“Yalnızlık, gece boş zaman gibi…” – Oğuz Atay

oguz-atay

Sabah uyanınca sevinçliydim. Uyku, zamanımın dörtte birini, dakikaları saymadan geçirmemi sağlıyordu. Sonra hemen mahzunlaştım. Üniversiteye girecektim. Şimdi hatırlayamadığım bazı düşüncelere kapıldığım için kendimi birden büyük bir yapının önünde buldum ve kısa bir süre içinde üniversitenin koridorlarında kayboldum. Geçtiğim koridoru hemen unuttuğum için, aynı koridorlara, başka kapılardan girdim. Sonunda, gururu bir yana bırakıp, yolumu sormaya karar verdim. Bazılarına, çok hızlı yürüdükleri için yetişemedim. Arkalarından koşarak Ölü Diller Bölümünü soramazdım ya. Bazı tarifler de belirsizdi: Koridorun sonu ne demekti? Bir koridor bitmeden başka bir koridor başlıyordu. Mesele çıkarma dedim kendime.

Bir iki yanlış kapı açtıktan ve başlarını kaldırarak gülümseyen insanlar gördükten sonra buldum. (Ben mi yanlıştım? Hayır, kapılar karışıktı.) Oda kalabalıktı. Öpüştük. Bir öğretim üyesiyle öpüştüğüm için, ötekilere sevinçle baktım. (Herkesin küçük tarafları olur. Ayrıca, kendime güvenmek istiyordum o anda.) Kitap siparişleri ve öğleden sonraki kurulda görüşülecek konularla ilgili konuşmaları biraz sabırsızlıkla dinledim. Vakit geçsin diye ben de bir iki görüş ileri sürdüm. (Belki bana bir tuhaf bakarlar diye, o sırada başımı kaldırmadım.) Sonunda yalnız kaldık. Çantamı çıkardım. (Çanta taşımam: fakat, kâğıt buruşur diye onu Latince kitabın içine koymuştum. Neden Latince kitabın içine? Belki yolda göz gezdiririm diye. Kitabı, arkadaşım görür diye çekindiğimden çantaya yerleştirmek zorunda kalmıştım.) Ayrıntılara boğulduğumu biliyordum. Ne yaptığımızı sorduk birbirimize. Onun ne yaptığı belliydi. Ben de yalnızlık, hürriyet filan dedim. Bu arada, nasıl oldu bilmiyorum arabamı nereye bıraktığımı sordu. Yani, öylesine sordu; içinde bir kötülük yoktu. Fakat bu araba, insanlarla aramda ortak bir konuşma dili yaratılmasına engel oluyordu. Aceleyle mektubu çıkardım; arabasız olmamın telaşı içinde Latince kitap da göründü bu arada. Allahtan dikkat etmedi. Yüzü ciddileşti kâğıda bakarken; okuduğu şeyi anlamadığını sezdim. Biri sana şaka yapmış olmasın, dedi. Birden tatlı bir ürperme hissettim; sonra da üzüldüm. Hemen yenilgiyi kabul etmedim, direndim. Anlamadığım bir kelime söyledi: Bu kelimeyle uğraşan biri varmış üniversitede. Mektubu bana bırak da bir soralım, dedi. Doğu ülkelerine hiç gitmiş miydim? Ya da ülkemizde tanışmış olduğum Doğulular var mıydı? Hayır. (Ben kuzey ve güney üzerine bir şeyler söylemek istedim, vazgeçtim.) Aralarında gizli bir dil konuşan bazı mezheplerden söz etti. Bunların her ülkede, özellikle esnaf içinde temsilcileri olduğunu duymuştu. Hayır, böyle bir ilişkim yok. Yalnız yaşadığın için seni seçtiler, dedi gülerek. (Bu şakayı beğenmedim.) Kâğıt sende kalsın dedim. (Sorumluluk da sende kalsın.) Bir işimi bahane ederek hemen kalktım. Üniversitenin dış kapısından çıkarken Latince dilbilgisi kitabını orada unuttuğumu hatırladım. Ya dönünce mektubu geri verirse bana? Neden hep korktuğum işler başıma geliyordu? Allah kahretsin, koridorda gene kayboldum. Çıkarken, sanki oraya bir daha hiç gelmeyecekmişim gibi sağıma soluma dikkat etmemiştim. (Böyle yapmazsam hiçbir yeri tekrar bulamam.) Kitabı uzatırken, Latince mi çalışıyorsun? diye sordu tabii. (Bu sorularla karşılaşmak istemeyenler, dalgın ve dikkatsiz olmamalı.) Yalnızlık, gece, boş zaman gibi fiilsiz cümleler mırıldandım. Tekrar biraz oturmak zorunda kaldım. (Allahtan, söz kadın meselesine gelmeden kürsü başkanı çağırdı onu.) Telaştan, üniversitenin başka bir kapısından çıktım: Otobüs durağına en uzak olan kapısından.

İki gündür rahatım. Mektubu, arkadaşıma havale ettim; bir dava dosyası gibi. Meseleyi biliyor, bana soracak bir şey yok. Sorumluluk onun üzerinde; benim, bir çeşit avukatım oldu. Düşünmüyordum bile. Akşam eve dönünce yapacak bir işim yoktu da ondan aklıma geldi. Ayrıca ihtiyatlı olmalı; insan, kafasındaki meseleyi durmadan düşünmeli ki sonuçla birdenbire karşılaşmasın. Yalnızlığa dayanmanın en önemli şartı, her şeye karşı hazırlıklı bulunmaktır. Gene de telefon birdenbire çaldı ve ben şaşırdım. Beklediğim bir haber yoktu. Yanlış numara çevirmiş olmalılar. Kimler? Münasebetsizler. Öğretim üyesi arkadaşımın sesini duyunca şaşırdım. Üstelik, hemen konuya girdi nedense. Anlaşılan hazırlıklı değildim her şeye rağmen. Bu kadar erken duruşma olur mu? Ertele canım. (Bunları içimden söyledim elbette. Dışımdan çok soğukkanlı göründüm. Telefonda çok kolay: Yüzünü görmezler.) “Mektubu çözdük,” dedi, gülerek. “Tahmin ettiğim gibi, gizli mezheplerden biri.” Gizli mi? Dünyada gizli ne kaldı ki? Ha-ha. Onlar kendilerini gizli sayıyorlar. “Ne diyor bu mektup peki?” “Sayın…” “Dur, kalem kâğıt alayım.” (Durumu beğenmiyordum. Çözemeyebilirdi. Bir de üniversitedekilerin yetersizliğinden söz ederler.) “Sayın beyefendi ya da efendim, üstadım, ustam, bayım gibi bir şey.” “Canım, önemli değil.” “Bu mezhep değer verir de; neyse geçelim. Yazıyor musun?” “Evet.” “Size ihtar ediyoruz! Dikkatinizi çekiyoruz da diyebilirsin.” Ne kadar bilimselsin yarabbi! “Mektubu ya da mektubumuzu aldığınız andan itibaren – biliyorsun bu mezheplerin dilinde iyelik zamiri yoktur.” “İyelik zamiri mi? O da ne demek?” “Canım mektubumuz’daki ‘umuz’ gibi. Buna iyelik takısı da diyenler var.” Anlaşılan Türkçe dilbilgisi de çalışmak gerekecek. “Evet, ne diyorduk?” Unutturdun bana. “Mektubu aldığınız andan itibaren evinizden hiç çıkmamanızı size kesinlikle bildiririz. Dikkat! ya da sizi uyarırız! dikkatinizi çekeriz! de diyebilirsin.. İmza yerine ÜSTÜN-YOL ya da değerli tarikat filan.” Hiç de ‘filan’ değil. Mektubu sana göndermediklerine göre, rahatsın elbette. Güldü. “İşte böyle; dünyada ne sapıklar var görüyorsun.” Görüyorum. Ben de güldüm. “Ne dersin? Bu adamlar ciddi midir?” “Bilmem.” “Ne demek bilmem?” “Yani onlar kendilerini ciddiye alıyorlardır, demek istedim.” “Bilgi var mı bu mezhep hakkında, bilgi? Mektup filan yazıyorlar mıymış ona buna?” “Belgelerde böyle bir şeye rastlamadık ama, olabilir.” Güldü. “Korktun mu yoksa?” “Ha-ha. Yok canım. Korksam, bu dağ başında oturur muydum?” Gerçekten dağ başında mıydım? “istersen polise haber ver.” Ciddi mi söylüyor acaba? “Yok canım, karakoldaki polise anlatmak biraz güç olur. içişleri bakanının bile anlayacağı biraz şüpheli. Belki o da iyelik zamirini bilmiyordur.

Oğuz Atay
Korkuyu Beklerken

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Rusya, Ortadoğu ve Doğu Avrupa’dan 21 Albüm 159 Şarkı online cafrande.org’ta

Rusya, Ortadoğu ve Doğu Avrupa'dan halk şarkılarından  oyun havalarına, ağıtlardan kilise müziklerine kadar, Rusya, Ortadoğu ve Doğu Avrupa'ya kadar  geniş...

Kapat