Oğuz Atay: Belki de kendi sokağında dolaşmak, dışarı çıkmak sayılmazdı

0

Sokak kapısını yavaşça açtım, evde bulunan birini uyandırmaktan çekinir gibi sessiz adımlarla dışarı çıktım. (Beni görmediler herhalde. Kimler?) Yolumu görebiliyordum. Bir süre hiç gözümü kırpmadan gökyüzüne baktım; karanlığın uzaklaşmasını, renklerin ağarmasını izlemek istiyordum. Fakat bunu beceremedim galiba; arada başka şeyler de düşünmüş olmalıyım ki havanın birden aydınlandığını gördüm. Boş sokakta, yavaş olmasına çalıştığım bir yürüyüşle dolaştım. (Belki de kendi sokağında dolaşmak, dışarı çıkmak sayılmazdı.) Sonra gizli mezheple ilgili düşüncelerimin biraz hafiflediğini sezdim; bunu kaçırmak istemedim. Köpeklerin orada burada, çöp tenekelerinin dibinde uyuduğu sokağa ulaştım. Evlere, bahçe parmaklıklarına baktım: Her yerde, bir fotoğrafın sessizliği vardı. Ana caddeye çıkan sokağa saparken birden vazgeçtim; benim sokağım gibi, evleri bir yerde biten ve çok uzaklarda, bir tepenin yamacında yeniden başlayan bir başka sokağa saptım. Burada tabiat uyanıyordu sanki, donukluk yoktu. Sonra başım döndü. (Gerçekten döndü.) Otların, ağaçların, tarlaların başladığı bir yerde, bir taşın üstüne oturmak zorunda kaldım. Gözlerimi kapadım.

Bir motor gürültüsüyle kendime geldim. Hayır, uyumamıştım, bayılmamıştım. Geriye doğru düşündüm: Taşa oturduktan sonra geçen bütün zamanı hatırladım, bir rüya hatırlamadım. Hayır, kendimden geçmemiştim. Gözlerimi açtım: Bir kamyon duruyordu çok yakınımda. Şoför mahallinden, şoförün yanından, yuvarlak bir yüz uzandı bana doğru: Hasta mısın bey? Kamyonun arkasına baktım: Ameleler gördüm, yüzleri bana doğru. Beni seyrediyorlar. Başımı salladım. (Ne de olsa bir ilgiydi.) Evin yakın mı? Seni götürelim bey. Konuşmak gerekiyordu: Siz nereye… Bir kâğıt uzattı camdan. Bir adres: Benim sokağım. Ne işiniz var orada? Kâğıda baktım gene: Benim evin yanında. Biz yıkıcıyız bey. Amelelerin elindeki kazma küreği gördüm, yerimden doğruldum.

Yeni bir bina yapılacak oraya. Eskisini yıkacağız. Nasıl olur? Bir sigara uzattı. (Bu sigara da acı gelir ağzıma.) Aldım. Yeni izin çıkıyor buralarda dört kata. Evde oturanlar? Taşınmış beyim, öyle söylediler. Nasıl olur? (Olabilir.) Sigara yeniden başımı döndürdü: Evin önünde kamyon fren yapınca az kalsın başımı ön cama çarpıyordum. Teşekkür ederim. Evin önünde kaldım.

Dört gündür çalışıyorlar. Ne de olsa insan, hareket ediyor: Onları seyrediyorum. Yandaki evi parça parça ediyorlar. Kasap gibi: Etleri (cam, kapı, kiremit gibi işe yarayan parçalar) bir kenara güzelce ayırıyorlar; kemikleri (tuğla, sıva harç gibi) kamyona doldurup ileride bir yere döküyorlar. Bu benzetmeyi baş yıkıcıya söyledim (kendisi bulunmadığı zaman yerine yardımcı yıkıcı bakıyordu); güldü, “Nereden akıl ettin bey?” dedi. (Tabii, ben aydın bir kişiyim; böyle küçük buluşlarla ayakta duruyorum.)

Ortalık toza bulanıyordu, iki bahçeyi ayıran çalılıklar tozdan sararıyordu; fakat, bir hareket vardı, insan vardı. O sıralarda bunu önemsemiyordum tabii. Benim bütün gün onları seyretmeme biraz şaşıyorlardı. Bir işim yok muydu? Yıllık iznimi almıştım. Bir yerlere gidip gezemez miydim? Kaç yıldır beklediğim bir fırsattı bu: Evimi düzene koymak istiyordum. Biraz da onlara karşı utandığım için, bahçede çalışmaya başladım; bazı otlan söktüm. Ayrıkotu denilen bir ot vardı ki, anlatıldığına göre toprağın bütün gücünü alıyordu. İnsan toprağa elini uzatınca, ilk bakışta bu otun hainliğini anlayamıyordu. Oysa, yere yapışık saplar uzayıp gidiyordu; çok ayaklı bir sürüngen gibi, köklerini toprağa saplayarak yürüyordu. Onları izlemenin sonu yoktu; fakat, öteki bitkiler soluk alacaktı bu kökleri sökersem. Sonra, (baş yıkıcının söylediğine göre) otlar bu kadar yükselmemeliydi; bir kere güzel değildi, ayrıca toprak bu kadar yüksek bir çimeni besleyemezdi. (İnsanlar neler biliyordu!) Bir baş yıkıcı kadar olamıyordum. Bana bir gün de küçük bir saksı getirdi: İçinde ufak tefek, silik bir yeşillik vardı. Korkarak uzattım elimi. Korkma ısırmaz, dedi. (Onun bulduğu söz ne kadar gerçekçi değil mi? Benim kasap-et benzetmemin zavallı gülünçlüğü yanında, yerine oturmuş bir mizah eseriydi.) Yok ondan değil; ya bakamazsam? Sorumluluk bu. Ben bu yüzden evlenmedim; çocuklanma bakamam diye korktum. Güldü. (Baş yıkıcıda bu taraf eksikti: Benim gibi, kendisiyle alay etmesini bilmiyordu. Ne yapsın? Ben de kendim bulamamıştım bunu; yabancıların yazdıkları kitaplardan öğrenmiştim.)

Yıkım işi bitmişti. Bir gün baş yıkıcı da gelmedi, onun yerini baş kazıcı aldı. Baş kazıcının da bir kamyonu vardı. Bu işi pek sevmedim. Artık bir arsa haline gelen komşu evin tabanını, dünyanın merkezine doğru kazmaya başladılar. Sağda solda bir iki kırıntı kalmıştı yıkıcılar döneminden. Dünyada hiçbir şeyin tam sona ermediğini anladım o zaman. Kenan kırık, alafranga bir hela taşı unutulmuştu; bahçe duvarının yanına koymuşlardı onu. Bu taşın üstüne oturuyor ve baş kazıcıyla sohbet ediyordum; ameleler bana gülüyordu. Bahçedeki ayrıkotlarını temizlemiştim. Gene de baş kazıcı bir sürü gizli ayrık otu buldu; çünkü toprakla ilgiliydi, topraktan gelmişti. Bunun için kazıcılıktan öteye geçmek istemiyordu. Ameleler de öyleydi. Bu işi iyi yapıyorlardı. Yüksek odan da baş kazıcıyla birlikte kestik. Ben de ona, baş yıkıcının bana hediye ettiği saksıyı verdim. (Bu bitkiden kurtulmak istiyordum.) Saksıyı, hela taşının içine yerleştirdik. Kazı çukuru da büyüyordu bu arada. Durumu beğenmiyordum. Bir benzetme daha yaptım: Bu çukur, çekilmiş bir azıdişinin geride bıraktığı oyuğa benziyordu. (Bir zamanlar ben de azıdişimi çektirmiş olduğum için bu benzetmenin gerçekliğine güveniyordum; fakat, kazıcılar alınmasın diye ve ilişkilerimiz bozulmasın diye onlara sözünü etmedim bunun.) Temel işleri hemen başlayacaktı; bu nedenle, toprağı desteklemeyi gerekli bulmuyordu baş kazıcı. (Toprağı tanıyordu, onun dilinden anlıyordu. Ben bütün bunları yeni öğreniyordum ve hemen unutuyordum.) Motosikletli bakkal- manav-kasap-vs. her gün uğruyor ve kazıyı inceliyordu. O da köyden gelmişti, toprakla ilgiliydi. Ben endişeliydim, param bitiyordu; siparişleri azaltıyordum.
Sonra, iki gün alışveriş etmedim hiç. Son paramı da vermiştim; defterlerimizi (veresiye defterleri demek istiyorum) karşılaştırmıştık. Hesapları incelerken dürüst ve ciddiydi: Yazılan bütün maddeleri bana hatırlatmak istiyordu. Ben aldırmıyordum. (Bu yüzden, işi ciddiye almakla birlikte, beni ciddiye almıyordu sanıyorum.) Ödenen kısımlar için, defterin o sayfalarına, çapraz kırmızı çizgiler çekiyorduk. (En çok bu kısmı hoşuma gidiyordu hesabın.) Ayrılırken, bana bir süre uğramamasını, bir yolculuğa çıkacağımı söyledim ona. (Yoksa her gün gelecekti, durumu bilmiyordu.) Birkaç gün evden çıkmadım. Kazıcılar görmesin diye pencerenin önüne yaklaşmadım. Kâğıtlarımla uğraştım bir süre; onları dosyalara koydum, tasnif ettim, tarih sırasına göre dizdim. (Her şeyde, öncelik sonralık meselesine çok önem veriyordum.) Salondaki karışıklığı gidermiş sayılırdım. Sonra bir gün yabancı dilden bir kitabı okurken, daha doğrusu okumaya çalışırken, daha doğrusu yabancı dil çalışmanın gerekli olduğunu düşünürken, yandaki arsadan hiç gürültü gelmediğini fark ettim birden. İçim burkuldu. Kazıcılar da gitmiş miydi yoksa? Pencereye yaklaştım ve bütün ihtiyatı bırakarak dışarı baktım: Bir amele, eşyasını topluyordu, başka kimse yoktu. Pencereyi açtım. İnşaat ne oldu? Ruhsat işinde bir zorluk çıkmış, bir süre duracakmış. Bahçeye çıktım, çekilmiş dişin oyuğuna baktım; evet, tıpkı öyleydi. Eyvallah bey dedi. Bey ya. Çukura baktım: Acaba, azıdişimde olduğu gibi, etin yaptığı gibi, toprak da bu çukurun üstüne kapanır mıydı zamanla? Evet, kötü olmuştu: Bir çukurun yanında, gizlidir mezhebin tehdidi altında ve beş parasız kalmıştım. Bütün kötülükler yeniden aklıma geldi. Kazının yanma gittim. Hela taşının içindeki saksı bitkisi kurumuştu. Yaşasaydı acaba nasıl olacaktı? Çiçek açacak mıydı? Benden sorumluluk gitmişti. Saksıyı çukurun içine attım. Eve, yalnızlığıma döndüm.

Otuz altı saattir gene açım. Ölümü bekliyorum. Bu arada vaktimi boş geçirmemek için, okuyorum, yabancı dil çalışıyorum; hiçbir şey anlamıyorum. Fakat eskiden de -karnımın tok olduğu zaman da- anlamıyordum. Uzun bir mevsim yaşıyorum; ılık bir yaz ya da sıcak bir sonbahar, onun gibi bir şey. Evden çıkmayacağım, bahçeye de çıkmayacağım. Zaten otlar işi yarım kaldı. Görmek istemiyorum yapamadıklarımı, yarım bıraktıklarımı artık. Uyumaya çalışıyorum.

Oğuz Atay
Korkuyu Beklerken

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz