Leyla Erbil: Tezer Özlü’nün yaşamı acıyla, ölümle ve yaşam tutkusuyla iç içeydi

Başkalarının yalnızken kendilerine itiraf etmekten irkileceği şeyleri, yüksek sesle anlatıyordu! Kurulu düzene meydan okumanın, insan onurunu korumanın bir başka yolu belki de?

Sevgi ya da sanat dünyasında Tezer Özlü

Bu yazıda Tezer Özlü’nün sanatıyla ilgili düşüncelerime pek yer vermeyeceğim Onun sanatı hakkında ben de, başka arkadaşlarım da yazdık. Sanırım onlar da bir kitap halinde yayınlamak üzere. Ancak, gene de kısaca birkaç noktayı yinelemek istiyorum.

Tezer Özlü’nün yaşamı acıyla, ölümle, intihar duygusuyla, canlılık ve yaşam tutkusuyla iç içeydi.

Almanca kaleme aldığı ve ilk adını Bir İntiharın İzinde koyduğu Yaşamın Ucuna Yolculuk, beni hep Hans Peter’le tanıştırdığı güne; “Ölümüm bu benim, kafatasım!” dediği güne döndürmüştür.

Bu kitabı yazarken, kendi hayatının da ucuna, son yolculuğa çıkmakta olduğunun bilincinde miydi, bilemiyorum Tezer’in intihar etmediğini, yaşama, kızına, dostlarına, eşine ne denli bağlı olduğunu bilmeme karşın, ölmeye hazırlandığını seziyordum! Kim bilir? Bir biliciydi de o! Çevremizdekilerin geleceklerini söylemiştir çok zaman. Şu intihar edecek, şu çok hasta, şuna yardım bile edilemez!..

Kendine de, kendi gövdesinden ayrılıp, uçup ta yukarıdan baktığı olmamış mıdır?

Acılardan söz ederken şunu da eklemeliyim Sevgili üç yazarının, İ. Svevo, F. Kafka, C. Pavese’nin yaşadıkları, acı çektikleri, öldükleri yerlere onu çeken de sanki yakın sonunu onlarda seyretmek, kendi acılarını onların acılarında soğutmak, onların acılarını kendininkilerle avutmaktı.

İnsanlara olan sevgi ve saygısını onların yaşamdaki bahtsızlıklarına isyan ederek de göstermiş ve bu son kitabını hemen hemen ayakta, on beş gün içinde, durmak uyumak bilmeksizin, adeta canına kıyarak, ama tertemiz yalın bir dille, bir biçemle gerçekleştirebilmişti.

Burada yazınsal düzlemde ilginç olan şey, yazarın metinler arası ilişkilerdeki özgünlüğü olmaktadır. Bu ilişki şimdiye değin izlediklerimizden farklıdır. Metinler arası ilişkiler denildiğinde, bizim açıkgöz diyebileceğim bazı yazarlarımız, ustaların ürünlerini o ustalar kendilerine yakın olmasalar bile, özümsemeden, yamyamlıkla kendilerinin kılmaya kalkmışlar, taklit ya da uyarlama yapmaktan çekinmemişlerdir. Oysa Tezer Özlü, kendi olmayı hiç reddetmeden, kendi ruhundaki acılardan taşarak akraba acıların dünyasına ulaşmaktadır. Bu ise küçümsenecek bir nitelik değildir, kalıcıdır.

Tezer Özlü’nün sanatı, acılar kadar sevgiyle de besleniyordu, ve sanatını yaşamından ayırmak pek mümkün de değildi. Sık sık, “dünyayı başıma yıktı” diye söz ettiği ilk eşinden boşandıktan sonra evlendiği Erden Kıral’dan ayrılsa da, gönlünden onu söküp atmış değildi. Zaten böyle bir şey, en son isteyeceği bir şeydi. O, ruhunu koşullar elverdiği ölçüde tıka basa sevgiyle doldurmak isterdi.

Hans Peter’de bulduğu yumuşaklık, sevecenlikti. Bir başka kültürün getirdiği, karşısındakine gösterilen saygıyı da unutmamalı. “Sekiz yılda eşimin yapamadığını sekiz saatte yaptı, kapıyı yağladı, gıcırtıyı kesiverdi!” Böyle bir ayrıntıyla bile dünyalar onun oluveriyordu. Erden’e olan sevgisiyle yeni eşinin aşkını birlikte götürdüğünü sanıyorum.

Özlü’nün sevgi dünyası birçoklarımızın anlayabileceğinden çok ötede, çok geniş kucaklayıcılığa sahipti. Bu yüzden bazı insanların onu anlaması gerçekten de zordu. Ölümünden sonra, vaktiyle bağrına basıp yardım elini uzattığı bir yazarın, kendisini aşağılayıcı bir roman kaleme alması, edebiyatımızın gerçekten de ne denli sığ kafalara sahip şöhretlerle bezendiğinin bir göstergesidir.

Onun sevgi dünyasında kuramların, kuralların, uygarlık sınırlamalarının kaldırılmış olduğunu görürüz. O, neredeyse hatır için bizden biri gibi yaşadı. Mümkün olsa dünyanın bütün erkekleriyle evlenip onları mutlu etmeye çalışacak, bütün insanları yaşlı, genç, çocuk, sakat, hastaları bağrına basıp emzirecekti. Ufak tefek anlaşmazlıklarla onu küstürmek olanaksızdı.

“Le Syndrome d’Honore”ye yakalanmış bir arkadaşımızın, Tezer’i kitabında anlamsızca teşhir etmesinin ardından, “Zavallı; ne kadar da gülünç!.. ” deyip geçiyordu.

İnsanlardan hiçbir şeyini saklamak, esirgemek istemezdi. Şu doğruyu içten benimsemişti; bir yazarın başına gelen, tüm insanların da başına gelmiş sayılır, doğrular ne denli aykırı olsalar da, onlara yan çizdiğin an yok olma başlar. Bir dolmuşta, başkalarının yalnızken kendilerine itiraf etmekten irkileceği şeyleri, yüksek sesle anlatıyordu! Kurulu düzene meydan okumanın, insan onurunu korumanın bir başka yolu belki de?

Özyaşam anlatıdan da hiç kaçmadı, onu sanat katında yoğurmayı çok iyi bilmek kaydıyla.

Mektuplarda, haklı haksız Tezer’in alaya aldığı, parladığı kimseler de var. Derdi kişiler değil, zihniyetlerdi, bu yüzden biz onları anlaşılmaz kılmaya çalıştık? Tezer Özlü’nün yüreğinde kin ve intikam gibi duygular hiç barınmadı; çabucak incinen bir insanın tepkileriydi onlar. Tezer’in bilinçli okurlarının bu tepkileri de doğru bir kanala aktaracaklarına inanıyorum ben; beni yüceltmelerindeki abartma payını sezeceklerine de. Söylemeye gerek yok, onunla birçok konuda düşüncelerimiz ayrılıyordu, ama bunlar hiçbir biçimde dostluğumuzu engellemedi

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Amin Maalouf: Yaraların hissedilmesi için tanımlanmaya ihtiyaçları yoktur

Batı, tıbbın, yeni tekniklerin nimetlerini ve özgürlükçü düşünceleri yayarak, ama aynı zamanda katliamlara, yağmalamalara ve sömürgeleştirmelere girişerek, aynı anda her...

Kapat