Tezer Özlü: Yaşamım boyunca uykuyu beklediğim kadar hiçbir şeyi beklemedim

Almanya’dan Türkiye yolculuğuna çıkmış yorgun işçiler, önümde E-5 üzerinde, buğday tarlaları kenarında oturuyor, dinlenmeye çalışıyorlar. Başaramayacaklar. Hiçbir zaman dinlenemeyecekler. Ölümleri bile bir dinlenme olmayacak. Onlar, yaşamları gibi, ölümleri de ellerinden alınmış insanlar. Sahipleri yok. Paraları, arabaları ve büyük mağaza artıkları dışında zedelenmiş zedelendirilmiş iç dünyaları dışında sahipsizler.

Önümde buğday tarlaları.
Büyük, yeni otelin tek müşterisiyim. Geniş terasta oturuyorum. Kahvaltıdan sonra odaya çıkıp, alüminyum kepenkleri indiriyorum. Odanın mavi ve beyazlığı koyulaşıyor. Uyuyabilmeyi deniyorum. Garip bir acı, inanılmaz boyutlara ulaşıyor bu alacakaranlıkta. Sanki ayrılamayacağım bir duygu var, ayrılamayacağım bir insan var. Geçmişte, şimdi gelecekte. Ya da böylesi bir duygunun yolculuğunda mıyım. Tüm varoluşumda sürüklediğim bu duygunun.

“Tüm ince duyguları, tüm bağlılıkları, kendini verme isteğini, bir tutukevinde gibi, ağır bir yük gibi yüreğinde hapsetmek zorunda bırakılmıştı.”

Hep öyle değil mi. Sevgilerimizi, duyguların yükseliş ve alçalış dalgalanmalarını, kendi kendimize algıladığımız biçimde bir başka insana akıtmak istediğimizde tümüyle içimize hapsetmiyor muyuz. Kim karşılıyor sevgileri. Bir ilişkinin başlangıcı, sürekliliği aynı zamanda en derin sınırlandırılması değil mi. Belki ancak ayrılık bir açıklık, bir derinlik kazanmıyor mu. Duygularımın karşıtını savunamam. Bir uzaklık kazanmam, yeniden kendi düşüncelerimin dünyasını bulmam gerek. Tek bir kişide yoğunlaşan duygulardan her zaman kaçındım. Sonsuz sevmek isteğimi her zaman tüm insanlara, her insana dağıtma çabası gösterdim. Zaman zaman da herkesten nefret ettim. Kendi dışımda.

Şimdi derinlemesine irdelemem gereken duyguların taşkınlığındayım. Sanki duygularımı kilometrelerle uzatıyorum, duygularımı yolların bitmezliğine dönüştürüyorum. Oysa sözcüklere dönüştürmem gereken duygular bunlar.
Gece saat üçe doğru uyandığımda (ilk kez doğru işleyen bir saate sahip olduğumdan, durmadan saate bakıyorum) hiç değilse acıları dönüştürecek sözcüklere sahip olduğumu düşündüm. Ama diğer insanlar, acılarını, yaşantılarını, uykusuz gecelerini, umut ve umutsuzluklarını ne yapıyorlar.

Alüminyum pancurları açıyorum ve Yugoslavya gündüzünün ışıklarını bu mavi beyaz odaya dolduruyorum. Dün gece ilk konuğu olduğum odaya.

Güneş ısıtıyor. Niş kenti yakınındayım. Bu büyük, yeni otelin tek konuğuyum. Akşama doğru başkaları da gelecek.
Önümde, terasın çiçekleri gerisinde E-5 yolu uzanıyor. Akşam, yorgun yolcular arabalarından inecek. Hepsi nereden geldiklerini, nereye gideceklerini bilen insanlar. Yıkanacak, yemek yiyecek, uyuyacaklar. Sevişecek, düşünecek, okuyacak ya da yazacak güçleri olmayacak.

Kendimden uzaklaşmam gerek. Yavaş yavaş terasa iniyorum. İlkin yarı gölgeye oturuyorum. Garson kahve ve madensuyu getiriyor. Sonra masamı değiştirip, sardunyaların kenarındaki ilk sıraya geçiyorum. Çevremi ve yolu görmek istiyorum. Güneş, arada sırada yaz bulutlarının ardına dalıyor. O an, serince bir rüzgar esiyor. Sonra güneş yeniden parlıyor ve insanın derisini dalıyor. Güneş, güçlerin en büyüğü olmalı. Benden de güçlü. Ama kendi gücüm olmadan, güneşin gücünü algılamam olanaksız. Ve işte terasa çıkan merdivenlerin başındaki ikinci masada oturuyorum ve yazıyorum.
Önümde buğday tarlaları.

Sonra bakışlarımı ve düşüncelerimi otele kaydırıyorum. Şimdi yeniden buğday tarlalarına dönüyorum. Buğdaylar kesilmiş. Yol kıyısındaki tarlada yığılı.
Çocukluğumdan bu yana buğday yığılı tarlaları doyasıya seyredemedim. Çocukken, yüksek ovaların serin yaz günlerinde buğday öğüten dövenlere binerdim. Sapsarı buğday tanelerine hayranlıkla bakardım. O zamanlar buğday tarlaları benim denizlerimdi. Kentlerim, bulvarlarımdı. Tren raylarımdı.

Arada bir garson gelip benimle konuşuyor. Ya da kendi kendisiyle. Söyledikleri ne denli bana varıyor bilmiyorum.
Terasa varan merdivenlerde bir çift ilerliyor. Erkek hafifçe kadının belini tutmuş. Bu yeni otelin, sabaha karşı 103 numaralı odasında düşünmek için durakladığım otelin terasına.

Gece hiç uyumadan yattım. Bin kırk bir kilometreye varan yolculuktan sonra yorgunluğun doğal sınırını aşmış, günlük yorgunluğa varabilmek için çaba harcıyordum gecenin içinde. Sonra durgunluğu ve durgunluğun ardında uykuyu bulabilmek için. Yaşamım boyunca uykuyu beklediğim kadar hiçbir şeyi beklemedim. Ancak anlamsızlık ve acı sonsuz bir gelişigüzelliğe vardığı günlerde derin derin, uzun uzun çok yorucu uykuları uyudum. Yorgun, isteksiz ve umutsuz uyanıncaya dek.
Şimdi burada, Yugoslavya gökyüzünün altında, buğday tarlaları önünde uzayan ve İstanbul’a varan asfaltın gerisindeki terasta, içimdeki duyguları sözcüklere dönüştürürken ya da içimdeki sözcükleri görünür kılarken, yaşamla aramdaki doğal bağlantıyı, kendi kendime kurduğum dünyayı, dış dünyanın etkilerinden zedelemeden yürüttüğüm uzaklığı yeniden kurmaya çalışırken, eski dengeli yaşam acıma yeniden kavuşmaya çalışırken, henüz günlerin doğal yorgunluğuna erişmiş değilim. Kendimi bırakıyorum. Bir an için gerime yaslanıyorum. Gözlerimi yumuyorum. Sıcağı algılıyorum. Rüzgar kağıtları uçuruyor. Kaldırıyorum. Kalemi yeniden tutuyorum. Almanya’dan Türkiye yolculuğuna çıkmış yorgun işçiler, önümde E-5 üzerinde, buğday tarlaları kenarında oturuyor, dinlenmeye çalışıyorlar. Başaramayacaklar. Hiçbir zaman dinlenemeyecekler. Ölümleri bile bir dinlenme olmayacak. Onlar, yaşamları gibi, ölümleri de ellerinden alınmış insanlar. Sahipleri yok. Paraları, arabaları ve büyük mağaza artıkları dışında zedelenmiş zedelendirilmiş iç dünyaları dışında sahipsizler. Bu gece, bu yeni otelin 103 numaralı odasının ilk konuğu olarak yorgunluğumda yatarken, karşımda boş duran ikinci yatakta herhangi birinin tüm soluğunu ve derin uykusunu algılar gibi olurken, derin uykuda uyuyanların mutluluğunu düşündüm. Ya da uyuyan o muydu. Otele birlikte gelmemiş miydik. Hayır, yalnızım. Beş gündür müthiş biçimde kendini duyuran diş ağrısından başka benimle olan hiçbir şey yok. Günlerce süregelen baş ağrılarından sonra. Baş ağrıları bir parçamdır. Onlarla yaşamaya alıştım. Ama son dört gün içinde Berlin’den Hamburg’a uçup, aynı gün Hamburg’dan Berlin’e trenle dönen, dört saat uyuduktan sonra Doğu İstasyonundan Prag’a giden, tüm gece karşımda onun sigara içişini gözleyip uyku ve uyanıklık arasında yatan, Prag’da günboyu dolaşan, akşamüstü yola çıkan, gece Viyana’ya varan, Viyana-Zagreb-Belgrad yolunu bitirip, Niş’e varan bu insan, bu denli müthiş diş ağrısına nasıl dayansın.

Viyana’da uyuduğun uzun uyku belki yorgunluğunu giderdi, ama seni diriliğe kavuşturmadı. Otelden ayrılıp gelişigüzelliğini yürüdün caddelerin. Bir kahvede altı saat oturdun. Öğleden sonra, geç bir saatte o geldi.
— Neredeyse seni tanımayacaktım, dedin.
Şimdi E-5 kıyısındaki buğday tarlalarını görüyorsun. Tarlalar üzerinde öğrencilerin ürün topladığını. El ele tutuşup, çember oluşturmuşlar. Şarkılar söylüyorlar. Ellerinde kırmızı bayrak. Sabah tarla kıyısında da bu kırmızı bayrağı görmüştün. Ama bayrağın yorgun araba kullanan Türk işçilerine bir ikaz işareti olduğunu sanmıştın, ülke yönetimiyle bir bağlantısı olabileceğini düşünmemiştin.
Yüksek ovaların serin yaz günlerini anımsatan bu Yugoslav gündüzünde iyi duyuyorsun kendini. Olabileceğinden daha iyi bir gün bu.
Birinci Kaertner Ring’deki kahveden kalkıyoruz. Yayalara ayrılmış geniş bir caddede bir başka kahveye oturuyoruz. Viyana ile ilgili hiçbir değişmeyi algılamamaya çaba gösteriyorum. Ama yapıların büyüklüğünü ve görkemini ister istemez görüyorum. Anıların kendi kendilerini kurcalıyor.

Bu denli muhteşem yapılar, o zamanlar bu ilk geldiğim Avrupa kentinde içimde ne gibi duygulara yol açmıştı. Duygular, duygular, duygular. Bırak kentleri, bırak yapıların görkemini, yoksulluğunu, bırak yolları, istasyonları, insanları, yabancıları, sevdiklerini, çocukluğunu, ölen uzaklardaki insanlarını, bırak, bırak, bırak içinde seni kemiren seni bırak. Bak nerelere varıyor gökyüzü. Hangi zamanlara. Hangi sonsuzluğa. GİT.

Varışımdan yirmi bir saat sonra Viyana’dan uzaklaşırken, geniş trafik yollarının kavşaklarında gazete satan uzak ve yoksul ülkelerin kara insanları, gene acıya boğuyor beni. Yaşamlarının, sorunlarının güçlükleri, onları Orta Avrupa’ya sürükleyen yoksulluk karşısında hak edilmemiş mutluluklara, rahatlıklara duyulan öfke. Çelişkiler o denli iç içe ki, ne gitmekle, ne de kalmakla çözümleniyor. Giderek büyüyor. Öfkenin derin boyutlarında, huzursuzlukların acılarında.
Yol üzerindeki saat yediyi gösteriyor. Uzun gün geceye varmamış henüz, yaklaşamıyor bile.

Üzerinde yol aldığımız caddeyi kent planında bulmamı istiyor. Kent planlarından hiç anlamam. Ayrıca bu kentle hiçbir bağlantım yok. Olmasını da istemiyorum. Daha da ötesi, otelim çok belirli bir yerde. Güney İstasyonunun yan duvarının tam karşısında. Üç gün önce, Berlin-Hamburg-Berlin, Batı-Doğu-Prag-Viyana arasındaki yolları geçtim ve şimdi de bu kentten ayrılmak üzereyim. Kentin üzerimdeki izlenimlerini silmeye çaba harcıyorum, bir de benden üzerinde ilerlediğimiz caddeyi planda bulmam istenir mi. Hangi cadde. Hangi kent.

Tezer Özlü
Yaşamın Ucuna Yolculuk

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Salvador Dali’nin Dante’nin İlahi Komedya’sı için çizdiği 20 resim

Kapat