Ölü Diller Nasıl Yaşar – Sevan Nişanyan

Yunanlılar açıklayamadıkları her şeyi mitolojiye havale etmeyi pek sevdiğinden, bunlara da uygun bir hikaye bulmuşlar. Meğer Europa Zeus’un kaçırdığı bir periymiş, Asia da masal çağının bir kraliçesiymiş falan filan.

Akatça yahut Akkadca, eski Babillilerin ve Asurluların dili. Çivi yazısıyla yazılmış, MÖ 2700’lerde zuhur etmiş, ikibin yıl boyunca Ortadoğunun egemen yazı dili olduktan sonra sönüp gitmiş. Bir Sami dili, yani kökünde Arapçayla akraba. Heinrich von Soden’in üç ciltlik muhteşem Akatça Sözlüğünü (Akkadisches Handwörterbuch) ilk elinize aldığınızda önce komple çaresiz hissediyorsunuz. Sonra yavaş yavaş tanıdık kelimeler göz kırpmaya başlıyor.
Mesela Akatça aqrabu akrep demekmiş. Bābu kapı, biṣṣuru kadın cinsel organı (Arapça bıẓr daha spesifik bir anlam kazanmış). Dakkannu seki ya da üzerine bir şey konulan yüksek yer; dükkân’ın esas anlamı da zaten bu. Dappu parmakla çalınan ve kenarında zilleri olan bir tür çalgı, yani bildiğimiz def. Akatça p Arapça daima f oluyor, akılda tutmalı. Dīnu yargı ve yasa demek, ēkallu saray; Arapça heykel’in en eski anlamı da nitekim anıtsal bir yapı veya tapınak (kelime başındaki h ve ġ Akatçada düşüyor). Elēpu kendiliğinden biten bitki, bildiğimiz yulaf da öyle. Buğday tarlalarına musallat olan yabani bir ot olarak türemiş, sonradan evcilleştirilmiş.

Erşu harika: Mezopotamya’da ta o zaman kullanılan, halen Urfa ve Mardin’de tanıdığımız taht şeklindeki açık hava yatağının adı. Arapça ˁarş da “taht” demek, Kuran’da göğün yedinci katının adı olarak geçiyor. ‘Arş-ı alaya çıkmak’ deyiminin anlamı, en yüksek tahta çıkmak.
Gurābu “torba, kılıf”; Arapça curāb de aynı anlamda, ayağa geçirilen kılıf anlamında çorap olması Türkçeye mahsus (Akatça g Arapça c’ye eşdeğer).

Kabābu kızartma ve ateşte yakmanın Babilcesi; bildiğimiz kebap.

Kamūnu kimyon. Kāsu kâse demek, kisu da kese. Kibritu, aynen, kükürt anlamına geliyor; Arapçası da zaten öyledir. Susam, üzüm, zeytin vesairenin posasının Akatçası küspe değil kuspu. Lakanu yayvan bir tas, bizde leğen olmuş. Marāṣu hasta olmak, Arapçası maraḍ, yani maraz. Nahru nehir demek, napāşu nefes almak (Akatça ş = Arapça s).

Nisannu “ilk, birinci”, ayrıca Babil takviminde birinci ayın adı. Aramice üzerinden Arapçaya (ve ayrıca İbraniceye) aktarıldığı için Nisan kalmış, yoksa Akatça s = Arapça ş kuralı uyarınca Nişan olurdu.

Palaku da enfes. Esasen “dönme, çevirme”, aynı zamanda çömlekçi çarkı gibi çark anlamına geliyor. Arapça falak ise 12 burçtan oluşan semavi çarkın adı. Yıldızların insan kaderi üzerindeki etkisi ‘feleğin çemberi’ deyimiyle ifade ediliyor. Çark (daha doğrusu çerkh) aynı kavramın Farsçası. Çarkıfelek de aslına bakarsanız çark çarkı gibi bir şey.

Pistu ketenin Akatçası; ketenden yapılmış etekliğe Araplar fistān diyor. Qerēbu yaklaşmak, yakın olmak; Arapçası qurb, sıfatı qarīb, onun da çoğulu aqraba yani “yakınlar”. Türkçede ‘akrabadan bir kişi’ yerine kestirmeden akraba demek adet olmuş.

Dişil gösteren -at- ekiyle quppatu sebze, meyve, et vb. için hasır veya tahta kabuğundan yapılmış büyük sepetin adı, yani bildiğimiz küfe. Kalın qaf neden ince kef’e dönüşmüş, onu ayrıca anlatırım.

Raṭābu Arapçadan aldığımız rutubet gibi, nemli olmak. Sarāpu metali ateşle arıtma, rafine etme, altın veya gümüşün saflığını sınama; bu işi yapan kişiye Araplar sarraf diyor.

Şamşammū “yağ otu” anlamında bileşik bir isim; Arapçası simsim veya sumsum, bizde susam olmuş. Şaşşu cam demek, bize Arapçadan değil Farsçadan gelmiş; şişe eskiden Türkçede cam demekti, sonradan sadece camdan yapılmış su konteynırının adı oldu.

Şumu doğal olarak isim, Arapçada kuraldışı bir şekilde iki harfli kökü (SM) olan bir kelime, çoğulu esami. Tinūru topraktan kubbe veya kuyu şeklinde bir fırın, bildiğimiz tandır; Türkçe aslı da tennur, d sesi sonradan türemiş.

Waqālu güvenmek, vekâletten tanıyoruz. Walādu doğurmak, velet oradan (Arapça walad = çocuk, çoğulu awlād). Xuzīru yani khuzīru domuz demek, Arapçada hınzır olmuş. Zabālu taşımak, zabbīlu da bir taşıma aracı, mesela zembil. Ziblu çöp, onu da Arapça “çöplük” anlamına gelen mezbele‘den tanıyoruz.

Yukarıdakilerin bir-ikisi hariç hepsini biz Araplardan almışız. Birkaçı (mesela heykel, kimyon, felek, susam, leğen, tandır, Nisan) Arapların doğrudan veya dolaylı yolla Akatçadan devşirdiği kültür kelimeleri. Daha çoğu ise öyle değil, Akatça ve Arapçada ortak olan Sami kelime hazinesinin yansımaları. Çoğunun Akatça karşılıklarını öğrenmek, kültürel ufkumuzu biraz genişletmek dışında bize aman aman bir fayda sağlamıyor. Ama bir-iki tanesi var ki, insan Akatça biçimini kavrayınca bir bilgi kapısından içeri girmiş gibi oluyor.

Mesela şekil. Bu kelime tabii Arapça, görünürde Arapça ŞKL kökünden gelir gibi. Velakin Arapça “hayvanın ayağına ket vurmak, zorluk ve sıkıntı vermek” anlamına gelen şakala fiiliyle hiçbir anlam ilişkisi yok. Yani açıklanmaya muhtaç bir kelime.

Aramicede “tamamlama, biçimleme, son şeklini verme” anlamında şaklla fiili var. Ne var ki Aramice fiil dört kök harfli bir fiil, yani kökü ŞKL değil ŞKLL, ve tüm Sami dillerinde dört harfli kök ‘Dikkat dikkat burada bir problem var!!’ demek.

Peki lafı uzatmayayım. Problemin çözümü basit. Aslında şa- Akatça bir gramer eki. ŞaXXuXu Akatça fiilin genişletilmiş vezinlerinden biri. Şaklulu da “tam, bütün, hep” anlamına gelen kullu’nun bu vezinde kurallı bir türevi. “Tamamlama, biçimleme, son şeklini verme, tekmil etme” anlamına geliyor. Kökü kll. Külli ve külliyen kelimelerinden tanıdığımız Arapça kll ile aynı. Akatça türev Aramiceye ve Arapçaya, oradan da Türkçeye alınmış olmalı.

Böyle şeyler bana müthiş ilginç geliyor. Acaba kafayı yemiş olabilir miyim?

Avrupa, Asya

Akatça ile Türkçenin ilişkisi yüzde doksanbeş Arapça üzerinden, yüzde hadi diyelim dörtbuçuk da Farsça üzerinden gerçekleşmiş. Geriye kalan bir-iki Akatça kelime var ki bize Ege’nin öte yakasından daha dolambaçlı bir yolla ulaşmışlar. Onlar da az ilginç değil.

Erēbu Akatça “gün batımı” demekmiş, aynı zamanda bir yön adı olarak Batı için kullanılmış. Kelime başındaki ġ sesinin Akatçada düştüğünü yukarıda belirtmiştim. Dolayısıyla burada Arapça ġrb kökünü tık diye tanıyabiliyoruz. Arapçada ġurūb gün batımı, ġarb ise Batı demek. Bizde gurup (grup değil, alakasız) ve garp olarak kullanılıyorlar. Aynı kökten Mağrip (maġrib) de Batı anlamında; Arap aleminin en Batı köşesi olan Cezayir ve Fas ülkelerinin adı.

Eski Yunan kültürü en arkaik döneminde Orta Doğudan bir hayli malzeme devşirmiş; bunu da hep inkâr edip unutmaya çalışmış, o başka. Europa ve Asia kavramları Yunan kültüründe en erken zamanlardan beri karşımıza çıkıyorlar. Mesela MÖ 6. yüzyılda Söke civarında oturan Hekataios isimli zat, Akdeniz havzasının bilinen en eski haritasını çizerken dünyayı Europa ve Asia diye ortadan ikiye ayırmış. Bunlardan birincisi ‘Ege’nin batısındaki ülkeler’ ya da genel anlamda Batı ülkeleri, ikincisi ‘Ege’nin doğusundaki ülkeler’ ya da genel olarak Şark karşılığı. Yunanlılar açıklayamadıkları her şeyi mitolojiye havale etmeyi pek sevdiğinden, bunlara da uygun bir hikaye bulmuşlar. Meğer Europa Zeus’un kaçırdığı bir periymiş, Asia da masal çağının bir kraliçesiymiş falan filan. Oysa besbelli ki Europa erēbu’nun muhtemelen bir Suriye lehçesi üzerinden Helenize edilmiş hali. “Gün doğumu” anlamına gelen Akatça asū da Asia olmuş. Daha doğrusu Asuwa olmuş, çünkü en eski Yunanca kaynaklarda kelime bu şekilde yazılıyor.

Bize Avrupa ve Asya kavramları Frengistandan ithal. Evropa veya Evropi deyimine Türkçede galiba 16. ya da 17. yüzyıldan itibaren rastlanıyor. Asya da bulabildiğim kadarıyla en erken Kâtip Çelebi’de geçiyor.

Sırası gelmişken değinelim. Eski Türkler dünyayı Yunanlılar gibi Batı-Doğu ekseninde değil, Kuzey-Güney ekseninde bölmeyi tercih etmişler. Ta Köktürkler, Hazarlar vs. devrinde hep kuzeydeki Kara İl ile güneydeki Ak İl’in sözü geçiyor. Karadeniz ile Akdenizin renk kodlaması da belli ki Türklerin bu eski alışkanlığından kaynaklanıyor.

Neden Erep değil?

Suriye lehçesi neden? Şundan. Arapça inisyal ġ Akatçada, yani antik Mezopotamya Samicesinde sıfırlanıyor. Buna karşılık Aramice ve İbranice gibi Kuzeybatı Sami dilleri grubunda genellikle ayın olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla erēbu’nun, Suriye, Lübnan ve Kıbrıs arasında bir yerlerde, gırtlaktan gelen ayın sesiyle ˁerebā diye söylendiğini kestirebiliyoruz. Bu bir tahmin, çünkü kelimenin bu biçimi kaydedilmemiş. Öte yandan Sami dillerindeki ayın sesinin Yunancada daima o veya u ile temsil edildiğini de biliyoruz. Bundan basit bir metatez ve e > o assimilasyonuyla ˁerebā > oereba > euroba evrimini çıkarsayabiliyoruz. Zaten mantıklı, çünkü tarihte Yunanlıların Samilerle teması Irak üzerinden değil daha çok Doğu Akdeniz sahil kesimi üzerinden yürümüş.

Öyle olmasa bugün Avro mu Euro mu diye bir problemimiz olmaz, *Ere yahut *Erep standardına şıp diye geçiverirdik.

Sevan Nişanyan
Elifin Öküzü ya da Sürprizler Kitabı

Share

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Cem Karaca “Yiyin Efendiler” Albümü: Bu bir demdir gelir geçer…
E. Fromm: Yanıtı bilmiyoruz çünkü soru sormayı bile unuttuk
Kapat