Edebiyatta, Kadın-Erkek Karakterler: Yazarların Yatak Odası – Murathan Mungan

Marguerite Yourcenar, Patricia Highsmith gibi yazarları okurken, yarattıkları erkek kahramanların iç dünyalarına nüfuz etme özellikleri, ancak bir erkeğin hissedebileceği duyguları tanımlama ve yansıtma yetenekleri insanı şaşırtır. Nasıl oluyor da, kendi cinsiyetlerinin duvarını aşarak, erkekleri bu kadar yakından tanıyor, bu kadar içeriden anlatabiliyorlardır? Kahramanlarının kendileri için bile bilinmez olan karanlık yanlarını, biz okurlar için bu kadar ustalıkla ışıklandırabiliyorlardır?
Patricia Highsmith’in kitaplarında, erkek ruhu olanca karmaşası, kapalılığı ve tedirginliği içinde birçok erkek yazarın beceremediği ölçüde doğrudan betimlenir; erkeklerin kadınlarla olan ilişkilerindeki gölgeli yanlar, onun bir erkeği içeriden anlatabilmedeki tartışılmaz yeteneğiyle görünürlük kazanır. Baykuş Çığlığı, Merhameti Ertelemek ve Tatlı Hastalık gibi kitaplarında yarattığı karmaşık karakterler, bu kitapları yalnızca iyi bir polisiye edebiyat metni olmaktan çıkararak, onlara ruh, derinlik ve boyut katar.

Erkekleri anlama ve anlatmadaki becerileri, onları erkek dünyasının sıradan hallerinden daha karmaşık hallerine yönlendirir. Örneğin, Marguerite Yourcenar, ünlü Roma imparatorunu anlattığı Hadrianus’un Anıları adlı kitabında, erkek eşcinselliğinin duyarlık dünyasını, tutkularını, çatışmalarını, çelişkilerini hayranlık verici bir ustalıkla aktarır okura. Bunları bir kadının yazmış olabileceği konusunda kuşkuya düşersiniz. Bir Ölüm Bağışlamakta, bir kadın, iki erkek arasındaki cinsel titreşimlerle yüklü gerilim, sürekli dağılıp toplanan bir belirsizlikle tuhaf bir aşk üçgeni içinde ele alınır.
Patricia Highsmith, ünlü Tom Ripley dizisinde, kişiliğinin bütün açmazlarını, cinsel karmaşasını anlamak ve kabullenmekte zorlanan, kendi cinselliğiyle yüzleşmekten kaçman, kendini işlediği cinayetlerle ayakta tutan Ripley karakterinde, hem çok özel bir kişilik yaratır, hem de genel erkeklik dünyasına ait temsil gücü yüksek ipuçları verir. Highsmith, bir kadın olarak kendi hayatında asla bilemeyeceği “örtülü kalmış erkek eşcinselliği” pratiğinden kalkıp hayli içeriden söz alarak insanı şaşırtır. Metnine, kahramanı olan Ripley’in kendisi için bile hâlâ bilinmez olan kuytu yerlerini okuru için görünür kılacak ipuçları döşer.
Erkek kahramanlar yaratmada bunca usta olan Yourcenar’m da, Highsmith’in de lezbiyen olmaları bir rastlantı değildir elbet, iris Murdoch’un özellikle genç kızlığında lezbiyen ilişkilerinin olmasının, ona da diğerlerinde olduğu gibi bir anlama ve anlatma kolaylığı sağladığı açıktır. “Alter-egoları”, “erkek olanı” tanıma ve tanıtmada diğerlerinden daha farklı ve derinlemesine bir olanak sağlar bu yazarlara. Ama bu olanak yalnızca olgusaldır; oradadır, vardır, durur, sahibinin onu işleyip değerlendirmesini bekler. Her lezbiyen, yazar olmadığı, ya da bunu bir yazarlık avantajına dönüştürmediği gibi, “erkekleri anlatmak yalnızca lezbiyenlerin işidir” demek gibi tehlikeli bir sonuç çıkarmaya da götürebilir insanı. Her zaman, her koşulda olduğu gibi, bilgi, bir kullanma işlemidir. Veriler ve öncellerden kalkarak yöntem kazandırılmış bilgi işlerlik kazanır. Bu yüzden söz konusu ettiğim yazarların ve benzerlerinin başarılarını, yalnızca onların cinsellikleri ve yatak odalarıyla açıklamanın, yazarlıklarına haksızlık olacağına vurgu getirmek isterim. Ben, yalnızca ham bir “avantajdan” söz ediyorum. Bunun bir yazarlık olanağına kavuşup kavuşmaması ise birden fazla nedene bağlıdır. Genel doğrularla kişisel macera arasındaki çok yönlü ilişki, örnekleri tek tek ele almayı gerektirir.
Örneğin, günümüz İngiliz yazarlarından, bizde Tek Meyve Portakal Değildir, Tutku, Vişnenin Cinsiyeti, Dizüstü gibi kitapları yayımlanan Jeanette Winterson da lezbiyendir ama, romanlarında erkekler fazla öne çıkmaz, kişilerini çizerken fırça darbelerini daha çok kadınlar için harcar. Lezbiyen kimliğin, yaşama tercihi olarak eril ya da dişil enerjilerle biçimlendirilmesindeki farklılık, yaratı sürecinde ortaya çıkan özdeşleşme ve yansıtma figürlerin-deki farklılığı da belirler. Yazarların hangi çağ ve toplumda yaşadıkları da önemli bir etmendir bunda. Jeanette Winterson, lez-biyenliğin açıkça konuşulup tartışıldığı, kimlik olarak üstlenildiği bir çağın yazan olarak, yarattığı erkek kahramanlar ve kimlikler üzerinden söz almaya çalışarak vakit kaybetmez, doğrudan kendini ve ilişkilerini konumlar. Çoğunuzun bildiği gibi, daha tutucu toplumlar ve dönemlerde söz alan kadın ve erkek eşcinsel yazarlar, duygu ve duygulanımlarını, doğrudan ifade edemiyor, bunları toplumsal örgütlenmeye uygunluk gösteren kadın-erkek ilişkisi modeli üzerinden dillendirmeye çalışıyorlardı. Yarattıkları karakterlerde büyük ölçüde kendilerini içselleştiriyor ve tahmin edilebileceği gibi çoğu yasak aşkları, şiddetli cinsel tutkuları, kösnül duyarlıkları, sıradışı kişilikleri anlatmada ustalaşıyorlardı. Bunda kimi zaman dönemin toplumsal baskısı etken olduğu gibi, kimi zaman da kendi kimliğiyle yüzleşmekten kaçınmış ya da kendini açığa vuramamış olmaları rol oynuyordu. Karşı-cinselliğin ödünç dünyasına yerleştirilen o ya da bu ölçüdeki eşcinsel duyarlıklar, kendine ifade alanı bulmaya çalışıyordu. Böyle bakıldığında, Virgina Woolf un Orlando adlı romanındaki yüzlerce yıl yaşayan kahramanı Orlando, yalnızca tarihaşırı ya da tarih-üstü bir kimlik değil, aynı zamanda cinsiyetler üstü bir tasarının da ürünüdür. Orlando, Woolf un lezbiyen doğası ile şiddet hülyaları kuran eril alter-egosu arasındaki gerilimin estetize olmuş bir yankısıdır.
*
Biyolojik cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramlarının ortaya çıkması, cinselliğin bir siyaset olarak ele alınması, cinsel rol ve kimlik tartışmalarının düşünce hayatındaki yeri çok yenidir. Öteden beri, adını koymuş olsun ya da olmasın cinsel karmaşalarıyla yüzleşmekten kaçınmayan, çelişkilerini, arayışlarını, sorgulayışlarım bir anlatı nesnesi olarak ele alabilen yazarlar, kendi cinsiyetlerinin duvarlarını aşarak ötekini anlamaya, farklı olanı kavramaya daha kolay aday olmuşlardır. Böylelikle, kendilerine verilen rollerin sınırlarını sorgularken, toplumsal rol dağılımındaki, ilişkiler ağındaki rollerin geleneksel zarlarım da zorlamaya başlamışlardır. İnsan ruhunu göze almak, ilkin kendini göze almaktan başlar çünkü.
Dünya tiyatro edebiyatı tarihinde, aktristlerin avuçlarını kaşındıran, bir gün oynamak için can attıkları birçok kadın karakter vardır ki, erkek yazarlar tarafından yazılmışlardır. Böyle baktığınızda, Hedda Gabler’den Nora’ya, Yerma’dan Madam Ranevskaya’ ya varana dek zengin bir kadın karakter katalogu çıkar karşınıza. Bence, bir yazarın yarattığı kadın karakterlerin gerçekliği, doğruluğu ve inandırıcılığı hakkında en doğru değerlendirmeleri eleştirmenlerden önce aktristler yapar. Onların kadınlık bilgisi ve meslek içgüdüsü çok daha güvenilir ve sağlam bir ölçüdür. Bir oyuncu için canlandırma bilgisinin, yorumlama yeteneğinin yolu, en temel, en yaşamsal soruları sormaktan geçer. Bu yüzden diğerlerinin gözünden kaçan nice sarsak ayrıntı ya da gizli boşluk bu sorular karşısında ortaya çıkar. Kendi payıma, bir yazarın karakterlerini yaratırken, kendisine tıpkı o rolü yorumlayacak bir oyuncu gibi temel soruları sorması ve yanıtlaması gerektiğine inanırım. Metin hepsini söylemeyebilir, gerektiği kadarını kullanır, ama yazar mutlaka bilmelidir. Bir karakter, gücünü, yalnızca yaşamdaki karşılıklarıyla değil, aynı zamanda metin içindeki uzayıyla da kazanır. Nasıl ki, kurmaca metinlerde gerçekliği yeniden yapılandıran şey, gündelik yaşama benzerliğinden çok, metnin inandıncılığıysa, kişinin gerçekliğini de metin içindeki yaşarlığı, kendisine ayrılan alandaki hareket kabiliyeti sağlar.
Çoğunuzun bildiği Federico Garcia Lorca’mn Yerma adlı oyunu, kadının doğurganlık arzusu ve çoğalma tutkusu üzerine yazılmış lirik bir başyapıttır. Doğal içgüdülerle toplumsal değerlerin çatışması temelinde yükselen bu oyun, Lorca’mn kendi eş-cinselliğiyle kurduğu ilişkinin dolaylı bir ifadesi olarak da değerlendirilebilir. Yazar oyunda elbette bundan söz etmez. Hatta kimi durumlarda bir yazar bundan kendine bile söz etmemiş olabilir. Bize bunu böyle okutan, farklı disiplin dillerinin sağladığı bambaşka araçlardır. Bunların ışığında bakıldığında, Lorca’mn bu oyunu, eşcinselliğini yaşamakla birlikte, kendisine giydirilmiş toplumsal ve ahlaki baskılar yüzünden hiçbir zaman kendi cinselliğiyle barışamamış bir kimliğin, “Yerma” karakteri üzerinden kurduğu bir alter-ego ilişkisi diye de okunabilir. Lorca, Yer-ma’nın dramını, kendi eşcinselliğinden kalkarak “okumuş”, duyumsamış, anlamış; kendi yasağıyla Yerma’nın yasağı arasında kurduğu ilişkilendirme ve yer değiştirmeyle kişisini ve dramını yaratmış denebilir. Erkeğin doğuramazlığı, Lorca’mn kendini söyleyemezliği, doğurganlığın şiddetini bütün varlığında duyduğu halde, kocasının kısırlığı yüzünden çocuk sahibi olamayan Yerma karakterinin bu denli canlı kanlı ortaya çıkmasına neden olmuş olabilir. Sonuçta Lorca’yı da, Yerma’yı da kuşatan toplumsal değerlerin baskı dünyası ortaktır ve bu durum, sorunların birbirine “çevrilmesini”, kimlik ve kişilik transferlerini kolaylaştırır.
Bilindiği gibi, Lorca, başta Bernarda Alba olmak üzere birçok oyununda içeriden çizilmiş, çok sağlam, güçlü kadın karakterler yaratmış, dünya tiyatro edebiyatının kadın karakter dağarcığını zenginleştirmiştir. Bu çeşit sanat yapıtlarına baktığımda, güçlü egoların, alter-egolarının da güçlü olduğunu düşünüyorum.
Bu açıdan ilk ağızda sayıldığında, Balzac’ınTherese Raquin’i, Kuzen Bette’i, Flaubert’in Madam Bovary’si, Tolstoy’un Anna Karenina’sı, Henry James’in, Oscar Wilde’in, Marcel Proust’un iyi gözlemlenmiş, iyi çözümlenmiş, iyi betimlenmiş birçok kanlı-canlı kadın kahramanı, bir zamanlar gerçekten yaşamış insanlar kadar geçmişimizin bir parçası olmuştur. Bir erkek yazarın, benliğindeki “kadın olanı” serbest bırakmadan yazamayacağı gerçeklikte karakterlerdir bunlar.
Bizim edebiyatımızda da Halit Ziya, Hüseyin Rahmi, Nahit Sun Örik gibi erkek yazarların, öykü ve romanlarında keskin, tutarlı ve sağlam çizgiler taşıyan, iç dünyalarını yetkinlikle yansıttıkları kadın karakterlere rastlanır.
Refik Ahmet Sevengil, dilimizde benzeri az görünen bir ustalık ve zarafetle kaleme aldığı Hüseyin Rahmi Gürpınar üzerine yazdığı kitapta, dönemi gereği takındığı mahcup bir tutumla, ima ve anıştırmalarla Hüseyin Rahmi’nin kadıncıl yanını vurgular, Hüseyin Rahmi ile kadın karakterleri arasındaki ilişkiye ışık düşürecek veriler sunar.
Ne yazık ki ancak 90’larda yeniden keşfedilen Nahit Sırrı Örik’in yapıtlarındaki kadınlar da, Örik’in hem dönem anlatmadaki yetkiliğini, hem eşcinselliğinin ona kazandırdığı kadına bakıştaki yakın optiğin izlerini taşır.
Tennessee Williams’in, İhtiras Tramvayı oyununun ilk halinde, Stella’nın ablası olan Blanche DeBois karakteri, eşcinsel bir erkektir. Yazar, bu karakteri, oyunu oynatacak tiyatro bulamayacağı kaygısı taşıyan menecerinin zoruyla sonradan kadın olarak değiştirir ve hepimizin şimdi Blanche DeBois olarak bildiği karakter ortaya çıkar. Çağdaş bir klasik olarak dünya tarihinde çoktan ‘. yerini almış, dünyanın her yerinde defalarca sahnelenmiş bu oyunun lokomotif karakteri olan Blanche DeBois, yazarın büyük bir ustalıkla çizdiği parlak bir oyun kahramanıdır. Dünya üzerinde aktristlerin çoğunun belli bir yaşa geldiklerinde Blanche De-Bois’yı oynamak istemeleri boşuna değildir. “Hayatım boyunca hiç tanımadığım insanların şefkatine güvendim hep” sözüyle bilinir. Pedro Almodovar, Annem Hakkında Her Şey filmini büyük ölçüde bu oyunun çevresinde kurar.
Amerika’nın güney yazarları geleneğinden gelen, kıstırılmış kadınların dünyasına yakınlığıyla bilinen ve açık bir eşcinsel yaşam süren Williams, kendi cinsel kimliğinin kadın dünyasına temas yakınlığını yazarlığında büyük bir “avantaja” dönüştürmeyi başarmış, hepsi filme alınmış Cam Biblolar, Kızgın Damdaki Kedi, Yaz ve Duman, Gençliğin Tatlı Kuşu, iguana Gecesi gibi tiyatro tarihinde çoktan yerini almış oyunlarında birbirinden zengin kadın karakterler yaratmıştır.
Yazarlığın yalnızca erkeklerin tekelinde bulunduğu, tek-tük ortaya çıkan kadınların önünün kesildiği, varlıklarınınsa bu genel eğriyi pek değiştirmediği dönemlerden, kadın kimliğinin bir olgu olarak işlendiği, psikolojik dinamiklerden dil dinamiklerine varana dek metnin çatısını oluşturan hemen her malzemenin yoğun bir inceleme ve çözümleme nesnesi olarak ele alındığı, yazarın cinsiyeti, yazarın cinselliği, metnin cinsiyeti, dilin ideolojisi ve benzeri konuların çok yönlü konuşulup tartışıldığı dönemlere gelinmiş, üretilen metinler kadar bunlar üzerine okuma ve çözümleme metinleri üretmek de önem kazanmıştır. Yapısöküm, metin çözüm gibi yeni yaklaşım ve okuma teknikleri beraberinde yepyeni sorular ve sorunlar getirmiş, bunların okuma biçimlerine kazandırdığı çoğulluk, metnin kazılmasını, yeni aydınlatma araçlarıyla yeniden görülmesini sağlamıştır. Yazınsal disiplin, diğer disiplinlerin dilinden ve araçlarından özgürce yararlanmaya, yazarın metnini çatarken, okuyanın sökerken farklı malzemeler ve teknikler kullanmasına yol açmıştır. Disiplinlerarası etkileşim beraberinde anlatma ve anlamlandırma zenginliği, yazınsal üretime yeni bir mesafe bilinci getirmiştir. Örneğin, Jung felsefesinin anahtar kavramları sayılan “anima” ve “animus” yazarlık ediminde, gölge kimlik, alter-ego yaratmaktan, kişileştirmede “imge” üretimine varana dek edebiyatın sıradan mutfak malzemesi haline gelmiş, yazara yeni bir bilinçlilik boyutu kazandırmıştır. “Anima” ve “animus” kavramlarının, yazar bilinçliliğin değer alması büyük ölçüde yazarın özgürleşmesi demektir. Cinsiyeti ya da cinselliği ne olursa olsun, her yazar, kişilerini yaratırken kendi “anima”sını ve “animus”unu serbest bıraktıkça özgürlüğünü, kavrama ve yansıtma yeteneğini kazanır, kişileri de, metinleri de zenginleşmeye, derinleşmeye başlar. Kendi kimliğine ve kimliğinin sorunlarına fazla kilitlenmiş, kendi cinsiyet kültürüyle fazla özdeş yazarlarda öteki cins yabancılığını fazlasıyla korur. “Öteki” yalnızca bir diğeri değil, aynı zamanda bir konumdur. Ancak ikili bir ilişkinin, ya da ilişki olasılığının uzayında işaretlenip betimlenen ve bunun dışına çıkamayan sarp bir konum. Bu yüzden örneğin, kadm-erkek ilişkisi, heteroseksüel iktidarın kilitli kodlarının dışına bir türlü çıkamaz. (Hazindir ki, çoğu zaman heteroseksist feministler de bu tuzağa düşer, hetero-seksizmin dışında bir ilişki tasavvurlarının bulunmayışının kilidinden söz alırlar.) Bu çeşit yazarlar, kendi için “yabancı” olanı, okur için de “yerli” kılamazlar. (Bu durumda kendilerine ne kadar “yerli” olabildikleri ise, apayrı bir konudur!) Bu nedenle genel çizgiler, temel kalıplar, geleneksel anlatılardan devşirilmiş adlandırmalar, betimlemeler ve düzayak tahlillerle çatılmış, tekilliğinden çok tipikliğiyle beliren kişiler yaratırlar. Bu “patron kesim” kişilerle, tipik olanın geleneksel algıya ve kavrayışa yatkınlığına sığınarak, önceden kodlanıp paketlenmiş olan gerçeklik doğrulamasının onayını beklerler. Orta sınıf ahlakı ve değer yargılarının tanıdık bulduğu hemen her şeyin, aynı nedenlerle “gerçekçi” ya da “inandırıcı” bulunması, biraz da bu anonim değerler ve kitleselleşmiş bakış yüzündendir.
*
Her yazar yarattığı kahramanların benliklerine yolculuk etmek üzere astral bir yolculuğa çıkar. Yazarlar kendi ruhlarına ve bedenlerine yapışıp kalmış bir benzerlerinin öldürücü baskısından ancak bu sayede kurtulurlar. Her erkek ham ruhundaki kadınla, her kadın, ham ruhundaki erkekle konuşmaya ve dolaşmaya başlar. Bunlar yazarların biyolojik cinsiyetlerinden de, cinsel kimliklerinden de bağımsızdır. Androjen kimliğin yazarlık pratiğindeki varoluş sorunudur bu. Büyük yazarlar, has edebiyatçılar, bu çeşit okumaların, bu kavramların, adlandırmaların olmadığı zamanlarda üstün yetenekleri, dehaları, sezgileri ve zekalarıyla zaten yapıyorlardı bunlan. Çağımız bunları görünür kılıp onlara bir yöntem, bir bilgi olma bilinci ve zenginlik kazandırmıştır yalnızca.
Anlama ve yansıtma yeteneğimizi sağlayan karşımızdakiyle empati ve sempati kurabilme becerimizdir. Ele aldığımız kişileri, içeriden ve dışarıdan kuşatmaya, onları canlı, yaşar, tanıdık kılmaya, metnin genel dokusu içinde sahip oldukları önem ya da ağırlık ölçüsünde parlatarak ya da gölgelendirerek kendi uzayları içinde hareketli figürler yaratmaya çalışırız.
Kimi öykü ya da romanları okurken, yazılan karakteri kadın da, erkek de olsa kendimize benzettiğimiz ölçüde onunla canlı ve doğrudan bir ilişki kurar, metni onun gövdesiyle katederiz. Olumlu kahramanları yazgı ortaklığına benzer bir duyguyla, olumsuz kahramanlanysa merak ya da takip duygusuyla izleriz. Daha serin anlatılmış, okurla uzaklığını korumak adına bize kapalı tutulmuş karakterler karşısında bocalar, mesafe kazanırız.
Cinsel siyaset terim ve kavramlarının ortaya çıkmasıyla, bunların bir disiplin dili kazanmasıyla, metin çözümde, yapısö-kümde yeni kavramsal araçlar edinilmesiyle birlikte, yazarların yarattıkları kahramanlar kadar, yazınsal serüvenleriyle kendi yaşam öyküleri arasındaki ilişki de yazınsal üretim bağlamında önem kazanmıştır. Bu yüzden yazarların yatak odası, bir dedikodu malzemesi olarak değil, yapılandırma kazıları ya da dilsel çözümlemeler bağlamında bir değer taşır. Yazarın psiko-dinamiğiyle, yaratılan karakterler, kullanılan dil, dilin cinsiyeti, ideolojisi arasında kurulan ilişki, çeşitli düzlemlerde işaret değeri kazanarak metni yeniden anlamlandırır, inşa eder.
Kimi zaman bir özel hayata saygı görüşü olarak, kimi zaman da “kirli çamaşırların ortaya dökülmesi” korkusu olarak ortaya çıkan “Bizi yazarın yazdıkları ilgilendirir, özel hayatı değil,” sözü bu yüzden her zaman doğru değildir. Yazınsal ve sanatsal çözümleme çerçevesi bir ayrım gözetmeksizin bütün bunların etrafında kurulur.
Bacon’ın resimlerindeki şiddet ve parçalanma, nasıl salt bir yeni estetik arayışın ifadesi olarak konumlanamaz, bunu ressamın yaşamındaki karşılıklarıyla da anlamlandırmak gerekiyorsa, bir yazarın metninin katmanları da edebiyatının dinamiklerini oluşturan yaşam bilgileriyle yeni okunurluklar kazanır.
*
Öteden beri, eşcinsel yazarlarla eşcinsel modacılar arasında al-ter-ego ilişkisi bağlamında kurulmuş bir benzerlik olduğunu düşünürüm: Her iki kesim de kadınlarını benzer süreçlerle giydirirler. Kendileri olarak ve öteki olarak. Sanatçılık ve yazarlık yeteneği, bunların birleştiği ve ayrıldığı noktalardaki dikiş ve kat yerlerini saklayabildiği, dönüştürebildiği ölçüde başarılıdır. Örneğin, Tennessee Williams’in kadın karakterler yaratmadaki üstün başarısı, büyük ölçüde eşcinsel oluşuyla ilgilidir elbet, ama bu tek başına yetmediği gibi, bundan, her eşcinsel yazarın çok sağlam kadın karakterler yaratacağı sonucunu da çıkaramayız. Özel hayatların hiçbir öneminin olmadığı saf, pür sanat anlayışının gündelik söylenceleri kadar, yazar ile yazdığı arasında birebir yaşamışlık ilişkisi kurarak, yazarlığın yaratıcı yanını, hayal gücünden kaynaklanan pratiğini görmezden gelen yaklaşımları da ciddiye almak mümkün değildir. Bütün bu süreç çok yönlü işleyen bir organizmadır aslında.
Williams’in başarısı, kadın kahramanlarına kendi sorunlarını giydirerek onları kendinin bir dublörü olarak kullanmasında değil, onları anlama ve yansıtmadaki yeteneğinde ortaya çıkar. Başlangıçtaki aktristleri anmam boşa değil. Williams’in başarısının onayı, yıllar yılı bu rolleri canlandırarak anlamlandıran, yaşar kılan aktristlerdir.

Kimi eşcinsel yazarlarda bu kimlik transferi başarıyla gerçekleşmez; onlar kendi kimlik duvarlarını aşıp “kadınlarının” dünyalarına nüfuz edemezler. Karakterleri, kendi sorunlarının taşıyıcısı olarak çizilmiş, giydirilmiştir; bu yüzden bir kadından çok, kendilerinin travesti dublörü olarak ortaya çıkmış kadın eskizleri olmaktan öteye geçemez. Nahit Sırrı Örik de tıpkı Williams gibi kendi kişisel malzemesini kadın tiplerine ustalıkla aktarabilmiş, kendi cinselliğinin duvarını aşabilmiş bu konuda güçlü bir yazarımızdır.
Sonraki yazılar için belki bir işaret fişeği: Sait Faik, zamanında oğlan sevgisinden daha açık ve daha rahat söz edebilseydi eğer, bu kadar çok “insan sevgisi, insan sevgisi” der miydi? Hiç emin değilim.

Mayıs 2002
Bir Kutu Daha

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
İnsan Ruhunun Karanlık Yüzü: Patricia Highsmith – Ahmet Ümit

Dashiell Hammett, George Simenon ve Agatha Christie gibi XX. yüzyıl polisiye romanına damgasını vuran, yapıtları en çok okunan yazarlar arasında...

Kapat