ETIENNE BALIBAR: HİÇBİR ULUS, ULUSAL-DEVLET GERÇEKTE ETNİK BİR TEMELE SAHİP DEĞİLDİR

IRKÇILIK, ÖTEKİNİ KÜÇÜMSEMEK VE YABANCI DÜŞMANLIĞINDAN DAHA FAZLA BİR ŞEYDİR

Milliyetçilik Zemini 
Şu halde milliyetçilik ve ırkçılık arasındaki bağa dönelim. Ve milliyetçilik kategorisinin bile özünde ikircil olduğunu kabul etmekle başlayalım işe. Bu, öncelikle milliyetçi politikaların ve hareketlerin ortaya çıktığı tarihsel durumların antitezine bağlıdır. Fichte ya da Gandi bir Bismarck değildir, Bismarck ya da de Gaulle bir Hitler değildir. Bununla beraber burada uzlaşmaz güçlere kendini dayatan ideolojik simetri etkisini basit bir entelektüel kararla ortadan kaldıramayız. Hiçbir şey bize ezilenlerin milliyetçiliği ile ezenlerinkini, kurtuluş milliyetçiliği ile fetih milliyetçiliğini kayıtsız şartsız özdeşleştirme hakkını vermez. Fakat bu bizi Cezayirli FLN’nin milliyetçiliği ile sömürgeci Fransız ordusununki arasında, bugün de ANC’nin milliyetçiliği ile “Afrikaner”lerinki arasında —bir durumun mantığına, çağdaş dünyanın siyasal biçimlerine yapısal olarak dahil oluşa ilişkin— ortak bir unsurun varolduğunu bilmezlikten gelmeye de yetkili kılmaz. Durumu en uç noktasına götürürsek, bu biçimsel simetri tekrar tekrar yaşamış olduğumuz acı verici deneyime yabancı değildir; bu deneyim (nasıl ki sosyalist devrimlerin devlet diktatörlüklerine dönüşmesini yaşadıysak) kurtuluşu amaçlayan milliyetçiliklerin tahakkümü amaçlayan milliyetçiliklere dönüşmesidir; bu deneyim bizi her türden milliyetçiliğin baskıcı potansiyelleri konusunda kendimizi sürekli sorgulamaya mecbur kılmaktadır. Çelişki, kelimelerden önce tarihin kendisinde yatmaktadır.1

Milliyetçiliği tanımlamak neden böylesine zor görünmektedir? Çünkü öncelikle bu kavram hiçbir zaman tek başına işlev görmez, her zaman hem en önemli hem de en zayıf halkası olduğu bir zincirin içinde yer alır. Bu zincir (bir dilden diğerine farklı nedenlerle değişen özel kipliklere göre) sürekli olarak, ara ya da uç yeni terimlerle zenginleşmiştir: yurttaşlık, yurtseverlik, popülizm, “etnizm” “etnosantrizm”, yabancı düşmanlığı, şovenizm, emperyalizm, jingoizm… Bu gösterim farklarının her birini değişik kullanımları aynı anlama gelecek biçimde kesin olarak sabitleştirmenin mümkün olmadığını düşünüyorum. Fakat bana öyle geliyor ki genel biçimleri çok basit bir şekilde yorumlanabilir.

Milliyetçilik-ulus ilişkisi açısından, anlamın özü “gerçekliğe” yani ulusa karşı, bir ideolojiyi yani milliyetçiliği koyar. Ancak bu ilişki herkes tarafından çok farklı algılanır çünkü bir çok cevapsız soruyu barındırmaktadır: Milliyetçi ideoloji ulusların varoluşunun (zorunlu ya da koşullara bağlı) bir yansıması mıdır? Ya da uluslar mı milliyetçi ideolojilerden (bu ideolojilerin “amaçlarına” ulaştıktan sonra dönüşmeleri pahasına) yola çıkılarak kurulur? Ulusun kendisi her şeyden önce bir “devlet” olarak mı, yoksa bir “toplum” (bir toplumsal oluşum) olarak mı görülmelidir? (Doğal olarak bu soru öncekilerden bağımsız değildir.) Bir an için bu tartışmaları da, kent, halk, tabiyet gibi terimlerin girişiyle yol açabilecekleri varyantları da bir kenara bırakalım…

Tolstoy: Vatanseverlik, diğer milletlere yapılan her türlü haksızlığın kaynağıdır

Milliyetçilik ve ırkçılık ilişkisi açısından anlamın özü “normal” bir politika ve ideolojiyi (milliyetçiliği), “aşırı” bir tutum ve ideolojiyle (ırkçılıkla) —ister zıtlaştırmak, ister birini diğerinin doğrusu kılmak için— karşı karşıya getirir. Burada da hemen sorular ve diğer kavramsal ayrımlar ortaya çıkar. Düşüncemizi ırkçılık üzerinde yoğunlaştırmaktansa daha “nesnel” olan milliyetçilik/emperyalizm alternatifine ayrıcalık tanımak daha uygun olmayacak mıdır? Fakat bu karşılaştırma başka olasılıkların ortaya çıkmasına neden olur: örneğin bizzat milliyetçiliğin ulusların emperyalist niteliklerinin ya da emperyalist çağ ve çevrede hayatta kalmalarının siyasal-ideolojik sonucu olması olasılığının ortaya çıkmasına. Faşizm ve Nazizm gibi kavramları da devreye sokarak zinciri bir soru ağıyla karmakarışık edebiliriz: Bu ikisi milliyetçilik midir? Emperyalizm midir?

Aslında bütün bu soruların gösterdiği gibi, tüm bu zincir tek bir temel soruya bağlanmaktadır. Madem ki bu tarihsel-siyasal zincirin “bir yerinde” görünürde “akıldışı” olan tahammül edilemez bir şiddet sahneye çıkıyor, öyleyse bu sahneye çıkışı nereye yerleştirmek gerek? Sadece gerçeklerin rol oynadığı bir sekansa mı girmek gerek yoksa ideolojik çatışmaların yanına mı? Öte yandan şiddeti normal durumun bir sapması olarak, insanlık tarihinin farazi “düz çizgisinden” bir sapma olarak mı görmek gerekir, yoksa daha önceki anların gerçekliğini temsil ettiğini ve bu bakış açısıyla milliyetçiliğin, hatta ulusların varoluşundan beri siyasetin içinde ırkçılık tohumlarını barındırdığını kabul etmek mi?

Doğal olarak bu soruların gözlemcilerin bakış açılarına ve üzerinde düşündükleri duruma göre değişen çok sayıda cevabı vardır. Ancak bence, cevaplar ne denli farklı olursa olsun aynı ikilemin etrafında dönüp durur: Milliyetçilik kavramı sürekli olarak bölünmektedir. Her zaman bir “iyi” bir de “kötü” milliyetçilik vardır; bir devlet ya da bir cemaat oluşturmaya çalışan ile boyun eğdirmeye, yok etmeye çalışan; hukuka başvuran ile kuvvete başvuran; diğer milliyetçiliklere tahammül gösteren, hatta onları onaylayıp aynı tarihsel perspektife (büyük rüya: “halkların ilkbaharı”) dahil eden ile emperyalist ve ırkçı bir bakış açısıyla onları kökten dışlayan. Sevgi uyandıran (hatta aşırı biçimde) ile nefret uyandıran. Sözün kısası, milliyetçiliğin iç bölünmesini ayırmak “yurdu için ölmekten”, “vatanı için öldürmeye” geçişi ayırmak kadar zor ve önemli olarak görünmektedir. “Komşu” terimlerin, eş anlamlıların ya da zıt anlamlıların çokluğu bunun dışavurumundan başka bir şey değildir. Sanırım hiç kimse bu ikilemin bizzat milliyetçilik kavramında yeniden belirdiğini (ve kuramdan kovulduğunda pratiğin kapısından içeri girdiğini) bilmiyor değildir. Fakat bu ikilem özellikle liberal gelenekte görünür haldedir. Belki de bunun nedeni en azından iki yüz yıldan beri, liberalizm ve milliyetçilik arasındaki ilişkilerde bulunan derin ikircilliktir.2 Irkçı ideolojilerin bu tartışmayı bir parça kaydırarak taklit edebileceklerini de saptamak gerekir: “Hayati alan” gibi kavramlar emperyalizm ya da ırkçılığın “iyi yanı” sorusunu ortaya çıkarma işlevi görmezler mi? Ve günümüzde, “farkçı” antropolojiden sosyobiyolojiye kadar hızla arttığını gördüğümüz yeni-ırkçılık, kaçınılmaz ve gerçekte işe yarar olanı (grupları “topraklarını”, “kültürel kimliklerini” savunmaya, aralarındaki “uygun mesafeyi” korumaya iten belli bir “yabancı düşmanlığını”) sürekli olarak —her ne kadar etnikliğin temel gerekleri yok sayıldığında kaçınılmaz olsa da— zararlı ve işe yaramaz olandan (doğrudan şiddetten, eyleme geçişten) ayırmaya bel bağlamış değil midir?

Böyle bir döngüden nasıl çıkılabilir? Son dönemdeki bazı çözümlemecilerin yaptığı gibi değer yargılarının reddedilmesini istemek yani yargıyı milliyetçiliğin farklı konjonktürlerdeki3 sonuçlarına göre ertelemek; ya da yine milliyetçiliği kesinkes ulusların (ve ulus-devletlerin) kurulması gibi “nesnel” bir sürecin sonucu olarak görmek yeterli değildir.4 Çünkü tüm milliyetçiliklerin tarihinde sonuçların iki yanlılığı söz konusudur ve açıklanması gereken de budur. Bu bakış açısıyla ırkçılığın milliyetçilikteki yerinin çözümlenmesi kesindir: Irkçılık bütün milliyetçiliklerde ya da onların tarihlerinin her anında belirgin değilse de, kurulabilmeleri için gerekli bir eğilimi temsil etmektedir. Son çözümlemede bu çakışma durumu, tarihsel olarak tartışmalı topraklar üzerine kurulu ulus-devletlerin nüfus hareketlerini kontrol etmeye ve hatta sınıfsal bölünmelerden üstün siyasal bir cemaat olarak “halk” kavramını üretmeye çabaladıkları durumlara bağlıdır.

Ancak bu noktada tartışmanın terimlerine yöneltilen bir itiraz ortaya çıkmaktadır. Bu Maxime Rodinson’un, özellikle, Colette Guillaumin gibi daha “geniş” bir ırkçılık tanımını kabul eden herkese yönelttiği itirazdır.5 Bu geniş tanım biyolojik kuramlaştırmaları olsun olmasın tüm dışlama ve azınlıklaştırma biçimlerini hesaba katmak istemektedir. “Etnik” ırkçılıktan daha geriye, “ırk mitinin” kökenine ve onun soya dair söylemine: feodalizm sonrası aristokrasisinin “sınıf ırkçılığına” inebileceğini öne sürmektedir. Özellikle de farklılıkların doğallaştırmasında kullanılan ortak mekanizmayı inceleyebilmek için, biçimsel olarak eşitlikçi bir toplumda toplumsal grupların (etnik grupların, fakat aynı zamanda da kadınların, cinsel sapkınların, akıl hastalarının, proletaryanın altındakilerin vb.)6 “ırklaştırılması” görüngülerine yol açan azınlıkların ezilmesi görüngülerini, ırkçılık adı altında toplamak istemektedir. Rodinson’a göre yine de seçmek gerekir: Ya iç ve dış ırkçılığı, milliyetçiliğin ve oradan da, modern biçimi milliyetçilik olan “etnosantrizm”in eğilimi saymak; ya da ırkçılığın tanımını, tarihsel özgüllüğünü silme pahasına, psikolojik mekanizmaları da (korkunun yer değiştirmesini, hayali bir başkalığın gösterenleriyle örtülmüş olan gerçek Öteki’nin reddini) içerecek şekilde genişletmek.
Bununla birlikte bu itiraz ortadan kaldırılabilir ve hatta ırkçılık ve milliyetçiliğin tarihsel karışmışlığını çözecek şekilde yapılabilir bu; ancak ırkçılığın “geniş” bir tanımı düşüncesini kısmen düzeltecek ya da en azından açıklığa kavuşturacak bazı tezler ortaya koymak şartıyla:

1. Hiçbir ulus (yani hiçbir ulusal-devlet) gerçekte etnik bir temele sahip değildir. Bunun anlamı milliyetçiliğin, kurgusal bir etnikliğin sonucu anlamına gelmediği sürece, bir etnosantrizm olarak tanımlanamayacağıdır. Başka türlü akıl yürütmek “halkların” da “ırklar” gibi bir soy, bir kültürel cemaat ya da önceden var olan çıkarlara dayalı bir ortaklık gereğince doğal olarak varolmadıklarını unutmak olur. Fakat diğer olası birliklere karşı, hayali birliklerini gerçeğe (ve dolayısıyla tarihin zamanına) oturtmak gerekir.

2. Tamamen farklı “tabiatlara sahip toplumsal grupları, özellikle de “yabancı” toplulukları ve “aşağı ırkları”, kadınları, “sapkınları” aynı anda hedefleyen “azınlıklaştırma” ve “ırklaştırma” görüngüsü,birbirinden bağımsız bir dizi tanımsız nesne karşısında uygulanan, sadece benzer söylem ve tutumların yan yana gelmesini değil, birbirine bağlı, birbirini tamamlayan dışlama ve tahakkümlerin oluşturduğu tarihsel bir sistemi temsil etmektedir. Başka bir deyişle, yaşanan şey “etnik bir ırkçılık” ile “cinsel bir ırkçılığın” (ya da cinsiyetçiliğin) koşut gidişinden çok, ırkçılık ve cinsiyetçiliğin birlikte işlemesi, özellikle de ırkçılığın her zaman bir cinsiyetçiliği önvarsaymasıdır. Bu koşullarda bir ırkçılık genel kategorisi, evrensellik açısından kazandığı avantajı tarihsel kesinlik ve kalıcılık açısından kaybetme tehdidi altındaki bir soyutlama değil, ırkçılığın zorunlu çokbiçimliliğini, globalleştirme işlevini, toplumsal norma uygun hale getirme ve dışlama pratiklerinin bütünüyle bağlantılarını hesaba katan daha somut bir kavramdır; yeni-ırkçılığın ayrıcalıklı nesnesinin “Arap” ya da “Siyah” değil, “keş”, “suçlu”, “mütecaviz” vb. (olarak) Arap, ya da “Arap”, “Siyah” vb. olarak mütecaviz ve suçlu oluşu da bunu göstermektedir.

3. İşte, milliyetçilikle zorunlu bir ilişkiyi sürdüren ve milliyetçiliğin kurulmasına, etrafında örgütlendiği kurgusal etnikliği üreterek katkıda bulunan şey ırkçılığın bu geniş yapısıdır; bu yapı heterojen olmakla birlikte öncelikle bir fantazmalar ağı ve bunu takip eden söylemler ve tutumlarla sıkı sıkıya bağlanmıştır.

4. Nihayet, eğer ırkçılığın ortaya çıktığı toplumların aynı zamanda “eşitlikçi” toplumlar, yani bireyler arasındaki statü farklılıklarını (resmi olarak) yok sayan toplumlar oldukları olgusunu, modern ırkçılığın hem kurumsal hem de sembolik olan yapısal koşullarının arasına sokmak gerekliyse (özellikle L. Dumont tarafından savunulan7) bu sosyolojik sav ulusal çevrenin kendisinden soyutlanamaz. Başka bir deyişle, “eşitlikçi” olan modern devlet değil, modern ulusal (ve milliyetçi) devlettir. Çünkü, eşitliğin iç ve dış sınırı ulusal cemaattir ve esas içeriği de kendisini doğrudan gösteren edimlerdedir (özellikle, genel oy hakkı ve siyasal “yurttaşlık”). Eşitlik her şeyden önce uyrukluk açısından bir eşitliktir.

Bu tartışmanın yapılmasının (başvurabileceğimiz diğer benzerleri gibi8) şimdiden bir avantajı var: Milliyetçilik ve ırkçılık arasındaki bağın bir sapma sorunu (çünkü milliyetçiliğin “saf” özü yoktur), ya da biçimsel bir benzerlik sorunu değil, bir tarihsel eklemlenme sorunu olduğunu anlamaya başlıyoruz. Kavramamız gereken şey ırkçılığın özgül farklılığı ve milliyetçiliğe eklemlenirken —ondan farklı olmakla—onun için nasıl gerekli olduğu-dur. Yani, milliyetçilik ile ırkçılığın eklemlenmesi klasik nedensellik şemalarıyla —bunlar ister mekanist olsunlar (sonucun nedene uygunluğu kuralına göre biri diğerine yol açarak ona “neden” olur) ister spiritüalist (biri diğerini “ifade eder”, ya da ona anlam verir, ya da gizli anlamını ortaya çıkarır)— açıklanamaz. Karşıtların birliğinin diyalektiğini gerektirir.

Bu gereklilik hiçbir yerde, “Nazizm’in özü” konusunda sürekli yeniden başlatılan tartışmadaki kadar açık seçik değildir. Bu tartışma günümüzün siyasal tereddütlerinin yansıdığı (ve aktarıldığı) tüm toplumsal ilişki yorumsamaları için gerçek bir tuzaktır.9

Bazılarının gözünde Hitlerci ırkçılık, milliyetçiliğin vardığı son noktadır; Alman Romantizminden ya da Luther’den, 1918 yenilgisinden ve Versailles diktasının rezaletinden kaynaklanmıyorsa Bismarck’tan kaynaklanıyordur ve mutlak bir emperyalizm projesine (“hayat sahası”, Alman bir Avrupa) ideolojik anlamda kaynaklık etmiştir. Bu ideolojinin tutarlılığı bir hezeyanınkine benzer görünüyorsa, her toplumsal kökenden insanı barındıran “kitle” üzerindeki ve basiretsizlikleriyle ulusu yıkıma götüren “şefler” üzerindeki —kısa fakat neredeyse bütünsel— etkisinin açıklamasını burada görmek gereklidir. Dünya egemenliği girişimi tüm “devrimci” aldatmacaların ve konjonktür değişikliklerinin ötesinde, kitlelerin ve şeflerin ortaklaşa sahip oldukları milliyetçilik mantığı dahilindedir.

Fakat bazılarının gözünde bu tür açıklamalar, toplumsal güçlerin ve entelektüel geleneklerin, iktidar stratejilerinin ve olayların çözümlenmesinde ne denli ince olursa olsun, Alman tarihinin “anomali”siyle Nazizm canavarlığı arasındaki bağı ne denli ustalıkla kurarsa kursun sonuçta meselenin özünü gözden kaçırmaktan başka bir şey yapamaz. O dönemin “demokratik” uluslarının yöneticileri ve kamuoyları, Nazizm’de tam da kendi milliyetçiliklerine az çok benzer bir milliyetçilik gördükleri için, onun amaçları konusunda kendilerini aldatmışlar ve onunla uzlaşabileceklerini ya da yıkımlarını sınırlayabileceklerini sanmışlardı. Nazizm istisnaidir (belki de modern insanın durumuna içkin olan siyasal rasyonaliteyi ihlal etme olasılığını ortaya çıkarır). Çünkü Nazizm’de ırkçılık mantığı her şeyi aşar. Kendisini “saf” milliyetçi mantığın zararına dayatır: çünkü içte ve dışta “ırksal savaş” (egemenlik hedefleri olumlu kalmaya devam eden) “ulusal savaş”ın tutarlılığını yok eder. Nazizm böylelikle hayali Düşman’ın imhasını, Kötü’nün kişileşmesini (Yahudi, komünist), ve kendi kendini yıkımı (“ırksal elit”inin, SS ve Nazi partisi kastının başarısızlığı itiraf etmektense Almanya’nın yıkılışı) birleştiren, kendisinin yardıma çağırmış olduğu “nihilizm”in bir figürü olacaktır. Bu tartışmada analitik söylemlerin ve değer yargılarının sürekli olarak üst üste bindiği iyice görülmektedir. Tarih kendi kendine normal ya da patolojik teşhisi koyar, muhaliflerini ve kurbanlarını şeytanlaştıran Nazizmi şeytan ilan etmekle kendi nesnesinin söylemini taklit edecek denli ileri gider. Fakat bu döngüden çıkmak kolay değildir, çünkü görüngüyü, pratik güçsüzlüğünü açıkça göstermiş olduğu beylik genellemelere indirgememek söz konusudur. Nazi ırkçılığı konusundaki izlenimimiz çelişiktir, şöyle ki: Milliyetçiliğin Nazi ırkçılığı vasıtasıyla, hem gizli eğilimlerinin (Hannah Arendt’in ifadesiyle, trajik bir biçimde “sıradan” eğilimlerinin) en derinine gittiğini hem de kendisinden çıktığını, genellikle kendini gerçekleştirdiği, yani kitlelerin “sağduyusu”na uzun süre için sızdığı ve kurumlaştığı ortalama biçimden çıktığını düşünürüz. Bir yandan, mutlak üstünlüğünü ilan ettiği ulusal devleti parçalamaya varan bir ırk mitolojisinin akıldışılığının farkına (doğrusu iş işten geçtikten sonra) varıyoruz. Bunun, gündelik şiddetin bayağılığı ile kitlelerin “tarihsel” sarhoşluğunu, zorunlu çalışma ve imha kamplarının bürokratizmi ile “efendiler ulusunun” “dünya” egemenliği hezeyanını birleştiren bir bütün olarak ırkçılığın, milliyetçiliğin basit bir görünümü olarak değerlendirilemeyeceğinin kanıtı olduğunu düşünüyoruz. Fakat aynı zamanda kendimize şu soruyu da soruyoruz: Bu akıldışılığın kendi kendinin nedeni haline gelmesi, Nazi antisemitizminin istisnai niteliğinin, onu bizzat Kötü’nün tarihi olarak (ve bununla bağlantılı bir şekilde kurbanlarını gerçek İsa olarak) sunan spekülatif bir tarih görüşünde kutsal bir sır halini alması nasıl önlenebilir? Bunun tersine, Nazi ırkçılığını Alman milliyetçiliğinden çıkarmanın bizi her türlü akıldışıcılıktan kurtaracağı da kesin değildir. Çünkü şu saptamayı yapmak zorundayız: Ancak “aşırı” güçlü bir milliyetçilik, “istisnai” bir iç ve dış çatışmalar zincirinin azdırdığı bir milliyetçilik, çok sayıda cellatın şiddet uygulayabilmesini sağlayacak ve bu şiddeti ötekiler kitlesinin gözünde “normalleştirecek” derecede ırkçılığın hedeflerini idealleştirmiş olabilir. Bu bayağılık ve bu idealizmin birleşimi daha çok Alman milliyetçiliğinin kendisinin tarihte “istisnai” olacağı gibi metafizik bir düşünceyi pekiştirme eğilimindedir: Liberalizme oranla patolojik bir yanı olan bu milliyetçilik paradigması, sonuç olarak “sıradan” milliyetçiliğe indirgenemez olacaktır. Buradan da yine yukarıda, “kötü” ve “iyi” milliyetçilik olarak belirttiğimiz çıkmazlığa yeniden düşüyoruz.

Oysa Nazizm üzerindeki anlaşmazlığın gösterdiklerini, milliyetçilik ve ırkçılığın söylemler, kitle hareketleri ve özgül politikalar şeklinde belirdikleri her konjonktürde tekrar karşımızda bulamaz mıyız? Bu içsel bağ ve akılcı amaçlarla çıkarları hiçe sayma, günümüzde, örneğin “yeni Avrupa düzeni” ve “sömürge kahramanlığı” özlemlerini önüne katıp sürükleyen bir hareket, “göçmen sorunu”na “çözüm” umudunu başarıyla kışkırttığında, yeniden filizlendiğini sandığımız o aynı çelişki değil midir?

Öyleyse bu düşünceleri genelleştirip, ilk olarak, milliyetçiliğin tarihsel “zemininde”, milliyetçilik ve ırkçılık arasındaki belirlenimde her zaman karşılıklılık olduğunu söyleyeceğim.
Bu karşılıklılık kendini öncelikle milliyetçiliğin gelişiminin ve devlet tarafından resmen kullanılmasının, uzlaşmazlıkları ve başka bir kökenden olana yapılan zulümleri modern anlamda ırkçılığa dönüştürmesi (ve etniklik gösterenleriyle belirtmesi) biçiminde gösterir. Bu, Reconquista İspanyası’ndan beri, raza Yeni Dünya’nın fethine atılırken dinsel Yahudi düşmanlığının “kanın saflığı” üzerine kurulu soysal dışlama bağlamına oturtuluşu biçiminden, modern Avrupa’da uluslararası proletaryanın yeni “tehlikeli sınıfları”nın sömürgecilik sonrası çağın krizini yaşayan uluslarda ırkın adı halini alan “göç” kategorisi içinde düşünülüşü biçimine kadar uzanmaktadır.

Bu karşılıklı belirlenim kendini, çok sayıda etnik gruptan oluşan bir devletin heterojenliğine, bir ulusun siyasal ve kültürel birliğini kazandırmayı10 hedefleyen tüm 19. ve 20. yüzyılların “resmi milliyetçilik”lerinin antisemitizmi kullanma biçimlerinde de göstermektedir: Az çok kurgusal olarak birleşmiş bir kültür ve milliyetin (Rus, Alman, Romen gibi), asimilasyona mahkûm olan, hiyerarşize edilmiş çeşitli “azınlık” kültürler ve etnik gruplar üzerindeki tahakkümünü “telafi etmek”, aynada yansıtmak için, tahakküm altındaki tüm kültürlerin, tüm halkların ortak iç düşmanı gibi gösterilen (kendi toprağı, “ulusal” dili olmayan) tekil bir sahte etnik grubun ırkçı bir zulme uğratılması gerekliymiş gibi.11 Ve nihayet, ister ilk sömürgeleştirmenin eski imparatorluklarına karşı, ister hanedanlara dayanan çokuluslu devletler ya da modern sömürge imparatorluklarına karşı olsun, tüm ulusal kurtuluş savaşlarının tarihinde bu belirlenim yine kendini gösterir. Bu süreçleri tek bir modele yöneltmek söz konusu olamaz. Bununla birlikte Yerli soykırımının, ABD’nin —Lipset’in ünlü deyişiyle “yeni ulusların ilki”nin12— bağımsızlığının hemen ertesinde sistematik hale gelmesi raslantı sonucu olamaz. Bipan Chandra’nın öne sürdüğü aydınlatıcı çözümlemeye göre, Hindistan’da “milliyetçilik” ve “komünalizm”in bugünkü içinden çıkılmaz duruma (ki büyük ölçüde Hint milliyetçiliği ile Hindu komünalizminin tarihsel anlamda mevsimsiz kaynaşması yüzündendi) varana kadar birlikte kurulmuş olmaları da raslantı sonucu değildir.13 Ya da bağımsız Cezayir, sömürgeciliğin çok kültürlü mirasıyla çatışıp “Berberiler”in asimile edilip “Araplaşmalarını” ulusal iradeciliğin onur meselesi yapıyorsa bu da raslantı değildir. Hatta iç ve dış düşmanlarına şiddetle saldıran İsrail Devleti bir “İsrail ulusu” kurmak gibi olanaksız bir bahis için hem “doğulu” Yahudiler’e (bunlara “siyahlar” deniyor) hem de topraklarından sürülen ve sömürgeleştirilen Filistinliler’e karşı yönelen güçlü bir ırkçılığı geliştiriyorsa bu da rastlantı sonucu değildir.14

Hepsi tekil olan fakat tarihsel olarak birbirine zincirlenmiş bulunan bu olayların birikimi bizi milliyetçilik ve ırkçılığın tarihsel karşılıklılık çevrimi olarak adlandırılabilecek olan ve ulus-devletler sisteminin diğer toplumsal oluşumlar üzerinde artan tahakkümünün zamansal şekli olan şeye götürmektedir. Milliyetçilikten sürekli olarak ırkçılık çıkmaktadır; sadece dışarı doğru değil, aynı zamanda içeri doğru da. ABD’de ilk yurttaşlık hakları hareketini engelleyen, ırk ayrımının sistematik olarak kuruluşu, Amerikalıların emperyalist dünya rekabetine girmeleri ve Kuzey ırklarının hegemonyacı misyonu düşüncesine katılmalarıyla aynı zamana denk gelir. Fransa’da “toprak ve ölüler”in geçmişine kök salan bir “Fransız ırkı” ideolojisinin hazırlanışı, yoğun göçün başlangıcıyla, Almanya’dan öç alma hazırlıkları ve sömürgeci imparatorluğun kurulmasıyla aynı zamana denk düşer. Ve milliyetçilik ırkçılıktan çıkar; bu anlamda karşı çıktığı resmi milliyetçilik son derece ırkçı olmasaydı, milliyetçilik bir ulusun “yeni” ideolojisi olarak ortaya çıkmazdı: böylelikle Siyonizm antisemitizmden ve üçüncü dünya milliyetçilikleri de sömürgeci ırkçılıktan ileri gelir. Fakat bu büyük çevrimin içinde birçok özel çevrim vardır. Eğer Fransız ulusal tarihinden çok temel bir örnek vermek gerekirse, antisemitizmin Dreyfus olayından sonra uğradığı bozgun cumhuriyetçi rejimin idealleriyle sembolik anlamda bütünleşerek, sömürgelerde sağduyuya bir kapı açmış ve ırkçılık ve sömürgeleştirme kavramlarının uzun süre (en azından sömürgeci devletin idrakında) ayrıştırılabilmesine olanak sağlamıştır.

Fakat ikinci olarak, ırkçılık ve milliyetçiliğin temsilleri ve pratikleri arasındaki mesafenin her zaman varolageldiğini söyleyeceğim. Bu mesafe zorunlu bir özdeşleşme ile bir çelişkinin oluşturduğu kutuplar arasında oynamaktadır — ve belki de, Nazi örneğinin gösterdiği gibi, çelişki en çok bu özdeşleşme görünürde tamamlandığında şiddetli hale gelir. Çelişki bu sıfatla milliyetçilik ve ırkçılık arasındaki değil, belirlenmiş biçimler arasındaki; milliyetçiliğin siyasal amaçları ile ırkçılığın şu anda, şu “nesne”de belirginleşmesi arasındaki bir çelişkidir. Bu, milliyetçilik potansiyel olarak özerk, ezilen bir halkı “içermeye” niyetlendiğinde böyledir: “Fransız” Cezayir, “Fransız” Yeni Kaledonya. Bu andan itibaren, başvurduğum örneklerin çoğundan çıkan sonucu daha iyi anlamak için, bu mesafeyle ve alabileceği paradoksal biçimlerle ilgileneceğim. Bu sonuç şudur: Irkçılık milliyetçiliğin bir “dışavurumu” değil, milliyetçiliğe bir ektir; daha doğrusu, milliyetçiliğe bir iç ektir; ona oranla her zaman aşırıdır, ama onun inşası için her zaman gereklidir ve bununla birlikte onun projesini tamamlamakta her zaman yetersiz kalır; tıpkı milliyetçiliğin, ulus oluşumunun ya da toplumun “ulusallaştırılması” projesinin tamamlanması için hem gerekli olması hem yetersiz kalması gibi.

Irk Ulus Sınıf
Etienne Balibar, Immanuel Wallerstein
Metis Yayınları |Türkçe çeviri:Nazlı Ökten


1. Bu çelişkinin hem ayrıntılı hem de kesintisiz bir çözümlemesi için en iyisi Maxime Rodinson’un tüm eserlerine ve özellikle de Marxisme et monde musulman, Paris Editions du Seuil, 1972 ve Peıtple juif ou probléme Juif?, Maspero, 1981, adlı eserlerinde toplanmış metinlere bakmaktır.
2. Milliyetçilik konusunda (ister “ideoloji”, ister “siyaset” olarak) çalışan liberal tarihçilerin esas sorusu şudur: “Liberal milliyetçilik”ten “emperyalist milliyetçiliğe” ne zaman ve nerede geçilmiştir? Bkz. Hannah Arendt, “L’imperialisme”, The Origins of Totalitarianism’in 2. bölümünün Fransızca çevirisi, Fayard, Paris, 1982, ve Hans Kohn, The Idea of Nationalism, A Study of its Origins and Background, New York, 1944. Ortak cevapları şudur: 18. yüzyılın “evrenselci” devrimleriyle 19. yüzyılın başta Almanya’dan çıkan daha sonra tüm Avrupa’ya ve sonunda 20. yüzyılda tüm dünyaya yayılan “Romantizm”i arasında geçilmiştir. Fakat daha yakından incelersek Fransız Devrimi’nin daha o zamandan iki görünümün çelişkisini barındırdığını görürüz: o halde milliyetçiliği “rayından çıkaran” Fransız Devrimi’dir.
3. Bkz. Tom Nairn’in “The Modern Janus”, New Left Review, no. 94, 1975 (daha sonra The Break-Up of Britain, NLB, Londra, 1977). Bkz. Eric HOBSBAWM’ın eleştirisi “Some Reflections on the Break-Up of Brit­ain”, New Left Review, no. 15, 1977.
4. Bu sadece Marksist bir tavır değil, liberal geleneğin “ekonomist” dü­şünürlerinin de tezidir: Bkz. E. Gellner, Nations and Nationalism, Oxford,1983.
5. C. Guillaumin, L’Ideologie raciste. Genese et langage actuel, Mouton, Paris-La Haye, 1972. M. Rodinson, “Quelques theses critiques sur la demarehe poliakovienne”, Le Racisme, mythes et sciences (M. Olender’in yönetiminde) Ed. Compiexe, Bruxelles, 1981. M. Rodinson, Encyclopaedia Universalis. “Nation: 3. Nation et ideologie” maddesi.
6. Erving Goffman’la karşılaştırmak faydalı olacaktır, Stigma. Notes on the Management of Spoiled Identity, Penguin Books, 1968.
7. Bkz. L. Dumont, Essais sur l’individualisme, Editions du Seuil,1983.
8. Bkz. Adı geçen eserlerde Tom Nairn ve Benedict Anderson arasında, “milliyetçilik”, “yurtseverlik” ve “ırkçılık” konusundaki tartışma.
9. Bkz. P. Ayçoberry’nin mükemmel sunuşu: La Question nazle. Essai sur les interpretations du nalional-socialisme, 1922-1975, Paris, Editions du Seuil, 1979)
10. Yakın zamandaki çalışmalar arasında Benedict Anderson’ınki, “Rus­laştırma” ve “İngilizleştirme” pratik ve söylemlerini karşılaştırması açısından memnuniyet vericidir.
11. Bkz. Leon Poliakov, Histoire de l’antisemitisme, yeni baskı (Le Livre de poche Pluriel), cilt 2 , s. 259; Madeleine Reberioux, “L’essor du racisme nationaliste”, Racisme et societe (P. De Comarmond ve Cl. Duchet’nin yönetiminde), Paris, Maspero, 1969.
12. Bkz. R. Ertel, G. Fabre, E. Marienstras, En marge. Les minorites aux Etats-Unis, Paris, Maspero, 1974, s. 287.
13. Bipan Chandra, Nationalism and Colonialism in Modern India, Orient Longman, New Delhi, 1979, s. 287.
14. Bkz. Haroun Jamous, Israel et ses juifs. Essai sur les limites du volontarisme, Paris, Maspero, 1982.

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz