Yuval Noah Harari: Tarih giderek güçlenen hikayelerden oluşan bir ağın etrafında örülür

Kurt ve Şempaze gibi hayvanlar ikili gerçeklikte yaşar, hem ağaç, taş ve nehir gibi harici nesnel varlıkların hem de korku, keyif ve arzu gibi öznel deneyimlerin farkındadır. Sapiens ise üç katmanlı bir gerçeklikte sürdürür varlığını.
Ağaç, nehir, korku ve arzunun yanı sıra Sapiens dünyasında para, tanrı, ulus ve şirket gibi hikayelere de yer vardır. Tarihin sayfalarında ilerledikçe tanrılar, uluslar ve şirketler; nehirler; korkular ve arzular pahasına etkilerini genişlettiler. Dünyada hâlâ pek çok nehir var ve insanlar da hâlâ korku ve arzularıyla hareket etmeye devam ediyor; ancak Hz. İsa, Fransız Devrimi ve Apple barajlar kurup nehirlerden faydalandılar ve de en derin endişe ve özlemlerimize yön vermeyi öğrendiler.
21. yüzyıl teknolojileri daha güçlü kurgular yaratacağına göre geleceğimizi anlamak için Hz. İsa, Fransız Devrimi ve Apple’a dair bu hikayelerin nasıl bu denli güçlendiğini de anlamak zorundayız. İnsanlar tarihi yazdıklarına inansa da, esasında tarih, kurgulardan oluşan bir ağın etrafında örülür. Kişisel temel yetilerimizin Taş Devri’nden bu yana tamamen değişmese bile gerilediğini söylemek yanlış olmaz. Ne var ki hikayeler örgüsü zamanla hep daha da güçlenerek ilerledi ve tarihi Taş Devri’nden Silikon Devri’ne taşıdı.

Her şey 70 bin yıl önce Sapiens’in sadece hayal gücünde var olan şeyler hakkında konuşabilmesini sağlayan Bilişsel Devrim’le başladı. Takip eden 60 bin yıl boyunca Sapiens’in ördüğü pek çok kurgu ağı görece küçük ve yerel kaldı. Bir kabilenin taptığı saygıdeğer ataların ruhu, komşu kabilelere tamamen yabancıydı; bir yörede kıymetli olan denizkabukları hemen ilerideki sıradağların ardında değersizdi. Yine de ataların ruhunun ve değerli denizkabuklarının Sapiens’e inanılmaz ayrıcalıklar sağladığı bir gerçekti; bu sayede yüzler, hatta binlerce hemcinsiyle Neandertal ya da şempanze akrabalarının yapabileceğinden çok daha etkin işbirliği yapabiliyordu. Ne var ki bir şehri ya da krallığı avcılık ve toplayıcılıkla beslemek imkansızdı. Bu nedenle Sapiens avcı-toplayıcı kaldığı sürece, kurgu ağlarını genişletebilse bile gerçekten kitlesel bir işbirliği kuramayacaktı. Nitekim Taş Devri’nin ruh, peri ve iblisleri de bu büyük işbirliğini mümkün kılamayacak kadar zayıf kurgulardı.
12 bin yıl kadar önce başlayan Tarım Devrimi, öznelerarası ağları genişletmek ve güçlendirmek için gereken maddi temeli sağladı. Tarım kalabalık şehirlerdeki binleri ve disiplinli ordulardaki askerleri beslemeyi mümkün kıldı. Erken dönemde tarım, ortak mitleri korumak ve kitlesel işbirliği sağlamak amacıyla insan beyninin oldukça sınırlı veri işleme yetilerine bel bağlamak durumundaydı.

Çiftçiler büyük tanrılara dair hikayelere inandı. En yüce tanrılarına tapınaklar inşa edip onurlarına festivaller düzenlediler kurbanlar araziler ve hediyeler sundular. Altı bin yıl kadar önce Sümerlerdeki ilk antik şehirlerde tapınaklar aynı zamanda önemli siyasi ve ekonomik merkezler olarak da hizmet verirdi. Sümer tanrıları modern markalara ya da şirketlere benzer bir işlev üstlenmişti. Bugün şirketler mülk sahibi olabilen, para ödeyebilen, insanları işe alan ve ekonomik girişimlerde bulunabilen yasal kuruluşlardır. Uruk, Lagaş ve Şuruppak antik kentlerinde tanrılar kendi tarlalarına ve kölelerine sahip olabilen, borç alıp verebilen, maaş ödeyebilen, barajlar ve su kanalları inşa edebilen yasal kuruluşlar gibi işliyordu.
Tanrılar asla ölmediği ve miras kavgasına düşecek çocukları da olmadığından gitgide daha fazla mülk ve güç kazandılar. Zamanla daha çok Sümerli kendini tanrılar tarafından işe koşulmuş, onların tarlalarını ekip vergi öderken buldu. Tıpkı günümüzde John’un Google’da, Mary’nin Microsoft’ta çalışması gibi antik Uruk’ta da biri yüce tanrı Enki’ye hizmet ederken, komşusu tanrıça İnanna’nın emrindeydi. Enki ve İnanna’nın tapınakları Uruk semalarını kaplıyor; ölümsüz tanrıların logoları yapıları, ürünleri ve kıyafetleri süslüyordu. Sümerlilerin gözünde Enki ve İnanna, günümüzün Google ve Microsoft’u kadar gerçekti. Taş Devri’ndeki hayaletler ve ruhlar benzeri öncülleriyle karşılaştırıldığında Sümer tanrıları oldukça kudretli sayılırdı.
Tanrıların insanların hayal gücünden başka bir yerde var olmadığı aşikar olunca, işletmelerini gerçekten onların yönetmediklerini söylemenin de lüzumu yok. Günlük uğraşlar tapınak rahipleri tarafından idare edilirdi (Google ve Microsoft’un yönetici olarak kanlı canlı insanları işe alması gibi). Ancak tanrılar mülkiyet ve güç kazandıkça rahipler tanrıların ihtiyaçlarına cevap verememeye başladılar. Yüce gök tanrıyı ya da her şeyi bilen yeryüzü tanrıçasını temsil etseler de sonuçta hata yapabilen ölümlülerdi. Hangi araziler; hangi meyve bahçeleri tanrıça İnanna’ya aitti, İnanna’nın işçilerinden kaçı maaşlarını aldı, hangi çiftçiler ödeme yapmadı ya da tanrıça verdiği borçlara ne kadar faiz işletiyor unutmaya başladılar. Dünyadaki pek çok yer gibi Sümer’de de insanların kurduğu işbirliği örgüsünün Tarım Devrimi’nden binlerce yıl sonra bile yeterince genişleyememesinin sebebi buydu. Sümerliler güçlü ve büyük krallıklar, geniş ticaret ağları ve evrensel dinler oluşturamamıştı.

Bu engel yaklaşık beş bin yıl kadar önce yine Sümerliler yazıyı ve parayı icat edince ortadan kalktı. Aynı ebeveynlere sahip, aynı zamanda ve mekanda doğan bu Siyam ikizleri, insan beyninin veri işleme sınırlarını kaldırdı. Yazı ve para, yüz binlerce insandan vergi toplamayı, karmaşık bürokrasileri işletmeyi, uçsuz bucaksız krallıklar kurmayı mümkün kıldı. Sümer’de bu krallıklar tanrılar adına insan rahip-krallarla yönetilirken, komşu Nil Vadisi’nde insanlar biraz daha ileri giderek rahip-kralları tanrılarla birleştirdi ve yaşayan ilahları, firavunları yarattı.
Mısırlılar firavunları ilahi bir vekil değil gerçek tanrılar olarak görüyordu. Tüm Mısır o tanrıya aitti ve insanlar firavunların
emirlerine uymak ve vergilerini ödemek zorundaydı. Tıpkı Sümer tapınaklarında olduğu gibi firavunlar döneminde Mısır’da da tanrı tüm ticari imparatorluğunu kendi kendine idare etmiyordu. Kimi firavunlar demir yumruk misali katı kurallarla ülkeyi yönetirken, kimileri ziyafet ve festivallerle günlerini geçiriyordu, fakat her iki durumda da Mısır’ın yönetimi binlerce okuryazar yetkiliye düşüyordu. Her insan gibi firavunların da biyolojik bedenlerinin zorunlu ihtiyaçları, istekleri ve duyguları vardı ama işin özünde firavunun biyolojik varlığının pek bir önemi yoktu. Nil Vadisi’nin gerçek hükümdarı, milyonlarca Mısırlının birbirlerine anlattıkları hikayelerdeki hayal ürünü bir firavundu.
Firavun başkent Memfis’teki sarayında eşleri ve metresleriyle gününü gün ederken, yetkilileri Akdeniz kıyılarından Nubiya Çölü’ne uzanan krallıkta mekik dokuyordu. Yetkililer her köyün ödemesi gereken vergiyi hesaplayıp papirüsten uzun parşömen tomarlara kaydeder ve Memfis’e yollardı. Başkentten gelen yazılı bir emirle yetkililer ordu için asker temin eder ya da bir yapının inşası için işçi toplardı. Kraliyet ambarlarında ne kadar buğday olduğunu, su rezervleri ve kanalları temizlemek için kaç işgününe ihtiyaç duyulacağını, firavunun haremi ziyafet çekebilsin diye saraya kaç ördek ve domuz yollanması gerektiğini hesaplarlardı. Yaşayan tanrılar ölüp de bedenleri mumyalanarak ihtişamlı ve savurgan bir cenaze töreniyle Memfis sınırları dışındaki kraliyet nekropolüne taşındığında bile bürokrasi işliyordu. Yetkililer kayıtları tutmaya, vergileri toplamaya, emirler yağdırmaya ve firavunluk denilen o makinenin dişlilerini yağlamaya devam ediyordu.

Sümer tanrılarını günümüzün markalaşmış şirketlerine nasıl benzettiysek firavunları da modern zamanın Elvis Presley, Madonna ya da Justin Bieber gibi markalaşmış isimlerine benzetebiliriz. Tıpkı firavunlar gibi Elvis’in biyolojik bedeninin de biyolojik ihtiyaçları, arzulan ve duyguları vardı. Elvis de yiyor, içiyor ve uyuyordu. Ancak Elvis biyolojik bir bedenden çok daha fazlasıydı. Yine tıpkı firavun gibi Elvis bir hikaye, bir mit, bir markaydı ve markası biyolojik bedeninden çok daha kıymetliydi. Elvis hayatı boyunca onun alametifarikası plaklardan, biletlerden, posterlerden, telif haklarından milyonlarca dolar kazandı. Elvis bunlar için aslında oldukça az emek sarf ederken temsilciler avukatlar yapımcılar ve sekreterlerden oluşan küçük bir ordu durmaksızın çalışırdı. Sonuçta Elvis’in bedeni öldüğünde marka için işler olağan hızıyla yürümeye devam etti. Bugün bile hayranları Kral’ın poster ve albümlerini satın alıyor radyolar telif ödüyor her yıl yarım milyon hayranı Graceland’deki mezarına, Kral’ın Memphis, Tenessee’deki nekropolüne ibadet eder gibi gitmeye devam ediyor.

Hikaye Anlatıcılar

Yuval Noah Harari
Homo Deus – Yarının Kısa Bir Tarihi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here