ilk başarısızlığa düşen oydu. Ama o, bu nedenleri –onların bilincine çoktan varmıştı– bir bir saklamıştı ötekilerden, üstelik kendiliklerinden o bilince varmalarını da önlemiş. HİÇ SEZDİRMEDEN, SEVGİYLE SÜRÜKLEMİŞTİ onları da ardından.

Bana sorarsanız o olmasa ötekiler sevişecekler, hatta asıl doğrusunu diliyorsanız, şimdiden sevişiyorlar ama açığa vuramıyorlar bunu. Hoş sevip de ne olacaktır, SEVİLER KİŞİYİ Bİ MUTLULUĞA MI GÖTÜRÜR derseniz bilmem. Şu var ki bitimi iyi de olacak olsa kötü de, bu kişilere dilekleri dışında bi etkide bulunuluyor, bu bile gözlüklüyü sevmemeye yetmeli bence. Şimdi herkes herkesle eş tutam ilgiyi ya da ilgisizliği paylaşmak güceminde. Başlangıçta ola ki istemeye istemeye, artık ise domuzuna istemle, üstelik, “ah ne yaptık da açıkça sevişemedik” diye öçle, erkekle çıtı pıtı dişide izliyorlar birbirlerini yağılıkla.

Çıtı pıtı dişi vakit vakit açıkça isyan çıkarıyo. Oturduğu yerden uzatıp bacaklarını, battement tendu’ler yapıp, “Giselle’in başrolünü aldım!” diyo. “Ben Giselle’im!” diyo. Hop ediyo yüreği ötekilerin, hele gözlüklünün, hele gözlüklünün. Giselle ne demek? Bittik mahvolduk, iki iki kaldık, yani hiç kalmadık demek, oyun bozuldu demek. Ah! Ben varım, ben varım. Yeniden umutlar dokuyorum, aralarına kayma yolları falan… Yok gideceği berikinin oysa. “Kabul edemedim!” diyo. “Ayağım burkuldu.” Bunu söylerken de bana bakıyo yan yan. Ben yutar mıyım, aldırır mıyım hiç! Sırıtarak tavana tavana bakıyorum. Kızıyo bana. Ötekiler, burkulmayan bi nencikler olmayan ayağa kapanıyorlar, “Bilek şişmiş, sakın kıpırdatma, oynatma!” diyorlar. Şiştiği miştiği yok. Görmüyorlar mı diyorsunuz? Yalanını yüzüne vuramazlar onun. Ya çekip giderse!.. Gözlüklü biliyo, şu öteki iki pekâlâ gidebilirler, yapayalnız kalabilir. Sorun onları birleştirmemek. Onlar da böyle öç alıyorlar gözlüklüden, her gün biri ödünü koparıyo onun. Kim bilir ne denli haz duyuyorlar bundan. Benim bile hoşuma gidiyor. Oh olsun, gözlüklüye oh olsun dememe kalmıyor, yatıyo gözlüklü pusuya. Bi dakika, salt bi dakika onu ürkütebilmek, kişiliklerinin gücünü kanıtlayarak, varoluşlarının bilincine ermek, ola ki tek mutlu anları ikisinin de.

Gözlüklü olmasa ötekiler ne olurdu diye düşünüyorum da, salt bu nedenin bile –yaşam abanısında varlıklarını onlara duyuran salt bu nedenin bile– gözlüklüyü sevmeme yetmesi gerekirken, “Saat beş” diye dönüyo balerine, “senin dörtte gitmen gerekti.” Balerin!.. Balerin hiç beceremez oynamasını. Unuttum munuttum diyo ama besbelli bile bile kaçırdığı, onları baş başa bırakamayacağı için gitmediği besbelli. Onu küçük düşürürcene gülüşüyorlar oyuncuyla gözlüklü. İşi doğrulukla yönettiğini de kabul etmek gerek gözlüklünün. Balerinin işini bitirdi mi oyuncuya dönüyo, sıra onda. Gözlerinin çimenleri çoğalıyo adamın. Tıs yok, edim, koku, dokunum yok. Bekliyo. Sessizliğin hışırtısı arada; tabak çanakların havaya batmaları olacak. Bekletir gözlüklü, bekletir. Hayındır o. Arar, arar… Yengiden çok yenginin süresini uzatmaktan haz duyar. İşte burda dudaklarına göz dikilir, her an oynatacak sanırsınız. İlk sözcüğün seslendirilmeden önce bilinmesi ancak kurtaracak adamı. Gözlüklü bilir bunu, mum denli dudaklarını oynatır durur bi süre. Yaman savaşçıdır o yaman. Soluksuz kor, yorar önce, şimdiden yenilgi başları üzerine inmekte berikilerin. Sigaraya uzandı gözlüklü! Adama yakmak düşüyo, onun gücünü oynatacak, ne domuz o, kibrite uzandı, adam, ahh! düşürüvermedi mi üstelik elinden, eğilip alacak da boş koyacak savaş alanını… Almıyo ama, almıyo, açığa vuruyo savunma durumunu, hiç kıpırdamıyo! Böylesi bence de daha doğruydu. Mumsu dudaklarını iyice katlıyo üst üste gözlüklü, cebinden yeni bi kibrit çıkarıyo. Sürdürmeyeceğini açıklıyo böylece savaşı. Balerin dolu bi soluk vererek arkasına yaslanıveriyo. Ara veriliyo oyuna.

Kaşlarının en aşırı yerinden anlıyorum, bu kez adam oyun edecek. Anlamam mı günde kaç yol seyrediyorum böylesi oyunlarını. Çatalı, bıçağı attı elinden, yaslandı arkasına, lokmasını çiğniyo daha ve peçeteyi aldı, ikisine birden açık açık bakmaya başladı. İkisiyle birden savaşacak, altüst edecek onları, birbirine katacak ortalığı, önüne atacak iki kadını birbirlerini yesinler diye. Gözlüklünün bardağı kaldı havada, ötekinin lokması tam ortasında gırtlağının, ne aşağı iniyo ne çıkıyo yukarı. Bi süzdü adam onları şöyle yukardan, gözlerinin dikeninde bi kedi parıltısı, “Doydum!” dedi. Hay Tanrım, “doydum” dedi diye diye. Bardak yerine kondu, yumak indi aşağı, “gırt!” diye bi ses çıkararaktan. Eh iyi eğlendi onlarla doğrusu, pek küçülttü onları işin alayında, bile hilesinde olduğunu göstermekle. Ama yeniden de öç edindi. Gülümseyerek, aşırı incelikle saati sordu, PEÇETEYE SIYIRDI AĞZINI.

İşi gücü var oyuncunun, gitmesi gerek. Hep geç kalır işine. Yakında tiyatrodan da atacaklar onu. Bunu biliyo. Bunu üçü de biliyo. Ama gidemez. Kimse kimseyi bırakıp gidemez. “İşin mi var?” diye soruyo balerin. Balerin eskisi denli kişisel atılmalara geçemiyo. Usu bölük pörçük onun. Beni düşünüyo. Adam, “İşim yok, kaçta gitsem olur, beni beklemeden başlamazlar!” diye yanıtlıyo. Yaa öyle mi, gözlüklü kalkıp gider mi artık? Yetişemesin oyuncu provalara, işinden gücünden olsun da bütün bütüne eline kalsın diler. Balerin yardım etmek diliyo sezdirmeden gözlüklüye, sezdirirse yandıkları gündür. “Bu akşam canım hiç gitmek istemiyo” dedi. Adam, “Benim de!” diye yansıttı. Bu birlik gözlüklüyü kuşkuya düşürecek, düşürüyo, kalkmaya davranıyorlar. Balerinle adamın yüzünde kıymık kıymık kıvanç dokuları… Nasıl sevmiyorlar mıymış birbirlerini? Üstelik bunca kısıtlı yaşantılar arasında özgür olamayan bi aşkla sevişiyorlar, yüz göz olmamış, konuşulmamış bi aşkla. Şu kadın olmasa, gözlüklü, ben olsam. Ben olsam üçüncü kişi hem onlara öteki denli korkular yaşatır hem de sezdirmeden bitiştiririm aşklarını. Sanıyorum ki gözlüklünün YERİNE BAŞKASINI KOYAMAMAK’tan korkuları var, yoksa çoktan yeni bi ortaklığa girişebilirler. Bu iş için biçilmiş kaftan olduğumu onlara açıkça bildirmeyi düşünmeye başladım.

Her vakitki denli bölüştüler hesabı. Dışarı çıkar çıkmaz soruşurlar:

– Sen ne yana?

– Aşağı, tiyatroya.

– Sen?

– Yukarı, eve.

Üçüncü ayrı ayrı gitmeyi sağlayacak olan yanıtı verir, içkievinin karşısında kepenkleri çoktan inmiş dükkânı göstererek:

– Ben de şurdan sigara alayım, yarın ikide buluşuruz.

Eyvallah! Kapalı kepenklere diker gözlerini. Ötekiler:

– Al al, sen sigaranı al da git, derler…

Üçüncü, ötekiler gözden yitene değin ayak süründürür oralarda, ardından kalkık bir palto yakası, dimdik boynuyla hızlı hızlı evinin yönünü tutar.

Yarın hepsinden önce ben burdayımdır. Beklerim. Bekler, günün birinde, oyuncu, balerin ve ben beraber ve mutlu olacağımızı düşlerim. Onlar gelene değin bi çeşit günlük kıvancımı yaşarım.

Garson masaları toparlamaya başladı. En önce gözlüklünün oturduğu sandalyeye baktı: ıslak bulur çoğu geceler sandalyeyi. Gözlüklü sık sık ıslatır altını. Böbrekleri bozuktur onun. Onca saat ötekileri yalnız bırakamadığından kendini tutamadığı olur. Garson peşkiriyle kurular sandalyeyi bana sezdirmeden. Kimsenin ekini kimseye belli etmez…

Son sigaramı içerim ben dükkân kapanırken, hiç hiç gitmek istemem o buz denli odama. Olmayacak ama, bu iş böyle sürüp gitmeyecek… Bu akşam eve gider gitmez oturup, gözlüklüyü atmak niyetinde iseler yerine beni almalarını, onu hiç aratmayacağımı inandırıcı bir biçimle anlatan bir mektup yazmalıyım dostlarıma.

1959
Hallaç

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Yaşar Kemal: Türkiyede de öğretmenler yıllardır zulüm altındalar

Türkiye her şeysiyle dökülüyor. Bir çapaçulluk, bir perişanlık… Yok mudur kurtaracak, dedirten hal. Böylesine dökülen bir memleket nasıl oluyor da...

Kapat