“Ölüm. İnsanın Tanrı’sına kavuşması. O en kutsal an…” Okul ve Okul Yolu -Tezer Özlü

Kış aylarında yağmur en çok bizim okulun beton avlusuna yağıyor. Karaköy Alanı’ndan, Kuledibi’ne çıkan dik yokuşla birlikte, iki kıyısında yükselen koyu gri yapıların mimari özellikleri Orta Avrupa kentlerinin eski, karanlık sokaklarını andıran Bankalar Caddesi başlar.

Kentin esintili havası, varsa güneşi artık burada kesilmiş, gölgeler garip biçimde koyulaşmıştır. Yabancı bankalar, azınlık adları taşıyan dükkânlar, cam vitrinlerde sergilenen dış ülkelerden satın alınmış makineler, caddeye birleşen dar, meyilli sokaklar, sonra Kuledibi’ne, oradan Şişhane’ye, Tünel’e sürüp giden yokuşlar (özellikle o yıllarda) hiçbir yerli öğe taşımıyor. Bankalar Caddesi’nde ilerlerken, sağa gizlenmiş, bükümlü, gri taş merdivenler, Kartçınar Sokağı başına çıkar. Buradaki okul, kilise ve daha ilerideki hastanenin büyük eski yapıları güneşi bir kez daha keser, gölgeleri bir kat daha koyulaştırır. Bu yapılar, sığınak gibi dar geçitler ve gizli merdivenlerle birbirine bağlanmıştır. Erkek Lisesi’ndeki papazlar, Kız Lisesi’ndeki rahibeler, kilisede sabahın alacakaranlığında başlayan dinsel ayinler, bu Orta Avrupa havasını, ortaçağa dek geriye iter.
Okulun demir kapısı önünde duran şişman rahibe, giysilerimizi denetliyor. Lacivert ya da beyaz dışında bir renk giyip giymediğimizi sıkıca araştırıyor. Bu denetimden sonra dar merdivenleri tırmanıp, soldaki cam kapıdan okul yapısına girince, alacakaranlıkla karşılaşıyoruz.
Okula erken varmışsak, kiliseden rahibelerin ayinleri işitiliyor. Org müziği ve rahibeler korosu. Ürküyoruz. Sonra onlar tespihlerini çekerek, kimsenin yüzüne bakmadan, sabah solgunlukları içinde uçuşan kara bulutlar gibi yerlere varan giysileriyle önümüzden hızla merdivenleri çıkıyor, kendilerinden daha da derin, bir uçurumu andıran manastır karanlığında yitiyorlar (ders saatine dek). Odalarına girer girmez, kapılarını kitliyorlar. Bir isteğimiz olduğunda kapılarını çalıyoruz. Burunları ve ağızları görülebilecek kadar aralıyor, bir adım bile içeri girmemize izin vermeden, dileğimizi geçiştirip, hemen kapıyı yüzümüze kitliyorlar. Yaşamlarının karanlık odasından bir şeyler görebilme isteği boşuna
Sınıflarda en sönük ampuller yanıyor. O çocukluk yıllarında en büyük merakımız, başlarını lacivert örtüler altında gizleyen bu soluk yüzlü kadınların saçları. Bir söylentiye göre saçları kısacık ve kafalarında tıraşla bir haç kazılı. Ne ilginç ve olağanüstü bir görüntü olmalı bu. Birinden birinin başörtüsünü çekivermek, başlarına kazılmış haçı görmek ve neden rahibe olduklarını bilmek, öğrenmek istiyoruz. Oysa bu dileğimiz yıllar yılı sürüyor. Hiçbir gerçeği öğrenemiyoruz. Dokuz yıl süreyle yönelttiğimiz sorulara tek bir yanıt alıyoruz:
— Tanrıyı her şeyden çok sevdiğim için rahibe oldum. Tanrıyla birleşmek yeryüzü verilerinin en güzeli, en kutsalıdır!
Rahibelerin her birinin ayrı çılgınlıkları var. Aralarında gözle görülür hiçbir dostluk yok. Aksine birbirini çekememezlik var. Yalnız işbölümü yapmışlar. Derslere girmeyen rahibeler tuvaletlerin temizliği, paydoslarda yiyecek satışı, yabancı çocuklarından oluşan ilkokul sınıflarıyla ilgilenmek gibi uğraşılar üstlenmişler.
Taşrada karlı günlerde okula kızakla gitmek bir başka coşku. Güneş, ağaçlar üzerine birikmiş kar kümelerini aydınlatıyor. Çocuklar kızağımı itiyor. Sınıflarda yanan küçük sac sobaların ısıtıp ısıtmadığını anımsamıyorum. Öğretmen saçlarımızda bit arıyor. Bitli öğrencileri dövüyor. Yaşlı öğretmenin kalın parmakları garip bir hastalıkla kabarmış tırnakları var.
Yapılar arasına sıkışmış küçük taş avlu, açık havaya çıkabileceğimiz tek yer. Burada bir ya da iki ağaç var. Avlunun yüksek taş duvarlarını tahta banklar çevreliyor. Avludan dar bir geçitle Erkek Lisesi’ne geçiliyor. Paydoslarda buradan bir erkeğin çıkıp gelmesi en olağanüstü olay. O an avludaki bütün kızlar kikirdiyor, kulaktan kulağa bir şeyler fısıldanıyor. Sanki herkes kendini o erkekle yatıyor hissediyor. Üç yıl süreyle Almanca derslerine aynı rahibe geliyor. Sınıfa birkaç dakika geç ve hızla giriyor. Yüzü pençe pençe kızarmış. Karga burnunu çekiyor, omuzlarını silkiyor, bir yandan kollarını sıvarken, bir yandan da kalçasını yerine oturtmak istercesine iteliyor. Karatahtanın önüne geçince, boynunu abartarak geriye atıyor. Başını askeri bölük denetleyen komutan gibi kaldırıyor. Bizler de aynı hareketleri yineliyoruz.
— Tanrı sizlerle olsun, sevgili çocuklar!
diye selamlıyor.
— Tanrı bizlerle olsun, sevgili şivester!
diye yanıtlıyoruz.
— Ne olacaksam, eksiksiz olmak isterim!
diyor.
— Ne olacaksam eksiksiz olmak isterim!
diye bağırıyoruz.
— “O” harfi araştırmasını söyleyeceğiz!
diyor.
Kırk beş soluk yüzlü, siyah giysili öğrenciden oluşan sınıfımız, rahibenin söylediklerini bağırıyor!
— Kahırlar sabahları başlar!
— Kahırlar sabahları başlar!
— Erken ya da geç, her zaman kahırlar!
— Erken ya da geç, her zaman kahırlar!
— Ama kahırlarla da başlasa gün!
— Ama kahırlarla da başlasa gün!
— Bırakalım Tanrım kahırları!
— Bırakalım Tanrım kahırları!
— Tanrı bugün de yarın da germiştir kanatlarını!
— Tanrı bugün de yarın da germiştir kanatlarını!
— Çünkü sever bizleri!
— Çünkü sever bizleri!
— Oturun!
— Sevgili Hannelore’yi söylemeyecek miyiz?
— Kalkın! Sevgili Hannelore’yi söyleyeceğiz!
Sevgili Hannelore!
— Sevgili Hannelore!
— Neşeli pazar çocuğu!
— Neşeli pazar çocuğu!
— Sen pazar günü doğmuşsun!
— Sen pazar günü doğmuşsun!
— Kutsanmış güller çocuğu!
— Kutsanmış güller çocuğu!
Bu dizeleri kendisi yazmış. Hemen her sözcüğünün Almancasında “o” harfi var. Bu harfi özellikle uzatarak söylüyor, ağızlarımızı Alman dilininin “o” harfine alıştırmaya çalışıyoruz. Hemen ardından her günkü anlatısına geçiyor. Bu, Nietzsche’nin ölümü. Tanrıyı yadsıdığı için, Tanrının Nietzsche’yi cezalandırdığını, onun çıldırarak öldüğünü anlatıyor:
— Oturağından pisliğini alıp yedi. Son an bağırdı (kendisi de bağırıyor ve sahnedeki bir tiyatro oyucusunu oynuyor):
— Bana rahibi getirin! Ama artık geç kalmıştı. Tanrı onu kendi katına almadı, Tanrı onu cezalandırdı.
Her gün bir ders süren bu dinsel konulardan sonra Goethe’nin şiirlerine geçiyoruz:
“Tüm zirvelerde sessizlik,
Tek bir ağaç bile solumuyor,
Kuşlar ormanda susuyor,
Biraz daha bekle,
Yakında sen de gömüleceksin sessizliğe…”
— Nedir burada “sessizliğe gömülmek?”
— Ölüm sevgili şivester.
— Evet. Ölüm. İnsanın Tanrı’sına kavuşması. O en kutsal an… Tanrı’ya ulaşılan en kutsal an. Varoluşun tek gerçek anı… Ölüm. Tanrı’yla birleşme.

Tezer Özlü
Çocukluğun Soğuk Geceleri
Yapı Kredi Yayınları – 2015 

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“En önemlisi kendine karşı dürüst olmaktır!..” – Paul Watzlawick

Bu altın söz Hamlet’’teki başmabeyinci Polonius’a ait. Çalışmamızın amaçları bakımından değer taşıyor bu sözler; çünkü Polonius, kendi kendine gerçekten de...

Kapat