Kürk Mantolu Madonna: Niçin kadınların farkına bile varmadıkları şey benim için bu kadar önemli

Kürk Mantolu MadonnaSiz de bütün diğer erkekler gibi, her şeyi kabul eder görünerek her seyi kabul ettirmek yolunu tutuyorsunuz. Yok dostum! Böyle yatıştırıcı laflarla meseleler halledilmiş olmaz. Düşününüz ki, bu mevzu üzerinde kendime karşı olsun, başkalarına karşı olsun, daima açık ve riyasız hükümler vermeye çalıştığım halde bir neticeye varamadım. İnsan, bilhassa kadın ve erkek münasebetleri o kadar karmakarışık ve arzularımız, hislerimiz o kadar anlaşılmaz ve bulanık ki, hiç kimse ne yaptığını bilmiyor ve akıntıya kapılıp gidiyor. Ben bunu istemiyorum. Beni yüzde yüz doyurmayan, bana tam manasıyla şeyleri yapmak, beni kendi gözlerimde küçültüyor… Bilhassa tahammül edemediğim bir şey, kadının erkek karşısında her zaman pasif kalmaya mecbur oluşu…

Neden? Niçin dâima biz kaçacağız ve siz kovalayacaksınız?.. Niçin daima biz teslim olacağız ve siz teslim alacaksınız? Niçin sizin yalvarışlarınızda bile bir tahakküm, bizim reddedişlerimizde bile bir aciz bulunacak? Çocukluğumdan beri buna daima isyan ettim, bunu asla kabul edemedim. Niçin böyleyim, niçin diğer kadınların farkına bile varmadıkları bir nokta bana bu kadar ehemmiyetli görünüyor? Bunun üzerinde çok düşündüm. Acaba bende anormal bir taraf mı var, dedim. Hayır, bilakis, belki diğer kadınlardan daha normal olduğum için böyle düşünüyorum. Çünkü hayatım, sırf bir tesadüf eseri olarak, diğer kadınları mukadderatlarını tabii görmeye alıştıran tesirlerden uzak geçti. Babam, ben daha küçükken öldü. Evde annemle ikimiz kaldık. Annem, tabi olmaya, itaat etmeye alışmış olan kadınlığın adeta bir timsaliydi. Hayatta yalnız yürümek itiyadını kaybetmiş, daha doğrusu bu itiyadı asla kazanmamıştı. Yedi yaşında olduğum halde onu ben idare etmeye başladım. Ona ben metanet tavsiye ettim, akıl öğrettim, destek oldum. Böylece erkek tahakkümü görmeden, yani tabii olarak büyüdüm. Mektepte kız arkadaşlarımın miskinliği, emelleri beni daima tiksindirdi. Hiçbir şeyi, kendimi erkeklere beğendirmek için öğrenmedim. Hiçbir zaman erkeklerin önünde kızarmadım ve onlardan bir iltifat beklemedim. Bu hal beni müthiş bir yalnızlığa mahkûm etti. Kız arkadaşlarım benimle ahbaplık etmeyi ve fikirlerimi kabul etmeyi zevklerine ve rahatlarına aykırı buldular. Hoş tutulan bir oyuncak olmak, onlara insan olmaktan daha kolay ve cazip geliyordu. Erkeklerle de arkadaş olmadım. Aradıkları yumuşak lokmayı bende bulamayınca müsavi kuvvetlerle karşı karşıya gelmektense kaçmayı tercih ettiler. O zaman erkek azminin ve kuvvetinin ne olduğunu gayet iyi anladım; dünyada hiçbir mahluk bu kadar kolay muvaffakiyetler peşinde koşmaz ve hiçbir mahluk bir erkek kadar hodbin, kendini beğenmiş ve çağrışımla, fakat aynı zamanda korkak ve rahatına düşkün değildir. Bir kere bunları fark ettikten sonra erkekleri sahiden sevebilmem imkânsızdı. En hoşuma giden ve birçok hususlarda bana yakın olan adamların bile, küçük vesilelerle, bu kurt dişlerini gösterdiklerini; her ikimize aynı derecede zevk veren beraberliklerden sonra, özür dilemeye, himaye etmeye çalışan, fakat aynı zamanda herhangi bir şekilde muzaffer olduğunu zanneden ahmakça bakışlarla yanıma sokulduklarını gördüm. Halbuki acınacak halde olan, zavallılıkları meydana çıkan onlardı. Hiçbir kadın, ihtiras halindeki bir erkek kadar âciz ve gülünç olamaz. Buna rağmen bu hallerini bir kuvvet tezahürü zannedecek kadar yersiz bir gururları vardır… Aman yarabbi, insan deli olur… Kendimde hiçbir gayri tabii temayül bulunmadığını bildiğim halde, bir kadına âşık olmayı tercih ederim.” Biraz durup yüzümü tetkik etti. Biraz şarap içti. Konuştukça açılıyor ve sıkıntısından kurtuluyor gibiydi.
“Ne diye şaşırdınız?” diye devam etti, “Korkmayın, zannettiğiniz gibi değil. Ama keşke öyle olabilsem. Muhakkak ki insan ruhunu daha az alçaltan bir şey yapmış olurum… Yalnız ben ressamım, biliyorsunuz… Kendime göre güzellik telakkilerim var… Bir kadınla sevişmeyi güzel bulmuyorum… Nasıl söyleyeyim… Estetik değil… Sonra ben tabiatı çok severim… Tabii olmayan şeylere karşı her zaman çekingen davranırım…
Bunun için muhakkak bir erkeği sevmem lazım geldiğine inanıyorum… Ama sahiden bir erkek… Hiçbir kuvvete dayanmadan » Kibirli beni sürükleyebilecek bir erkek… Benden bir şey istemeden, bana hâkim olmadan, beni tezlil etmeden beni sevecek ve yanımda yürüyecek bir erkek… Yani hakikaten kuvvetli, tam bir erkek… Şimdi anlıyor musunuz, sizi neden sevmiyorum. Zaten sevecek kadar da zaman geçmedi, fakat siz de benim aradığım değilsiniz… Gerçi biraz evvel bahsettiğim o manasız nahvet sizde yok… Fakat pek çocuk, daha doğrusu pek kadın gibisiniz… Tıpkı annem gibi sizi de birinin idare etmesi lazım… Bu, ben olabilirim… Eğer isterseniz… Fakat fazla bir şey olamam… Sizinle mükemmel arkadaşlık ederiz… Benim bu sözlerimi kesmeden, beni fikrimden çevirmeye, ikna etmeye, yani yola getirmeye kalkmadan dinleyen ilk erkek sizsiniz. Beni anladığınız gözlerinizden belli… Dediğim gibi, gayet iyi dost olabiliriz. Ben sizinle nasıl açıkça konuştumsa siz de bana içinizi dökebilirsiniz. Bu kadarı da az mı? Fazla şeyler isteyerek bunu da kaybetmek daha mı iyi? Ben bunu asla istemem. Dün akşam da söylemiştim, benim bazan bir halim bir halime uymaz… Fakat bu sizi yanlış düşüncelere sevk etmemeli… Ana noktalarda asla değişmem… Nasıl? Benimle arkadaş olacak mısınız?.. ”
Bütün bu sözler beni serseme döndürmüştü… Onun hakkında son bir hüküm vermekten korkuyor ve bunda isabetli olamayacağımı seziyordum. Kafamdan yalnız bir arzu geçiyordu: Ne pahasına olursa olsun, ona yakın bulunmak, ondan ayrılmamak… Öte tarafının bana lüzumu yoktu… Hiçbir insandan, bana verdiğinden fazla bir şey istemeye alışmamıştım… Buna rağmen içimde garip bir durgunluk vardı. Gözlerimi onun benden cevap bekleyen siyah ve dalgın gözlerine dikerek ağır ağır:
“Maria” dedim, “sizi gayet iyi anlıyorum… Hayattaki tecrübelerinizin sizi böyle uzun bir izahat vermeye sevk ettiğini de görüyor ve bunu, ileride dostluğumuzu sarsabilecek şeylere mâni olmak için yaptığınızı düşünerek memnun oluyorum. Demek ki bu dostluğun sizce bir kıymeti var… ”
Tasdik makamında başını hızlı hızlı salladı. Devam ettim: “Belki bana bunları söylemenize lüzum yoktu. Fakat nereden bileceksiniz? Birbirimizi yeni tanıyoruz. İhtiyatlı bulunmak daha iyi… Benim hayatta sizin kadar tecrübem yok. Pek az insanla tanıştım ve daima kendimle yaşadım. Görüyorum ki, başka yollardan gittiğimiz halde ikimiz de aynı neticeye varmışız: ikimiz de birer insan arıyoruz, kendi insanımızı… Eğer birbirimizde bunu bulursak harikulade bir şey olur… Asıl ehemmiyeti olan budur, öteki meseleler ikinci derecede kalır… Kadın, erkek münasebetlerine gelince, hiçbir zaman korktuğunuz cinsten bir insan olmadığıma emin olabilirsiniz. Gerçi başımdan geçmiş maceralarım yok, fakat kendim kadar hürmet etmediğim ve kendim kadar kuvvetli bulmadığım bir insanı sevebileceğimi aklıma bile getirmedim. Demin tezlil edilmekten bahsettiniz. Bir erkeğin buna müsaade edebilmesi bence kendi şahsiyetini inkâr etmesi, asıl kendini tezlil etmesi demektir. Ben de sizin gibi tabiatı çok severim, hatta diyebilirim ki insanlardan ne kadar uzak kaldıysam tabiata o kadar sokuldum. Benim memleketim dünyanın en güzel yerlerinden biridir. Tarihlerde okuduğumuz birçok medeniyetler oralarda kurulmuş ve yıkılmıştır. On on beş asırlık zeytin ağaçlarının altında yatarken bir zamanlar bunların mahsulünü toplayan insanları düşünürdüm. Çam ağaçlarıyla kaplı dağlarında, insan ayağı basmamış zannedilen yerlerde mermer köprülere, işlemeli sütunlara rastlardım. Bunlar benim çocukluğumun arkadaşları, hayallerimin mevzuuydu. O zamandan beri tabiatı ve onun mantığını her şeyin üstünde tutarım. Bırakalım, arkadaşlığımız da tabii yolunda yürüsün. Biz ona suni istikametler vermeye, peşin kararlarla onu bağlamaya çalışmayalım!” Maria şahadetparmağıyla, masanın üzerinde duran elime vurdu: “Siz zannettiğim kadar çocuk değilsiniz!” dedi. Gözleri, kararsız ve ürkek, üzerimde dolaşıyordu. Biraz büyükçe olan alt dudağını daha çok dışarı çıkarmış, böylece, ağlamak üzere bulunan küçük bir kız halini almıştı. Gözleri bunun aksine olarak, düşünceli ve araştırıcıydı. Kısa bir zaman içinde yüzünün ne kadar çok ifade değiştirdiğine hayret ediyordum.
“Bana hayatınıza, memleketinize, zeytin ağaçlarına dair birçok şeyler anlatabilirsiniz!” diye söze başladı. “Ben size çocukluğumu ve babama ait hatırlayabildiğim bazı şeyleri söylerim. Herhalde konuşacak söz bulmakta sıkıntı çekmeyiz… Fakat burada ne kadar çok gürültü oluyor. Galiba salon boş da onun için… Zavallılar çalgılarının gürültüsü ile hiç olmasa patronu neşelendirmek istiyorlar… Ah, siz böyle yerlerin patronlarının ne demek olduğunu bir bilseniz!” “Çok mu kabadırlar?”
“Hem nasıl! İşte erkekleri yakından tanımak için bu da bir vesiledir. Mesela bizim Atlantik’in sahibi gayet nazik bir adamdır. Yalnız müşterilerine karşı değil, kendisiyle alışverişi olmayan her kadına karşı… Muhakkak ki, onun kabaresinde çalışmasam, bana bir baron kadar ince kur yapar ve beni kibarlığına hayran ederdi. Fakat kendisinden para alan insanlara karşı birdenbire değişiyor ve buna galiba “meslek ahlakı” diyor. “Kazanç ahlakı” dese daha doğru olacak. Çünkü insafsızlığa ve bazan terbiyesizliğe kadar varan kalabalığı, müessesenin ciddiyetini korumak arzusundan ziyade, aldatılmak korkusundan ileri geliyor. İhtimal ki iyi bir aile babası veya dürüst bir vatandaş olan bu adamın nasıl bizden sadece sesimizi, gülüşümüzü, vücudumuzu değil, insanlığımızı da satmamızı istediğini görseniz irkilirsiniz… ”
Uzak bir tedai* ile sözünü kestim: “Babanız neciydi?” dedim.
“Söylememiş miydim? Avukattı. Neden sordunuz? Bu hallere nasıl düştüğümü mü merak ettiniz!” Sustum.
“Almanya’yı henüz pek tanımadığınız anlaşılıyor. Benim bu halimde bir fevkaladelik yok. Babamın bıraktığı para ile okudum. Vaziyetimiz fena değildi. Harp esnasında hastabakıcı-lık yaptım. Sonra akademiye devam ettim. Küçük iradımız enflasyon yüzünden gitti. Para kazanmaya mecbur oldum. Bundan şikâyetçi değilim. Çalışmak hiç de fena bir şey değil. Bana dokunan, ruhlarımızı alçaltmadan çalışmak isteyişimizin hoş görülmemesi… Sonra bir de hep sarhoş ve insan etine acıkmış kimselerle karşı karşıya bulunmak mecburiyeti beni sıkıyor. Bazan öyle bir bakışları var ki… Buna sadece hayvanlık diyemeyeceğim… Yalnız bu kadar olsa gene tabiidir… Bu, hayvanlıktan da aşağı bir şey… İnsan riyakârlığının, kurnazlığının, zavallılığının karıştığı bir hayvanlık… İğrenç…”
Etrafına bakındı. Orkestra, gürültüsünü büsbütün artırmıştı. Bavyera elbisesi giymiş şişmanca ve mısır püskülü gibi saçlı bir kadın avaz avaz, neşeli dağ havaları söylüyor, gırtlağından acayip sesler çıkararak etrafına dönüyordu. Maria:
“Haydi bakalım, sessiz bir yerde oturalım… Vakit daha erken!” dedi. Sonra dikkatle yüzüme bakarak:
“Yoksa sizi sıkıyor muyum?.. Boyuna konuşuyor ve sizi sabahtan beri oradan oraya sürüklüyorum. Kadınların bu kadar sokulgan olması iyi bir şey değil… Ciddi söylüyorum, canınız sıkıldıysa sizi serbest bırakayım!”
Ellerini tuttum. Uzun müddet cevap veremedim.
Yüzüne de bakmadım. Buna rağmen, içimden geçenleri anladığına emin olduktan sonra, ancak o zaman:
“Size minnettarım!” dedim.
“Ben de size!” dedi ve ellerini çekti.
Sokağa çıkınca:
“Gelin, sizinle buralara yakın bir kahveye gidelim!” dedi. “Çok hoş bir yerdir. Acayip insanlar göreceksiniz.” “Romanisches Kaffe’ye mi?” “Evet, biliyor musunuz? Gittiniz mi?” “Hayır, duydum!” Güldü: “Ay sonlarında parasız kalan arkadaşlarınızdan mı?” Ben de gülümsedim ve önüme baktım.
Her zaman sanatkârlar tarafından ziyaret edilen bu kahvenin geceleri on birden sonra yaşlı, zevk düşkünü, genç meraklısı ve paralı kadınlarla dolduğunu ve her milletten, her yaştan birçok kadın avcısının bu zamanlarda oraya gidip kendilerini beğendirmeye çalıştıklarını duymuştum.
Henüz vakit erken olduğu için kahvede sadece genç sanatkârlar vardı.
Grup grup oturmuşlar, yüksek sesle münakaşa ediyorlardı. Sütunlar arasındaki bir merdivenden yukarı kata çıktık. Güçlükle boş bir masa bulduk.
Etrafımızda geniş kenarlı siyah şapkaları, uzun saçları ile Fransız mukallidi genç ressamlar, ağızlarında pipoları, uzun tırnaklı parmaklarıyla habire sahife dolduran muharrirler oturuyorlardı. Uzun boylu, sarışın, ağzının hizasına kadar favorili bir genç uzaktan işaretler ederek bizim masamıza geldi.
“Kürk Mantolu Madonna’yı selamlarım!” diyerek Maria’nın başını ellerinin arasına aldı; evvela alnından, sonra yanaklarından öptü. Gözlerimi yere diktim ve bekledim. Şundan bundan konuştular. Aynı sergide resim teşhir ettikleri anlaşılıyordu. Nihayet delikanlı Maria’nın elini şiddetle sıkıp salladıktan ve bana: “Allahaısmarladık, genç efendi!” diye, herhalde sanatkâr usulü bir selam verdikten sonra uzaklaştı.
Hâlâ önüme bakıyordum. Kadın :
“Ne düşünüyorsun?” diye sordu.
“Bana “sen” dediniz, farkında mısınız?”
“Evet… İstemiyor musunuz?”
“Ne demek? Teşekkür ederim!”
“Of! O kadar çok teşekkür ediyorsunuz ki!”
“Biz şarklılar çok kibar insanlarızdır… Ne düşünüyordum biliyor musunuz? O adam sizi öptü ve ben hiç kıskanmadım.”
“Sahi mi?”
“Ve niçin kıskanmadığımı merak ediyorum!” Uzun uzun bakıştık.
İtimatla, birbirimizi araya araya bakıştık.
“Bana biraz da kendinizden bahsetsenize!” dedi.
Peki makamında başımı salladım. Ona birçok şeyler söylemeyi gündüzden tasarlamıştım. Fakat bunların hiçbiri aklıma gelmiyor, kafamdan yepyeni şeyler geçiyordu. Nihayet karar verdim ve rastgele konuşmaya başladım. Muayyen bir şey anlatmıyor, çocukluğumdan, askerliğimden, okuduğum kitaplardan, kurduğum hayallerden, komşumuz Fahriye’den ve tanıdığım eşkıyalardan bahsediyordum.
Şimdiye kadar kendime bile söylemekten çekindiğim taraflarım, hiç bana haber vermeden, saklandıkları yerlerden çıkıyor ve ortaya dökülüyorlardı. Bir insana ilk defa kendimden bahsettiğim için bütün çıplaklığımla, hiç bir şeyi örtbas etmeden görünmek istiyordum. Ona yalan söylememek, kendimi tahrif etmemek, hiçbir şeyi değiştirmemek için o kadar gayret sarf ediyor, hatta bu gayrette bazan ileri giderek kendi aleyhimdeki noktaları o kadar tebarüz ettiriyordum ki, bu suretle gene hakikatten ayrılmış oluyordum.
Hatıralar ve uzun zaman zapt edilmiş hisler, daima susturulmuş heyecanlar bir sel gibi, gitgide büyüyerek kabararak, hızlanarak dışarı akıyordu. Onun nasıl bir dikkatle beni dinlediğini, gözlerini nasıl, söz haline getiremediğim taraflarımı da anlamak ister gibi yüzümde gezdirdiğini gördükçe büsbütün açılıyordum. Bazan tasdik eder gibi ağır ağır başını sallıyor, bazan hayret eder gibi ağzını hafifçe açıyordu.
Heyecanlandığım zamanlar yavaş yavaş elimi okşuyor, sözlerim şikâyet eden bir eda alınca şefkatle gülümsüyordu.
Bir aralık, meçhul bir kuvvet tarafından dürtülmüş gibi sözümü kestim ve saatime baktım. On bire geliyordu. Etrafımızdaki masalarda kimseler kalmamıştı. Yerimden fırlayarak :
“Fakat işinize geç kalacaksınız!” diye bağırdım.
Kendini toplamaya çalıştı. Ellerimi daha çok sıktı, acele etmeden doğrularak:
“Hakkınız var!” dedi. Beresini başına yerleştirirken ilave etti:
“Ne güzel konuşuyorduk!”
Onu Atlantik barının önüne kadar getirdim. Yolda hemen hemen hiç konuşmadık. İkimiz de, bu akşamın intibalarıni içimize yerleştirmek ister gibi dalgın ve doluyduk. Yolun sonlarına doğru vücudumun ürperdiğini hissettim.
“Benim yüzümden eve gidip kürkünüzü giyemediniz, üşüyeceksiniz!” dedim.
“Sizin yüzünüzden mi?.. Doğru… Sizin yüzünüzden… Fakat kabahat bende… Ehemmiyeti yok… Çabuk yürüyelim!”
“Sizi tekrar eve götürmek için bekleyeyim mi?” “Hayır, hayır… Asla…
Yarın buluşuruz!”
“Siz bilirsiniz!”

Sabahattin Ali
Kürk Mantolu Madonna

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Görünürde Olan ve Gerçek: Tek Sorumlu Tayyip Erdoğan mı? – Osman Tiftikçi

Türkiye’de olan biten her şey bir kişiyle, bu kişinin hırslarıyla açıklanır oldu. Öyle bir hava yaratıldı ki, sanki AKP devrilse,...

Kapat