Pablo Neruda sürgündeyken gittiği Hindistan’ı anlatıyor: Ülkeyi terk etmem istendi

1950 yılında Hindistan’a hiç beklemediğim bir ziyaret yapmam gerekti. Paris’te beni yanına çağıran Joliot-Curie oradaki görevimi anlattı. Yeni Delhi’ye gidecek, değişik siyasi görüşteki kişilerle buluşacak ve Hint barış hareketini güçlendirme çabalarının nasıl olması gerektiğini yerinde inceleyecektim.

Joliot-Curie Dünya Barış Örgütleri’nin başındaki kişiydi. Oturup, her şeyi oldukça kapsamlı görüştük. Hindistan’ın her zaman barışı en çok seven ülkelerden biri olduğu söylenmesine, başbakan Pandit Nehru’nun barış öncüsü kabul edilmesine karşın ülkede savaş karşıtı görüş ve çabaların henüz yeterince güçlü olmaması Joliot-Curie’yi üzmekteydi.

Yanıma iki mektup verdi. Mektuplardan birini Bombay’daki bir bilim adamına yazmıştı. İkinci mektubu da başbakana elden vermemi rica etti. Böyle kolay görünen bir görev ve uzun sürecek bir yolculuk için beni seçmiş olmasını o günlerde biraz tuhaf bulmadım değil. Belki gençliğimde yıllarımı geçirdiğim bu ülkeye olan ve bugüne dek hiç sönmeyen sevgimdi bende karar vermesinin nedeni. Ya da o yıl “Oduncular, Uyanın!” adlı şiirimle Barış Ödülü’nü almış olmam da bunda bir rol oynamış olabilirdi. Bu değerli ödülle daha sonraki yıllarda Pablo Picasso ve Nâzım Hikmet de onurlandırılmıştır.

Bombay’a giden bir uçağa bindim. Aradan otuz yıl geçtikten sonra tekrar Hindistan yolundaydım. Orası artık özgürlüğü uğruna savaş veren bir koloni değildi. Hindistan şimdi bağımsız bir cumhuriyetti. 1928 yılındaki ilk kongrelerde yanında yer aldığım Gandhi’nin düşü gerçekleşmişti. Herhalde o zamanki dostlarım, bana verdikleri savaşımı anlatmış olan öğrenci hareketinden çeşitli insanlar, artık yaşamda değildi.

Uçaktan indim ve doğru gümrüğe girdim. Buradan çıkınca hemen otele gidecek, ertesi gün de fizikçi Rama’ya mektubunu verdikten sonra Yeni Delhi’ye doğru yolculuğuma devam edecektim. Ancak havaalanında evdeki hesap çarşıya uymadı! Nedense bavullarımı bir türlü teslim alamadım. Gümrükçüye benzeyen bir takım adamlar sanki eşyalarımı ellerinde büyüteçle kontrol etmekteydi. O güne dek bir çok gümrük kontrolünden geçmiştim. Fakat böylesine ilk kez tanık oluyordum. Yanıma o kadar çok eşya da almış değildim ki! İçinde giysiler ve iç çamaşırları olan orta boy bir bavulla, el sabunu, diş fırçası ve diş macunu gibi bazı ufak tefeği koymuş olduğum küçük bir deri çantadan oluşuyordu yanımdakiler. Pantolonlarımı, kilotlarımı, ayakkabılarımı teker teker ellerine aldılar, havaya kaldırdılar ve beş çift gözle iyice incelediler. Giysilerimin cepleri ve dikişleri de büyük bir dikkatle elden geçirildi. Bavulumdaki iç çamaşırlar kirlenmesin diye ayakkabılarımı Roma’daki otel odamda bulmuş olduğum eski bir gazeteye sarmıştım. Sanırım Osservatore Romano idi gazetenin adı. Gazeteyi bavuldan çıkardılar, sayfalarını tek tek açarak yanlarındaki masanın üzerine yaydılar, sonra ellerine alıp, ışığa tuttular, ardından da önemli bir evrakmış gibi itinayla katlayıp, diğer eşyalarımın yanına koydular. Ayakkabılarımın da her yanı yeni keşfedilmiş eşsiz bir fosil örneği gibi merakla incelendi.

Bu inanılmaz inceleme tam iki saat sürdü! Yanımdaki bütün evrakları ise – pasaportumu, adres defterimi, hükümet başkanına vereceğim mektubu ve Osservatore Romano gazetesinin sayfalarını – büyük itinayla çıkın yaptılar, iple bir güzel bağladılar ve gözümün önünde mühürlediler. Sonra da bana, şimdi otele gidebileceğimi söylediler.

Ben ise her Şili insanı gibi o anda sabrımı yitirdiğimi belli etmemeğe uğraşarak, yanımda kimliğim olmadan otelin bana oda vermeyeceğini anlattım. Hindistan’a gelmemin nedenin başbaşbakana verilecek bir mektup olduğunu, fakat o mektuba el koydukları için şimdi bu görevimi yerine getiremeyeceğimi de belirttim.

“Biz otelinizi arayıp, odanızı vermelerini söyleyeceğiz. Evraklarınıza gelince, onları da bir ara size ulaştıracağız.”

Özgürlüğüne kavuşması için gençlik alınyazımın bir parçası olmuş olan ülke işte bu, dedim kendi kendime. Bavulumu kapattım, çenemi de! Ancak düşüncelerimi şu kelimelerde bir araya getirdim: Lânet olsun!

Otelde profesör Baera ile buluştum ve gümrükte başıma gelenleri anlattım. O, bu gibi şeyleri alttan alan bir Hintliydi! Olanları pek önemsemedi. Henüz bir dönüşüm geçiren ülkesine karşı hoşgörülüydü. Ben ise buraya gelirken bağımsız ve yepyeni bir ulustan böylesine düzensizlikleri beklemiyordum.

Joliot-Curie’nin, mektubu elden sunmuş olduğum tanışı Hindistan Atom Çekirdeği Araştırma Merkezi’nin başkanıydı. Bana tesisleri gezdirmek istediğini söyledi. Ardından da o gün başbakanın kızkardeşinin evinde öğle yemeğine davetli olduğumuzu açıkladı. İşte bu benim ömür boyu değişmeyecek olan alınyazımdı. Bir elle sırtıma vurup iterlerdi, diğer elle de yaptıklarını telafi etmek için çiçek buketleri uzatırlardı!

Çalıştığı enstitü, içinde beyazlar giymiş, şeffaf görünümlü erkeklerle kadınların akan su gibi koridorlarında kaydığı, bir sürü aletin başında çalıştığı, kaplara bir şeyler koyup çıkardığı her yeri tertemiz, apaydınlık, pırıl pırıl bir kraliyetti! Anlatılanlardan bir çoğunu kavramasam da enstitüye yaptığım bu ziyaret, gümrük polislerinin davranışlarının üzerimde bırakmış olduğu lekeleri temizleyen bir banyo gibi geldi bana. Anımsadığım kadarıyla bana gösterilenler arasında bir de cıva kaynağı vardı. Bu madende ilgimi çeken şey onun bir hayvan gibi enerji dolu oluşu idi. Sürekli hareket ederek şekil değiştirmesiyle beni adeta büyüledi.

O gün öğle yemeğine davetli olduğumuz Nehru’nun kızkardeşinin adını unuttum. Fakat onun masasında bütün keyifsizliğim yok oldu gitti. Makyaj yapmış, çok çekici bir artisti andıran güzel bir kadındı. Giymiş olduğu sari rengârenk ışıldıyordu. Üzerindeki altınlar ve inciler mükemmel güzelliğini bir kat daha görkemli yapıyordu. Ben Nehru’nun kızkardeşini olağanüstü buldum. Tabii böyle şık ve zarif bir kadının mücevherler dolu ince parmaklarını pirinçlere ve köri sosuna soktuğunu görmek biraz şaşırtıcıydı. Sohbetimiz sırasında kendisine ertesi gün Yeni Delhi’ye gideceğimi, orada kardeşiyle ve dünya barış dostlarıyla görüşeceğimi söyledim. Ona göre bütün Hindistan halkı bu barış hareketinin bir parçası olmalıydı.

O gün öğleden sonra otele döndüğümde içinde evraklarımın olduğu paketi verdiler. Polisteki kimi sahtekârlar, gözümün önünde kapatılmış olan paketin mühürünü koparmıştı. Çok eminim içindeki çamaşırhane faturasının bile fotoğrafını çekmişlerdi. Bir süre sonra polislerin küçük defterimde adresleri bulunan tanışlarımı ziyaret etmiş olduğunu ve sorguladığını öğrendim. Bu kişilerin arasında Ricardo Güiraldes’in o yıllarda baldızım olan dul eşi de vardı. Teosofik öğretilere biraz ilgi duyan, başka şeylere ise yüzeysel bir yaklaşımı olan bu bayanın tek merakı Asya felsefesiydi. Hindistan’ın ırak bir köyünde sürdürüyordu yaşamını. Adı not defterimde olduğu için onu da rahatsız etmişlerdi.

Yeni Delhi’ye varır varmaz Hindistan başkentinin tanınmış bazı kişileriyle bir araya geldim. Bir bahçede beni gökyüzünün ateşinden koruyan şemsiyelerin altında oturdum. Birlikte olduğum kişiler bu ülkenin yazarları, filozofları, Hindu ve Budist rahipleriydi. Hepsi de Hindistan’ın her türlü kendini beğenmişlikten uzak önemli kişileriydi. Görüştüğüm bu insanlar dünyadaki bütün barış örgütlerinin, ülkelerinde eskiden bu yana hep geçerli iyi niyet ve anlayışı sürdüren hareketler olduğu konusunda aynı görüşteydi. Her türlü tarikatçı ve üstünlük yanlısı davranışların hemen kökünün kazınması gerektiğine de inanıyorlardı. Ne komünistler, ne Budistler, ne de halk hareketleri, evet hiç kimse barış örgütüne tek başına sahip çıkabilirdi. En önemlisi ülkedeki bütün akımların ortak katkıda bulunmasıydı. Ben de onlara bu konuda hak verdim.

Eski bir dostum olan Şili büyükelçisi, yazar ve doktor Juan Martin öğle yemeğinde benimle birlikte oldu. Değişik konulardan söz ettikten sonra gerçek konuya girdi ve Yeni Delhi’nin emniyet müdürüyle görüşmüş olduğunu anlattı. Bu kişinin büyükelçiye belirttiğine göre benim burada bulunmam ve yaptığım görüşmeler Hindistan hükümetini rahatsız ediyordu. Bu nedenle bir an önce ülkeyi terk etmem isteniyordu. Büyükelçiye burada yaptığım tek şeyin görüşlerini bütün ülkede herkesin bildiği altı, yedi çok başarılı insanla bir otel bahçesinde oturup sohbet etmek olduğunu söyledim. Bana gelince, Joliot-Curie’in mektubunu başbakana verdikten sonra, sorunlarına hep çok ilgi duymuş olduğum, fakat nedensiz yere bana kaba davranmış bu ülkede daha çok kalmayı düşünmediğimi belirttim.

Şili Sosyalist Partisi’nin kurucularından olan büyükelçim aradan geçen yıllarda diplomasinin ayrıcalıklarını yaşayarak daha çok yatıştırıcı biri olup çıkmıştı. Hint hükümetinin bu çok tuhaf davranışına hiç öfkelenmemiş gibiydi. Kendisine benden yana olmasını beklemediğimi belirttim. Dostça birbirimize veda ettk. Sanırım benim burada bulunmam ona bir büyük yük olmuştu ve şimdi bu yük omuzlarından kalktığı için de memnundu. Ondan duyarlılık ve dostluk bekleyen ben ise düş kırıklığına uğramıştım.

Başbakan Nehru beni ertesi gün öğleden önce çalışma odasında kabul etti. Ben içeri girince ayağa kalktı ve hiç gülümsemeden elini uzattı. Donuk gözlerinin duygusuz bakışıyla beni süzdü. Bundan otuz yıl önce babasını ve onu bir özgürlük toplantısında benimle tanıştırmışlardı. Söylediklerime kısa yanıtlar verirken yüzündeki soğuk ifade hiç değişmedi.

Dostu Joliot-Curie’nin yollamış olduğu mektubu kendisine verdim. Bu Fransız bilim insanına büyük saygı beslediğini belirtti ve yazdıklarını dikkatle okudu. Joliot-Curie mektubunda benden söz ediyor ve çalışmalarımın desteklenmesi ricasında bulunuyordu. Nehru okuması bitince mektubu tekrar zarfına koydu ve hiç sesini çıkarmadan bir süre yüzüme baktı. O anda düşündüm, benim orada bulunmam kendisini mutlaka çok rahatsız ediyordu. Yüzü safra rengi bu adam şu sıralar bedensel, politik ve duygusal zor bir dönem de geçiyor olabilirdi. Davranışlarında kendini beğenmişlik, emretmeye alışmış, fakat bir Caudillo’nun gücünü kendinde bulamayan insanların gerginliği seziliyordu. Babası Pandit Motilal Zemindar’ın büyük toprak sahibi, egemen bir aileden geldiğini, Gandhi’nin başhaznedarlığını yaptığını ve kongre partisinin parasal gücünü çok artırmış olduğunu anımsadım. Şimdi karşımda öyle duran ve hiç konuşmayan bu adam da belki kendini farkında olmadan yine büyük toprak sahiplerinin yaşadığı ortamda sanıyor, beni o yalınayak köylülerden biri kabul ediyor, bu nedenle de yüzüme umursamazca ve üst perdeden bakıyordu.

“Paris’e döndüğümde Profesör Joliot-Curie ne söylememi arzu edersiniz?”

Yanıtı çok kuru oldu:

“Ben mektubuna yanıt vereceğim.”

Bana sonsuzmuş gelen bir kaç dakika hiç konuşmadan öyle oturdum. Sanki Nehru artık hiç bir şey söylemek istemiyordu. Fakat sabırsız da değil gibiydi. Sanırım hiç konuşmadan odasında öyle otururmaya devam edersem, böyle önemli bir insanın zamanını çalıyorum diye kendi kendimi yerdim.

Fakat niçin ülkesine gelmiş olduğumu kendisine mutlaka söylemeliydim. Soğuk savaş her an yeni bir sıcak savaşa dönüşebilirdi. Yeniden açılacak bir uçurum bütün insanlığı içine çeker, onu yutabilirdi. Atom silahlarının o çok korkunç tehlikesinden de söz ettim, savaşı önlemek isteyenlerin bir araya gelmesinin ne kadar önemli olduğunu da belirttim.

Sanki söylediklerimi dinlemiyormuş gibi başı önünde öyle oturuyordu. Ben sustum. Aradan bir kaç dakika daha geçti. Nehru konuştu:

“Fakat her iki taraf da ötekinin üzerine giderken hep barışı savunuyor!”

“Barıştan söz edenler ve dünya barışına katkıda bulunmak isteyenler aynı hareketin içinde bulunmalı,” diye konuştum. “Biz, öç almayı ve savaşı savunanlar dışında hiç kimseyi dışlamıyoruz.”

Sonra ikimiz de uzun uzun sustuk. Sohbetimizin sona ermiş olduğunu kavradım. Ayağa kalktım ve veda etmek için elimi uzattım. Sesini çıkarmadan elimi sıktı. Ben kapıya doğru yürümek isterken kibar bir ses tonuyla sordu:

“Sizin için yapabileceğim bir şey var mı? Şu anda aklınıza gelen bir konu varsa lütfen söyleyin!”

Hemen konuşmadım. Bu durumlarda kızdığımı her zaman belli edemezdim. Ancak şimdi durumdan yararlanmaya düşündüm.

“Ah, evet,” dedim. “Unutmuştum. Gençliğimde uzun yıllar Hindistan’da yaşamama ve Yeni Delhi’ye pek uzak olmamasına karşın Tac Mahal’i ziyaret etme olanağım olmamıştı. Polis bana kenti terk etmemi yasaklamamış ve derhal Avrupa’ya dönmemi söylememiş olsaydı şimdiki gelişimde bu muhteşem güzellikteki yapıyı mutlaka ziyaret edecektim. Ancak yarın buradan ayrılmaya ve Avrupa’ya dönmeye karar verdim.”

Bunu yüzüne karşı söylemiş olduğum için memnun hafifçe başımı eğip, başbakan Nehru’yu selamladım ve çalışma odasından çıktım.

Otele vardığımda müdür yanıma geldi.

“Size bir haberim var, “ dedi. “Az önce bir hükümet yetkilisi telefonla aradı ve Tac Mahal’i istediğiniz zaman ziyaret edebileceğinizi bildirdi.”

“Lütfen faturayı hazırlayın,” diye konuştum. “Tac Mahal’i ziyaret edemeyeceğim için çok üzgünüm. Hemen havaalanına gidecek ve ilk uçakla Paris’e döneceğim.”

Beş yıl sonra Moskova’daki Lenin Barış Ödülü uluslararası jürisinde ben de vardım. Sıra adayların açıklanmasına geldiğinde Hintli delege başbakan Nehru’yu önerdi.

Ben önce şöyle bir gülümsedim. Niçin gülümsemiş olduğumu masada hiç kimse anlamadı. Oyumu Nehru’ya verdim. Bu uluslararası ödülle başbakan Nehru’nun adı dünya barışının öncü savaşçıları arasında yer almıştır.

Pablo Neruda
Yaşadığımı İtiraf Ediyorum

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Francis Bacon: Kendi çıkarına düşkünlük, her yönüyle aşağılık bir şeydir

Kapat