MİNA URGAN’I NEW YORK GEZİSİNDE EN ÇOK ŞAŞIRTAN ŞEY NEYDİ? – BİR DİNOZORUN GEZİLERİ

18

FORMALİTELER HER ZAMAN SAÇMADIR!

Öteki dünyaya değil, bu dünyada son yolculuğuma, 1992 yılının ilkbaharında yetmiş altı yasındayken çıktım. Bu yolculukta, ABD’nin en çok merak ettiğim iki kentini, hiç gitmediğim New York’u görebildim ve on sekiz yıl önce ancak iki gün kalabildiğim San Francisco’ya yeniden gidebildim. On beş gün New York’ta, on beş gün de San Francisco’da geçirdim.

Çocukluğumdan beri yakın dostum olan psikolog doktor Daisy Franco, yıllardır New York’ta oturuyor ve beni ısrarla çağırıyordu. Benim de onu göreceğim gelmişti. Berkeley’de doktora yapan genç arkadaşım Ayfer Bartu ise, on bir yasındaydı onu ilk tanıdığımda. Ayfer’i hem çok seviyor hem de çok beğeniyordum. (Çünkü insanın, hiç beğenmeden çok sevdikleri vardır ne yazık ki.) Ama Ayfer’i beğeniyordum, hem de öyle beğeniyordum ki, ona, “fahri torunum” unvanını vermiştim. O ve aynı evi paylaştığı arkadaşı Aylin, beni Berkeley’e çağırdılar ve istediğim an, tam yirmi iki dakikada, oradan San Francisco’ya gidebileceğimi söylediler. Bunun üzerine, ikinci Amerika yolculuğuma çıkmaya karar verdim.

Sabahın köründe uçağa tam binmeden önce, bir kız, herkese sorduğu abuk sabuk soruları bana da sordu: ABD hükümetini yıkmaya niyetim var mıymış? Çantamda tehlikeli silâhlar var mıymış? Bombalar var mıymış? filân falan. “ABD hükümetini yıkmaya fena halde niyetim var. Ama ne çare ki, buna gücüm yetmez” dedim.

Kahkahalar atarak, çantamın da Kalasnikoflar ve bombalarla dolu olduğunu bildirdim. Anlaşılan bu kızcağız gülmece duygusundan tümüyle yoksunmuş. Kaslarını çattı: “Efendim, bu bir formalite.

Ama size sormak zorundayım. Bu benim görevim. Zâten uçaga binerken de inerken de detektörden geçeceksiniz” dedi. Formalitelerin her zaman saçma olduğunu, ama bu kadar saçmasını ömrümde görmediğimi de söyledim kıza.

Dört yüz elli kişilik bir Jumbo Jet ile yedi saat kırk dakikada New York’a uçtuk. Çok sıkıntılı bir yolculuk oldu. Pencerelerden uzak, ortalarda bir yerde oturduğum için, bulutları bile göremiyordum. Bir rezalet yaparak, sigara yasağını gene deldim. Tek avuntum, hiç görmediğim bir Woody Allen filminin bir ara gösterilmesi oldu. “Cinsellik konusunda bilmek istediğiniz ve sormaya cesaret edemediğiniz her şey” gibi çok uzun bir adı olan bu filmde, Woody Allen çeşitli cinsel sapıklıkları çok güldürücü bir biçimde ele alıyordu. Örneğin, adamcağızın biri, psikiyatra gidiyor, utancından ecel terleri dökerek, “Margaret’e âşığım” diye bir itirafta bulunuyor. Ruh doktoru, “sıkılacak ne var bunda? Margaret’e âşıksan âşıksın, üzülme” diyor. “Ama siz Margaret’i görmediniz ki?” diyen adamcağız, bir daha gelişinde Margaret’i de yanında getiriyor. Meğer Margaret beyaz bir koyunmuş. Dantelli, siyah bir don giymiş, boynu siyah fiyonklu bu çok seksi beyaz koyuna, ruh doktorunun da dakikasında vurulduğunu görünce, kendimi tutamayıp katıla katıla gülmeye başladım. Bunun üzerine uyuklayan öteki yolcular baslarını kaldırıp ayıplayan gözlerle bana baktılar. Yani sigara rezaleti yetmiyormuş gibi, bir rezalet daha yapmıştım sanki.

Neyse, her tarafı sıkı sıkı kapalı kocaman bir kutuda sarsıla sarsıla, sonunda New York’a vardık. Benim ödümü koparan, o insansız, salt elektronik havaalanından çıkınca, iyi ki New York’ta oturan arkadaşım ressam Ergin Atlıhan beni karşıladı ve arabasıyla Daisy’nin oturduğu yere götürdü.

Çok büyük, çok yüksek bir binanın önünde durduk. Üstü tenteyle örtülü uzunca bir giriş; kocaman bir hol; holde aynalar, halılar, masalar, koltuklar ve operet generallerine benzeyen, yaldızlı apoletti, lâcivert üniformalı bir kapıcı görünce, “burası otel, sen beni yanlış yere getirdin” dedim Ergin’e. Manhattan’da apartmanların hep böyle olduğunu söyledi. Derken kapının önünde, normal bir otomobilden nerdeyse iki kat daha uzun, bütün camları simsiyah bir araba gördüm. Bu kasvetli aracı bir cenaze arabası sandım doğal olarak. “Eyvah, apartmanda ölen biri var!” dedim. Ergin, bunun bir limousine oldugunu, kimi zenginlerin bunları her gün kullandıklarını; kimilerinin de, düğünlerde, ziyafetlerde ya da çok önemli konukları gezdirmek için bu limousine’leri kiraladıklarını sabırla açıkladı. “Ben bunlara kesinlikle binmem” dedim, arkadaşım Daisy’nin beni böyle bir araçla New York’ta gezdirmeye hiç niyeti olamayacağını bildiğim halde.

Havaalanından Daisy’nin evine giderken, yollarda bir şeyler görmüştüm. Ama saatlerin yedi saat ileriye ya da geriye alındığı, gecenin gündüze karıştığı bu uzun ve sıkıntılı uçuştan sonra, öyle sersemlemiş bir haldeydim ki, ne gördüğümün pek farkında değildim. Çıktığım havaalanı neredeydi, geldiğim sokak neredeydi, hiç bilmiyordum.

KAPİTALİZMİN EN VAHŞİSİ BUNU NASIL YAPMAMIŞ?

İstanbul’dayken, bir ansiklopediye bakarak, New York’un cografi durumu konusunda biraz bilgi edinmeye çalışmıştım. Ne var ki, bu bilgi çok karışıktı kafamda: New York kenti (çünkü bir de New York eyaleti var) Atlantik Okyanusu’nün kıyısında adalar üstüne kurulmuş. Manhattan Adası’ndan bir köprüyle Brooklyn’e, sonra da Long Island Adası’na gidiliyormuş. Kentin önemli bir yerleşim bölgesi ve büyük bir ada olan Staten’e araba vapurları isliyormuş. Ayrıca, eskiden göçmenlerin ABD topraklarına ilk ayak bastıkları yer olan Ellis Island ve elinde meşale tutan Özgürlük Heykeli’nin bulunduğu Liberty Island gibi küçük adalar varmış. New York’un (içinden mi, yoksa kenarlarından mı, bunu pek anlayamadım) Hudson River, East River gibi ırmaklar akıyormuş.

New York’ta bir iki gün kalınca, kentin asıl merkezinin, bütün gökdelenlerin dikildiği, Broadway’in bulunduğu Manhattan adası olduğunu hemen anladım. Benim arkadasın evi, 72. sokakta, bu adanın ortasındaydı. Central Park’a da çok yakındı, en lüks caddelerden biri olan 5. Avenue’ya da. Bütün sokaklar ve caddeler numaralı olduğundan, ya birbirine paralel ya düzenli bir biçimde kesiştiğinden, benim gibi yön duygusundan yoksun bir insanın bile, orada kaybolmasının yolu yoktu.

New York’un bende uyandırdıgı ilk tepki şaşkınlık oldu. Manhattan’ın o ünlü görüntüsünü filmlerde kaç kez görmüştüm. On sekiz yıl önce, New Jersey Havaalanı’nın cam duvarlarından da görmüştüm. Ama gene de, gözlerimle gördüğüme inanamıyordum. Basımı kaldırıp gökdelen yığınına bakıyor bakıyor, “olamaz! Böyle şey olamaz!” diyordum kendi kendime. Şaşkınlığıma biraz korku da karışmıştı ilk günler. Çünkü Manhattan Adası, insanların yasadıgı, çalıstıgı, gezip tozdugu bir yer değil de; tâ yukarlara doğru sivrilen gökdelenleriyle, korkunç silâhlarla dolu, her an harekete hazır, dev boyutlarda bir savaş gemisi izlenimini vermişti bana.

Bu karabasandan uyanmak, gerçekler dünyasına kavuşabilmek için, çok yakında olan Central Park’a koşuyordum hemen. Manhattan ne kadar yapaysa, adı üstünde, kentin merkezindeki Central Park da o kadar doğaldı. İnisleri çıkısları vardı, kaya yığınları vardı, gölcükler vardı, ağaç kümeleri vardı, otlar vardı. Londra’daki Regent’s Park ya da Kensington Gardens gibi, çiçeklerle süslenmemişti. Çimenleri yesil kadifeden bir halıya benzesin diye sürekli biçilmemişti. Gölcükleri havuz haline getirilmemişti. Düzenli patikalar yapılmamıştı. Gezinirken karsımıza sevimli ve hiç ürkek olmayan sincaplar çıkıveriyordu. Her şey doğanın yarattığı gibi kalmıştı orada.

Central Park’in bu hali, Manhattan’ın gökdelenleri kadar beni şaşırttı: Simdi ekoloji diye bir bilim var; çevreyi korumak diye bir kavram var; doğanın bozulmaması gerektiğini biliyoruz artık.

Ama nasıl olmuştu da, 19. yüzyılda, bunlar henüz yokken, kapitalist sistemlerin en vahşisi olan Amerikan kapitalizmi, kentin merkezindeki bu uçsuz bucaksız alanı hemen parselleyip satışa çıkarmamıştı, oraya da gökdelenler dikmemişti?

Mina Urgan
Bir Dinozorun Gezileri
(Amerika New York ve San Francisco)

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz