Nasrettin Hoca Üzerine – Mehmet Fuat

Halkbilimi uzmanları Nasrettin Hoca’yı özel bir önemle ele almışlardır. Folklor araştırmacılarımızın en büyüğü Pertev Naili Boratav bu halk bilgesi üstüne nerdeyse bir ömür boyu çalışmış, ortaya dev bir yapıt çıkarmıştır.

Buna karşılık, yayınevlerimiz, Nasrettin Hoca fıkralarına genellikle çocuk kitapları arasında yer vermek eğilimindedirler. (…)
Büyükler için derlenen yapıtlarda ise günümüzün diliyle Nasrettin Hoca fıkralarının nasıl anlatılması gerektiği konusu üstünde pek durulmadığı görülür.
Nitekim 1972’de Samim Kocagöz, 1988’de Aziz Nesin bu konuyu irdeleyerek bazı örnekler yayımlamak gereğini duymuşlardır.

Büyükler için derlenen 12 Nasrettin Hoca kitabını gözden geçiren araştırmacı A. Esat Bozyiğit şöyle der :
“Bunlar, ard arda sıralanmış, konu sınıflandırması yapılmamış, bazıları 2-3 sayfa uzunluğunda kaleme alınmış, masallaştırılmış, öyküleştirilmiş fıkralar yığınıdır. Pek çoğu Nasreddin Hoca mizahını yansıtan süssüzlük, kısalık, akla sesleniş, kesin yargısını en sona saklama özelliklerini taşımasa da eskilerin deyimiyle ‘Faydadan hâli değildir.'”
Bu sözlerdeki olumsuz eleştiri, bilginlere, araştırmacılara yönelik değil. Yetersiz bulunanlar, daha çok anlatıcılar, işe sanatçı olarak katılanlar.

Bilginler eski yazmaları araştırmak, fıkraları bulmak, bölümlemekle yetinirler. Örnekse Pertev Naili Boratav’ın kitabından kısa bir fıkrayı okuyalım :
Nasraddîn Hoca bir gün Sivri-Hisâr’da câmi’de menbere çıkup va’z u nasîhat ederken ayıtmış : “Müslimânlar! Varun Tanrı’ya şükr eylen kim deveye kanat vermemiş. Eger kanadı olaydı uçup bacalarınıza konup yıkardı.” demiş. – Söz dahı burada tamâm olur.

Bu fıkranın böyle kalmayacağı, zaman içinde gerek dilin, gerek konuşma özelliklerinin geçireceği değişmelerden etkileneceği, dahası yazarların biçemlerine göre gelişeceği, güzelleşeceği ya da yozlaşıp çirkinleşeceği açıktır. (…)
Elinizdeki kitapta, fıkralar günümüzün Türkçesine aktarılırken kaynaklarına yaklaştırılmaya çalışıldı, ama sonradan yapılan (…) olumlu katkılar da dışarda bırakılmadı.

Eflâtun Cem Güney, Samim Kocagöz, Aziz Nesin, Nasrettin Hoca fıkralarının nasıl yazılması gerektiği konusundaki görüşleriyle uyarıcı olmuş kişilerdir.

A. Esat Bozyiğit’in, büyükler için derlenen Nasrettin Hoca kitaplarındaki fıkralar için, 1996’da yayımlanan yazısında ileri sürdüğü, “pek çoğu Nasreddin Hoca mizahını yansıtan süssüzlük, kısalık, akla sesleniş, kesin yargısını en sona saklama özelliklerini” taşımaz görüşünü, onlar da kitaplarının başına sonuna ekledikleri yazılarda yıllar önce savunmuşlardır. (…)
Fıkra anlatmada tutumluluk, anlatımı süslememek, öykülemeye kaçmamak ilk koşul. Ama dilden dile, kalemden kaleme geçerken ortaya çıkan olumlu katkıları da gözden kaçırmamak koşuluyla.

Eski yazmalarda bir de, fıkrayla öykü arası, daha uzun Nasrettin Hoca anlatıları var. Onları aktarırken de süsleme özlemine kapılmamak, tutumluluktan vazgeçmemek gerekiyor.
Nasrettin Hoca’nın yaşamı üstüne kesin bilgiler olmamakla birlikte, genellikle, XIII. yüzyılda, Anadolu Selçukluları döneminde yaşadığı görüşü benimseniyor.

Yakıştırma yaşamöyküsü şöyle özetlenebilir :
Nasrettin Hoca 1208 yılında Akşehir’den 108 km uzaklıktaki Sivrihisar kasabasının Hortu köyünde doğdu. Köy imamı olan babasının adı Abdullah, anasının adı Sıdıka idi.
Mahalle okuluna Hortu’da başladı. Bir kıtlık döneminde ailesinin Sivrihisar’daki akrabalarının yanına göç etmesi üzerine öğrenimine bu kasabadaki medresede devam etti.
Daha sonra fıkıh (şeriat bilgileri) okumak için Konya’ya gönderildi. Orada ünlü İslam bilgini Seyyid Mahmud Hayranî’nin öğrencisi oldu.

Ramazanda ya da tatillerde bütün medrese öğrencileri gibi “cerr”e çıkarak köy köy dolaştı, imamlık, vaizlik yaptı. Böylece dünyaya açıldı, değişik yapıda insanları tanıdı.
Öğrenimini tamamladıktan sonra Konya’da kadı adayı olarak çalıştı. Bir süre sonra bu görevden ayrılarak Akşehir’e döndü, İmaret Medresesi’nde öğretmenliğe başladı. Evlendi. Çoluk çocuk sahibi oldu.
Selçuklular 1243’te Kösedağ savaşında Moğollara yenilince, Anadolu halkı düşman boyunduruğu altına girdi. Moğol şehzadesi Keygatu otağını Akşehir’de kurdu. Timur’a yakıştırılarak anlatılan fıkraların bu şehzadeyle ilgili olduğu sanılıyor.
Nasrettin Hoca 1284’te, 76 yaşında, Akşehir’de öldü. Türbesi de ömrünün büyük bir bölümünü geçirdiği bu Selçuklu kentindedir.

Bu yaşamöyküsü kanıtsız olsa da, tarihte Nasrettin Hoca adında birinin yaşadığı, anlatılan fıkralardan bazılarının onun başından geçtiği yadsınamaz.
Bunların hangi fıkralar olduğu bugün bilinemiyor. Bilinmesine pek önem verildiği de yok.
Hangi fıkraların yaşamış Nasrettin Hoca’nın başından geçtiği, hangilerinin ona sonradan yakıştırıldığı bilinse ne olacak?
Bir yana atılacak mı sonradan yakıştırılanlar?
Konuyu çok önemseyen Samim Kocagöz’e Pertev Naili Boratav şöyle demiş :
“Nasrettin Hoca’nın XIII. yüzyıl içindeki gerçekten kendisinin olan fıkralarını saptamak güçtür. Öznel bir tutum, tez olarak kabul edilebilir.” (…)

Pertev Naili Boratav şöyle diyor :
“Bana kalırsa Hoca’mızı budalalıklarından, saçmalıklarından arındırarak temize çıkarmak istemek ve onda ‘ideal bir ilk-tip’ aramak da boş bir emektir. Ünlü kişilerin biyografyalarını yazmaya meraklı kimi araştırıcılar Nasreddin Hoca’yı bir aydın, bir bilgin, hatta bir soylu devlet adamı görmek istiyorlar; bazıları ise onu, toplum bilincinin sözcüsü, kusursuz bir halk bilgesi olarak düşünüyorlar. Bu iki eğilimden birini ya da ötekini tutanlar geleneğin Hoca’ya mal ettiği fıkraları, kendi öznel mihenklerine göre kümeleyip, kendi düşüncelerine göre biçimlendirdikleri bir Hoca’nın kişiliğine layık görmediklerini aforoz edip atmakta direniyorlar. Bana göre Nasreddin Hoca, belli bir ‘halk edebiyatı’nın boy boy, çeşit çeşit insan tiplerini kendi kişiliğinde birleştirmiş, nadir çehrelerinden biridir.”

Bu sözler, yaşamış bir Nasrettin Hoca kişiliğini bilemeyeceğimiz gibi, fıkralarını tarayarak yaşayan bir Nasrettin Hoca kişiliği de çizemeyeceğimiz anlamına geliyor. Çünkü o anlatılardan yansıyan kişilikte “boy boy, çeşit çeşit insan tipleri” bir araya gelmiş, fıkradan fıkraya değişen yüzleriyle görünür olmuşlardır. (…)

Sözlüklerin “çok kaba” diye belirledikleri söylenişleriyle cinsel organlardan söz edilmesi, konuşmalara eklenen “ruspı oğlı”, “emcüğin sikdüğüm” türü sövgüler, eşeklerle ilişkiye kadar uzanan cinsel açlık, sıradan okur için çok şaşalatıcıydı…
Eski yazmalardan yansıyan Nasrettin Hoca kişiliğine, sıradan okur bir yana, yıllarca bu fıkralar üstünde incelemeler yapmış üniversite öğretmenleri de karşı çıktılar. (…)

Nasrettin Hoca’yı “kendisine akıl danışılan bir din adamı” olarak ele alırsak fıkraların büyük bir bölümünden vazgeçmemiz gerekir. Onun saflığı, kurnazlığı, çıkarcılığı, oburluğu, şeriata göre yapılmaması gereken türlü işleri yapması kesinlikle itici değil, son derece cana yakın bir havadadır; zeki bir insanın çevresindekileri eğlendirmek için takındığı çok kişiliklilik, üstünde konuşulmadan, bilincine varılmadan benimsenmiş gibidir.

Nasrettin Hoca’da eğitsel eleştiri, dolaylı bir özeleştiriyle – hiç üstüne basılmadan – gündeme gelir. “Başkalarının bahçesine dalıp yemiş hırsızlığı yapmayın,” demez. Kendi dalar bahçeye, yakalanır, zor durumda kalır, ne yapacağını bilemez.
Söverek konuşmak, cinsel organlardan en kaba söylenişleriyle söz etmek, açık saçık fıkralar uydurmak da Nasrettin Hoca’nın kişiliğiyle ilgili değildir. Buna o fıkraları gönlüne göre anlatan, çoğaltan kırsal kesim halkımızın Nasrettin Hoca’ya yansıması diye bakmak gerekir.

Kentsoylu ahlak eğitiminden geçmemiş olan köylülerimiz söverek konuşur, cinsel organlardan en kaba söylenişleriyle söz ederler. Bu özelliklerini kentlere göçerken de doğal olarak birlikte getirdiklerini, topluca yaşadıkları varoşlarda sürdürdüklerini biliyoruz. Neden böylesine sövmeye düşkün oldukları bilimcilerin araştırması gereken bir konudur. (…)
Nasrettin Hoca fıkralarının dokunulmaz, değiştirilmez oldukları söylenemez. Onlar yüzyıllardır, ülkeden ülkeye, dilden dile, kalemden kaleme değişik biçimlerde anlatılmış, anlatılıyor. (…)

Bilim adamının yaptığı en doğrusu : Eski yazmalardaki fıkraları bir araya toplamış, sergiliyor.
Ondan ötesi arkadan gelenlerin işi… Kendi ahlakına göre seçmek, anlatmak, tadını çıkarmak… Buna hiçbir engel yok… Kimse kimsenin yorumuna uymak zorunda değil… (…)

Yalnız Tarih değil, Coğrafya da direnememiş Nasrettin Hoca’ya. Onu Uygurlar Nesirdin Efendi, Azerîler Molla Nesreddin, Özbekler Nasriddin Afandi, Tacikler Efendi, Türkmenler Ependi, Tatarlar Nesreddin Oca, Gagavuzlar Nastradin, Yunanlılar Anastratdin, Acemler Nesreddin diye benimsemişler.

Doğu Türkistan’da yaşayan Uygurlar onun kendi topraklarında doğduğuna, yaşamını Doğu Türkistan’da, Çin’de geçirdiğine inanıyorlar. Özbeklere göre ise Nasriddin Afandi doğum yeri olan Buhara’da yaşayıp ölmüş bir Özbek. Batı Türkistanlılara göre Türkistanlı. Azerîlere göre Azerbaycanlı. Bu ülkede Hoca’nın ünlü Azerî bilgin Nasîruddin Tûsî (1201-1274) olduğunu savunan araştırmacılar da var.

Bulgaristan ile Yugoslavya’da ise Nasrettin Hoca Müslüman Türk toplulukların temsilcisi olarak Hıristiyan toplulukların temsilcisi Hitar-Pilar’la yarışıyor. Arnavutlar da başına bir “beyaz keçe külah” geçirip onu Arnavut yapmışlar.
Kısacası, Nasrettin Hoca ne tarihte, ne de coğrafyada ele avuca sığacak gibi değil. İpin ucu çoktan kaçmış.
Bu bakımdan onu en eski yazmalardan okumanın ayrı bir anlamı var. Fıkraların kalemden kaleme geçerek işlenip bozulmadan ya da güzelleşmeden önceki biçimlerini görmek, onları yeniden yazmak isteyenler için son derece önemli. (…)
Pertev Naili Boratav’ın Nasreddin Hoca adlı “kaynak kitap” tasarımı gerçekleşmiş, önlerine konmuşken bazı yazıncılarımızın fıkra yazmayı denemeleri beklenebilir. Kanımca bu kaynak kitaptan günümüzün diliyle büyükler için yazılmış “Nasrettin Hoca Fıkraları” adlı yapıtlar türetilecek, bunların başarılı olanları kitaplıklarımızın baş köşelerinde, kültürümüzün başyapıtları olarak yer alacaklardır.

Pertev Naili Boratav’ın Nasreddin Hoca’sı yayımlanmadan önce, fıkra türünden uzaklaşmayan yeniden yazma girişimleri sadece Samim Kocagöz ile Aziz Nesin’in örnek kitapçıkları çerçevesinde kalmıştı.
Daha önce de belirttiğim gibi, ilkinde 40, ikincisinde 69 fıkra vardı.
Elinizdeki kitap Pertev Naili Boratav’ın kaynak kitabına dayanarak bu işi sürdürme çabasıdır. İşlediğim 400 fıkrayı o kitaptan gönlüme göre seçtim. (…)

Nasrettin Hoca fıkraları
Türkiye İş Bankası Yayınları, 2002

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Schopenhauer: Kötümserliğin Kısa Tarihçesi – J. Frohschammer

Kapat