Nietzsche: Aşağılayanları severim, çünkü insan aşılması gereken bir şeydir!

0
2205

En Çirkin İnsan

– Ve Zerdüşt’ün ayakları yeniden dağlardan, ormanlardan geçti, gözleri arayıp durdu, ama bu gözlerin görmek istediği kişi, büyük acılar çeken ve yardım çığlığı atan kişi, hiçbir yerde yoktu. Oysa yol boyunca yüreği sevinç ve şükran içindeydi. “Ne kadar güzel şeyler armağan etti bu gün bana,” diye konuştu, “kötü başlamasını telafi etmek için! Ne tuhaf konuşan insanlar çıktı karşıma!

Sözlerini uzun süre hazmedeceğim, iyi tahıllar gibi; dişlerim o sözleri un ufak öğütecek ve çiğneyecek, onlar süt gibi olup da ruhuma akıncaya dek!” –

Ancak, yolu yeniden bir kayanın yanından döndüğünde manzara ansızın değişti ve Zerdüşt bir ölüler ülkesine girdi. Burada siyah ve kızıl kayalıklar yükseliyordu: ne bir ot, ne bir ağaç, ne de bir kuş sesi. Tüm hayvanların, hatta yırtıcı hayvanların bile girmekten kaçındığı bir vadiydi burası; sadece çirkin, kalın, yeşil türden yılanlar buraya geliyorlardı yaşlandıklarında, ölmek için. Bu yüzden çobanlar: “Yılan-Ölümü” adını takmıştı bu vadiye.

Ama Zerdüşt kara bir anıya kapıldı, çünkü sanki bu vadiye daha önce bir kez girmiş gibiydi. Ve zihnine pek çok ağır düşünce doluştu: bu yüzden adımları gitgide yavaşladı ve sonunda durdu. Ama gözlerini açtığında yolunun üzerinde oturan, insan biçiminde, ama insana hiç benzemeyen, tarif edilemeyen bir şey gördü. Ve Zerdüşt, böyle bir şeyi gözleriyle gördüğü için büyük bir utanca kapıldı bir anda: ağarmış saçlarının dibine kadar kızarıp bakışını oradan çevirdi ve bu uğursuz yeri terk etmek için ayağını kaldırdı. Ama o sırada bu cansız ıssızlık ses verdi: yerden, suyun geceleri tıkanmış borularda guruldamasına ve hırıldamasına benzer bir sesle guruldamalar ve hırıldamalar çağıldadı; ve sonunda bu sesler bir insan – sesine, bir insanın – konuşmasına dönüştü: – şöyle diyordu bu ses:

“Zerdüşt! Zerdüşt! Çöz benim bilmecemi! Konuş, konuş! Tanıktan intikam almak nedir?

Seni geri çekiyorum, burası kaygan buz! Aman, dikkat et de gururun burada bacaklarını kırmasın!

Kendini bilge sanıyorsun, seni gururlu Zerdüşt! O zaman çöz bu bilmeceyi, seni meraklı – benim bilmecemi! Hadi söyle bakalım; kimim ben?”

– Zerdüşt bu sözleri duyduğunda, – ruhunda neler olup bitti dersiniz? Merhamet çöktü üzerine; ve bir anda yere çöktü, baltacılara uzun süre direnmiş bir meşe ağacı gibi – ağır, ansızın onu düşürmek isteyenleri bile korkutarak. Ama hemen yeniden ayağa kalktı ve çehresi sertleşti.

“Seni çok iyi tanıyorum,” diye konuştu demir gibi bir sesle: “Sen tanrının katilisin! Bırak beni yoluma gideyim.

Seni görene katlanamadın sen, – seni her zaman ve içyüzünle görene, en çirkin insan seni! İntikam aldın bu tanıktan!”

Böyle söyledi Zerdüşt ve gitmek istedi; ama tarif edilemeyen yaratık, Zerdüşt’ün giysisinin bir ucundan yakaladı ve yeniden guruldamaya ve yeni sözcükler aramaya başladı. “Kal!” dedi sonunda –

“– Kal! Geçip gitme! Seni hangi baltanın devirdiğini biliyorum: selamlar olsun sana, ey Zerdüşt, yeniden kalktın ayağa!

Çok iyi biliyorum ki, anladın onu öldürenin neler hissettiğini – neler hissettiğini tanrının katilinin. Kal! Otur yanıma, boşa gitmez bu.

Sana değil de kime gitmek isterdim ki? Kal, otur! Ama bana bakma! Böyle saygı göster – çirkinliğime!

Takip ediyorlar beni: şimdi son sığınağım sensin. Nefretleriyle değil, iz sürücüleriyle değil – ah, böyle takip etselerdi, alay eder, gurur duyar ve neşelenirdim!

Şimdiye kadar tüm başarıyı iyi takip edilenler kazanmamış mıdır? İyi takip eden de kolay izlemeyi öğrenir: – nasıl olsa bir kere – arkadadır! Ama onların merhametinden –

– onların merhametinden kaçıyorum ve sana sığınıyorum. Ey Zerdüşt, koru beni, sen benim son sığınağım, sen beni bilen biricik kişisin:

– Onu öldürenin neler hissettiğini bildin sen. Kal! Gitmek istiyorsan, ey sabırsız: benim geldiğim yoldan gitme. Kötüdür o yol.

Öfkeleniyor musun bana, uzun süredir lafı geveliyorum diye? Sana öğüt veriyorum diye? Ama bil ki, benim o, en çirkin insan,

– ayakları en büyük, en ağır olan. Benim yürüdüğüm yerde yol kötüdür. Yürüdüğüm yolları ezer ve öldürürüm.

Ama senin susarak beni görmezden gelişini; kıpkırmızı kesilişini çok iyi gördüm: bu yüzden anladım Zerdüşt olduğunu.

Başka kim olsa, sadakasını atardı bana, merhamet ederdi, bakışlarıyla ve konuşmasıyla. Oysa yeterince dilenci değilim, bunu anladın sen –

– aksine fazla zenginim, büyük, korkunç, en çirkin, en tarif edilemez olanlar açısından zenginim! Senin utancın, ey Zerdüşt, onur verdi bana!

Can havliyle çıktım, merhametliler kalabalığından, – bugün, ‘Merhamet etmek usandırıcıdır,’ diye öğreten biricik kişiyi – seni, bulayım diye ey Zerdüşt!

– İster tanrının merhameti olsun, ister insanın: merhamet utanca aykırıdır. Ve yardım etmek istememek, o sırnaşık erdemden daha soylu olabilir.

Tüm en küçük insanlarda bile bugün erdem deniliyor buna, merhamet etmeye: – büyük talihsizliklere, büyük çirkinliklere, büyük başarısızlıklara hiç saygı duymuyorlar.

Bunların tümünün üzerinden bakıyorum, tıpkı bir köpeğin kaynaşan koyun sürülerinin sırtlarının üzerinden bakması gibi. Bunlar küçük, iyi yünlü, iyi niyetli külrengi insanlar.

Bir balıkçıl kuşu sığ göllere nasıl başını geriye atarak aşağılamayla bakarsa: ben de öyle bakıyorum küçük dalgalardan ve istemlerden ve ruhlardan oluşan külrengi kalabalığa.

Çok uzun süre hak verildi onlara, bu küçük insanlara; böylece güç de verildi sonunda onlara – şimdi öğretiyorlar ki: ‘Küçük insanlar neye iyi derlerse, odur iyi sadece.’

Ve onların arasından çıkan o vaizin, o tuhaf ermişin, o küçük insanların savunucusunun, ‘Ben – hakikatim,’ diyerek kendi kendine tanıklık edenin söylediklerine ‘hakikat’ deniyor günümüzde.

Bu kibirli adam çoktandır küçük insanların ibiklerinin de kabarmasına sebep oluyor. – Hiç de küçük bir yanılgı değildi, ‘Ben – hakikatim,’ derken öğrettiği.

Küstah birine daha nazik bir yanıt verilmiş midir şimdiye dek? – Ama sen, ey Zerdüşt, onun önünden geçip gittin ve, ‘Hayır! Hayır! Üç kere hayır!’ dedin.

Yanılgısına karşı, merhamete karşı ilk uyaran sendin – herkesi değil, hiç kimseyi değil, kendini ve kendi türünden olanları.

Büyük acı çekenin utancından utanırsın; ve sahiden, ‘Merhametten bu yana büyük bir bulut geliyor, dikkatli olun, ey insanlar!’ derken.

– ‘Tüm yaratıcılar serttir, bütün büyük sevgiler, onların merhametinin üstündedir,’ diye öğretirken; ey Zerdüşt, hava-işaretlerini okumayı ne kadar da iyi öğrenmişsin!

Ama sen – kendi merhametine karşı da uyar kendini! Çünkü birçok kişi sana gelmek için düştü yollara, acı çeken, kuşkuya düşen, ümitsizliğe kapılan, boğulan, üşüyen birçok kişi –

kendime karşı da uyarıyorum seni. Benim en iyi, en kötü bilmecemi çözdün, kim olduğumu ve ne yaptığımı bildin. Seni deviren baltayı biliyorum ben.

Ama onun, – ölmesi gerekiyordu: her şeyi gören gözleriyle gördü o – insanın derinliklerini ve uçurumlarını, insanın gizli saklı tüm rezaletlerini ve çirkinliklerini.

Onun merhameti utanma nedir bilmiyordu: en kuytu köşelerime kadar sokuldu. Bu en meraklı, aşırı sırnaşık, aşırı-merhametimin ölmesi gerekiyordu.

Her zaman gördü beni: böyle bir tanıktan intikam almak istedim – ya da kendim ölmek.

Her şeyi, insanı da gören tanrı: ölmeliydi bu tanrı! İnsan katlanamaz böyle bir tanığın yaşamasına.”

Böyle söyledi en çirkin insan. Ama Zerdüşt yerinden doğruldu ve yola koyuldu, çünkü iliklerine kadar titriyordu.

“Seni tarif edilemeyen yaratık,” dedi, “kendi yoluna karşı uyardın beni. Buna teşekkür olarak, ben de kendi yolumu övüyorum sana. Bak, şu yukarıdadır Zerdüşt’ün mağarası.

Büyüktür, derindir benim mağaram ve çok sayıda kuytu köşesi vardır; orada en gizli kişi bile gizlenecek bir yer bulur kendine. Sürünen, kanat çırpan ve sıçrayan hayvanlar için yüzlerce delik ve sığınak da vardır hemen yanı başında.

Sen ey dışlanmış, sen kendini dışlayan, insanların arasında ve insanların-merhametinin içinde yaşamak istemiyorsun, öyle mi? Pekâlâ, sen de benim gibi yap! Böylece benden de bir şey öğrenmiş olursun; sadece yapan öğrenir.

Ve her şeyden önce ve önemlisi, hayvanlarımla konuş! En gururlu hayvan ve en akıllı hayvan – bunlar ikimiz için de en doğru yol gösterici olabilirler!” – –

Böyle söyledi Zerdüşt ve kendi yoluna yürüdü, eskisinden daha da düşünceli ve yavaş yürüyordu: çünkü kendine birçok şey soruyor ve kolay kolay da yanıtlayamıyordu.

“Ne kadar zavallı şu insan dedikleri,” diye geçirdi yüreğinden, “ne kadar çirkin, ne kadar hırıltılı, nasıl da gizli utançla dolup taşıyor!

Diyorlar ki bana, insan kendini severmiş: ah, ne kadar büyük olmalı bu kendini-sevme! Ne kadar çok aşağılama var karşısında!

Şuradaki kişi de sevdi kendini, kendini aşağıladığı gibi – büyük bir seven ve büyük bir aşağılayandır o.

Kendini ondan daha çok aşağılayan birini bulamadım henüz; bu da bir yüceliktir. Yazık, belki de oydu çığlığını duyduğum daha yüce insan?

Büyük aşağılayanları severim  insan aşılması gereken bir şeydir.”

Friedrich Nietzsche
Böyle Buyurdu Zerdüşt

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz