Sabahattin Ali: Niçin ilk kez rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip geçiveriyoruz?

İnsanlar birbirlerini ne kadar iyi anlıyorlardı… Bir de ben bu halimle kalkıp başka bir insanın kafasının içini tahlil etmek, onun düz veya karışık ruhunu görmek istiyordum. Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!.. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk kez rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz?

Uzun zaman uyuyamadım. Raif efendi beyaz örtülü yatağında,kızlarının genç vücutlarıyla karısının yorgun uzuvlarmdan odaya yayılan havayı koklayarak, ateşler içinde yatıyordu. Gözleri kapalıydı ve ruhu kim bilir nerelerde, nerelerde dolaşıyordu?..
Bu sefer Raif efendinin hastalığı biraz uzunca sürdü. Her zamanki gibi basit bir soğukalgmlığma benzemiyordu. Nurettin beyin getirdiği ihtiyar doktor, hardal lapası tavsiye etti ve öksürük ilacı yazdı. Ben iki üç akşamda bir uğruyor ve her defasında onu biraz daha çökmüş buluyordum. Fakat kendisi fazla telaş etmiyor ve hastalığına ehemmiyet vermez görünüyordu. Belki de ev halkını telaşlandırmaktan çekiniyordu. Mihriye hanımla Necla’nın halleri hakikaten insana endişe verecek gibiydi. Senelerden beri iş yapmaktan düşünmeyi bile unutmuşa benzeyen kadın, büyük bir şaşkınlık içinde hastanın odasına girip çıkıyor, arkasına hardal lapası korken elinden havluları veya tabağı düşürüyor, içeride veya dışarıda daima bir şey unutuyor ve hiç durmadan aranıyordu. Çıplak ayaklarında eğril-miş topuksuz terlikler ile dört tarafa koştuğunu hâlâ görüyor ve her rast geldikleri insana imdat ister gibi takılıp kalan bakışlarını hâlâ üzerimde hissediyorum.
Necla annesi kadar kendini kaybetmiş olmamakla beraber, büyük bir üzüntü içindeydi. Son günlerde mektebe gitmiyor ve babasını bekliyordu. Akşa-müzerleri hastayı yoklamaya geldiğim zaman kızarmış ve şişmiş gözlerinden onun biraz evvel ağlamış olduğunu fark ediyordum. Fakat bütün bunlar Raif efendiyi daha çok sıkıyor gibiydi.
Yalnız kaldığımız zamanlar bundan şikâyet etmiş, hatta bir kere:
“Yahu, ne oluyor bunlara? Hemen ölüyor muyuz?” diye söylenmişti.
“Ölsek ne olacak sanki… Onlara ne? Ben onlar için neyim?..” Sonra, daha acı ve insafsız bir tavırla ilave etmişti:
“Ben onlar için hiçbir şey değilim… Hiçbir şey değildim… Senelerden beri aynı evde beraber yaşadık… Bu adam kimdir diye merak etmediler… Şimdi çekilip gideceğimden korkuyorlar…”
“Aman Raif bey” dedim. “Bunlar ne biçim laflar… Gerçi biraz fazla telaş ediyorlar, ama bunu böyle tefsir etmek doğru değil… Karınız vekızınız!”
“Evet, karım ve kızım… Ama işte o kadar…”
Başını öte tarafa çevirdi. Son sözlerinden bir şey anlamamış ve başka bir şey sormaktan çekinmiştim.
Nurettin bey, ev halkını teskin etmek için bir dahiliye mütehassısı getirdi. Bu adam uzun uzun muayeneden sonra hastalığın zatürree olduğunu söyledi ve etrafındakilerin şaşkınlığını görünce:
“Yok canım, o kadar mühim değil… Maşallah bünyesi mukavim, kalbi de sağlam, atlatır. Yalnız dikkat etmek lazım… Üşütmeyin. Hatta hastaneye kaldırsanız daha iyi olur!” dedi.
Mihriye hanım hastane lafını duyunca büsbütün kendini bıraktı.
Holdeki iskemlelerden birine çökerek avaz avaz ağlamaya başladı.
Nurettin bey de, haysiyetine dokunulmuş gibi yüzünü buruşturarak:
“Ne münasebet?” dedi. “Evinde herhalde hastaneden iyi bakılır!”
Doktor omuzlarını silkerek gitti.
Raif efendi evvela hastaneye gitmeyi istiyor, “Orada hiç olmazsa kafamı dinlerim!” diyordu. Yalnız kalmak istediği her halinden belliydi, fakat etrafındakilerin bunu ne kadar şiddetle reddettiklerini görünce, o da sesini çıkarmaz oldu. Yüzünde ümitsiz bir tebessümle:
“Beni orada da rahat bırakmazlar ki!” diye mırıldandı.
Bir gün, hâlâ aklımdadır, bir cuma günü akşamı Raif efendinin başucundaki iskemleye oturmuş, hiç konuşmadan, onun göğsü hırıldayarak nefes alışını seyrediyordum. Odada başka kimse yoktu.
Yanı başındaki komodinin üzerinde, ilaç şişelerinin arasında duran büyük bir cep saati odayı madeni bir sesle dolduruyordu. Hasta, çukura kaçan gözlerini açarak:
“Bugün biraz iyiyim!” dedi.
“Elbette… Hep böyle devam edecek değil ya…”
O zaman, adeta müteessir bir edayla:
“Peki ama, bu daha ne kadar devam edecek?..” diye sordu.
Sualinin hakiki manasını anlamış ve dehşete düşmüştüm.
Sesindeki bıkkınlık onun ne kastettiğini gösteriyordu.
“Ne oluyorsunuz Raif bey?” dedim.
Gözlerini gözlerime dikerek, ısrarla sordu:
“Peki ama, ne lüzum var? Yetmez mi artık?..”
Bu sırada Mihriye hanım içeri girdi. Bana sokularak:
“Bugün iyice!” dedi. “Artık bunu da atlattı inşallah!”
Sonra kocasına döndü:
“Pazara çamaşır yıkanacak… Şu senin havluyu beyefendi getiriverse!”
Raif efendi peki makamında başını salladı. Kadın dolapta bir şeyler arayıp aldıktan sonra tekrar çıktı. Hastanın halindeki ufak bir iyilik karısının bütün telaş ve heyecanlarını alıp götürmüştü. Şimdi kafası eskisi gibi ev dertleri, yemek ve çamaşır işleriyle doluydu. Bütün basit insanlarda olduğu gibi, kederden sevince, heyecandan sükûnete geçiyor ve bütün kadınlar gibi her şeyi çabucak unutuyordu. Raif efendinin gözlerinde, hüzün dolu ve derin bir gülümseme vardı.
Karyolanın ayakucunda asılı duran ceketini başıyla göstererek:
“Şurada, sağ cebimde bir anahtar olacak, onu al da, benim masanın üst gözünü aç. Hanımın söylediği havluyu getiriver… Zahmet olacak ama… ” dedi.
“Yarın akşam getiririm!”
Gözlerini tavana dikerek uzun müddet sustu. Birdenbire başını bana çevirdi:
“Orada, gözün içinde ne varsa hepsini getir!” dedi. “Ne varsa… Bizim hanım galiba benim bir daha şirkete gidemeyeceğimi sezdi… Bizim yolculuk artık başka yere…”
Tekrar başı yastığa gömüldü.
Ertesi günü akşamüzeri şirketten ayrılmadan evvel Raif efendinin masasına gittim. Sağ tarafta üst üste üç göz vardı. Evvela alttakileri açtım; biri bomboştu, ötekinde birtakım kâğıtlar ve tercüme müsveddeleri vardı. Üst göze anahtarı sokarken ürperdim: Raif efendinin senelerden beri oturduğu iskemlede oturduğumu ve onun her gün birkaç defa yaptığı hareketi tekrar ettiğimi şimdi fark etmiştim.
Acele ile gözü çektim. Burası da boş gibiydi. Yalnız bir kenarda oldukça kirli bir havlu, gazele kâğıdına sarılmış bir sabun parçası, bir sefertası gözü, bir çatal ve Singer marka burgulu bir çakı vardı. Bunları çabucak bir kâğıda sardım. Gözü yerine iterek ayağa kalktım, fakat arka taraflarda herhangi bir şeyin kalmış olabileceği aklıma gelerek gözü yeniden çektim ve elimle içini araştırdım. Hakikaten ta dipte defter gibi bir şey vardı. Onu da alarak diğer eşyanın arasına koydum ve dışarı fırladım. Odanın içinde kaldıkça, Raif efendinin bir daha bu iskemleye oturmaması ve bu çekmeceyi bir daha açmaması ihtimali zihnimden çıkmıyordu.
Evde gene büyük bir telaşla karşılaştım. Kapıyı Necla açtı ve beni görünce: “Sormayın, sormayın!” diye başını salladı. Adeta aile efradından biri gibi olmuştum ve ev halkı beni yabancı telakki etmiyordu. Genç kız:
“Babam gene fenalaştı!” dedi. “Bugün iki defa fenalık geldi. Çok korktuk. Eniştem doktor getirdi, şimdi yanında… İğne yapıyor… ” Ve hemen hastanın odasına daldı.
İçeri girmedim. Holdeki iskemlelerden birine oturarak kâğıda sarılı paketi önüme koydum. Mihriye hanım birkaç kere dışarı çıktığı halde bu zavallı eşyayı ona vermeye utanıyordum. İçeride bir insan canıyla uğraşırken onun yakınlarından birine kirli bir havlu ve eski bir çatal uzatmak pek münasebetsiz bir şey olurdu. Ayağa kalkıp ortadaki büyük masanın etrafında dolaştım. Büfenin aynasında kendimi gördüğüm zaman oldukça şaşırdım. Sapsarı kesilmiştim. Kalbim hızla atmaya başladı. Kim olursa olsun, bir insanın yaşamakla ölmek arasındaki büyük köprüde çabalaması korkunç bir şeydi. Sonra, onun en yakınları:
Karısı, kızları, akrabaları dururken, benim onlardan fazla alaka ve teessür göstermeye hakkım olmadığını düşündüm.
Bu sırada gözüm misafir odasının aralık kapısından içeri ilişti. Biraz yaklaşıp bakınca Raif efendinin kayınbiraderleri Ci-hat’la Vedat’ı gördüm. Bir kanepeye yan yana oturmuşlar, sigara içiyorlardı. Müthiş bir iç sıkıntısıyla kıvrandıkları ve evi bırakıp çıkamadıkları için kendi kendilerine içerledikleri belliydi. Nurten bir koltuğa oturmuş, başını koluna dayamıştı; ağlıyor, yahut uyuyordu. Biraz ötede, Raif efendinin baldızı Ferhunde, iki çocuğunu kucağına oturtmuş, onların gürültü etmelerine mâni olmak için bir şeyler söylüyor, fakat her halinden, çocuk avutmanın ne kadar acemisi olduğu anlaşılıyordu.

Sabahattin Ali
Kürk Mantolu Madonna

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here