Lev Tolstoy: İnsanlar, kendilerini ve birbirlerini aldatmaktan vazgeçmiyor

Küçük bir yerde birkaç yüz bini bir araya gelmiş insanlar, üzerinde toplandıkları toprağı ne kadar bozmaya çalışmış, hiçbir şey yetişmesin diye taşlarla doldurmuş, taşların arasından uç veren otları yolmuş, ortalığı kömür ve petrol dumanına boğmuş, ağaçların orasını burasını kesmiş, tüm hayvanları ve kuşları kaçırmış olsalar da bahar, kentte bile yine bahardı. Güneş ısıtıyordu. Kökünden sökülmemiş otlar, yalnızca bulvarlardaki çimenliklerde değil, kaldırım taşlarının arasında da canlanarak büyüyor ve yeşeriyordu, akağaçlar, kavaklar, kuşkirazları yapışkan ve kokulu yapraklarını çıkarıyordu, ıhlamurların tomurcukları patlamak üzereydi; alacakargalar, serçeler ve güvercinler, bahar sevinciyle yuvalarını kurmuşlardı. Karasinekler güneşin ısıttığı duvarların önünde vızıldıyorlardı. Bitkiler de, kuşlar da, böcekler de, çocuklar da neşeliydi. Fakat insanlar, büyük, yetişkin insanlar, kendilerini ve birbirlerini aldatmaktan vazgeçmiyorlardı. İnsanlar, bu ilkbahar sabahını, tüm canlıların iyiliği için yaratılmış olan dünyanın bu güzelliğini, barış, dirlik düzenlik ve sevgi çağrıları yapan bu güzelliği değil, birbirlerine üstün gelmek için kendi uydurdukları şeyleri kutsal kabul ediyordu.

İl hapishanesinin kalem odasında da aynı şekilde, baharın bütün hayvanlara ve insanlara verdiği duygusallık ve sevinç değil, hapishanede tutuklu bulunan ikisi kadın, biri erkek üç sanığın, bugün, yani 28 Nisan günü, sabah saat dokuzdan önce götürülmeleriyle ilgili bir gün önce alınmış olan numaralı, mühürlü, başlıklı bir kâğıt kutsal ve önemli sayılıyordu. Bu kadınlardan biri, çok önemli bir suçlu olarak tek başına götürülecekti. Başgardiyan, 28 Nisan günü, sabahın sekizinde hapishanenin kadınlar bölümünün leş gibi kokan, karanlık koridoruna işte bu emir uyarınca girmişti. Başgardiyanın ardından koridora, yorgun suratlı, kıvırcık, kır saçlı bir kadın girdi. Kadının sırtında, beli mavi kenarlı bir kemerle büzülmüş, kol uçları şeritli bir gömlek vardı. Kadınlar bölümünün gardiyanı olan bu kadın, nöbetçi gardiyanla birlikte koridora açılan koğuş kapılarından birine yaklaşırken başgardiyana:

“Maslova için mi geldiniz?” diye sordu.

Nöbetçi gardiyan, demiri gümbürdeterek kilidi açtıktan sonra koridordakinden de pis kokan bir havanın hızla dışarı taştığı koğuş kapısını açıp:

“Maslova, duruşmaya!” diye bağırdı ve kapıyı kapatarak bekledi.

Hapishane avlusunda bile rüzgârın tarlalardan kente getirdiği taptaze, cana can katan bir hava vardı. Fakat koridordaki hava, dışkı, katran ve çürük kokularına doymuş, buraya yeni gelen her insanı anında bezginliğe ve kedere sürükleyen ezici bir hastalık havasıydı. Dışardan gelmiş olan kadın gardiyan da, bu fena havaya alışkın olduğu halde, aynı şeyi hissetmişti. Koridora girer girmez üzerine bir yorgunluk çökmüş, uyuma isteği bastırmıştı.

Koğuştan kadın sesleri ve çıplak ayakların oraya buraya koşuşmaları duyuluyordu.

“Sana söylüyorum Maslova, kımılda biraz,” diye bağırdı başgardiyan koğuş kapısına doğru.

İki dakika kadar sonra, beyaz etek ve beyaz bluz üzerine gri hapishane önlüğü giymiş kısa boylu, çok iri göğüslü genç bir kadın çevik adımlarla kapıdan çıktı, hızla dönüp gardiyanın yanında durdu. Kadının ayaklarında pamuklu çoraplar, çorapların üstünde hapishane ayakkabıları vardı, başına üç köşeli beyaz bir örtü bağlamıştı. Örtünün altından kıvırcık kara saçlarını salıvermişti. Galiba bunu mahsus yapmıştı. Kadının yüzü, uzun süre hapiste kalmış insanların yüzünde görülen ve ambarda kalmış patateslerin filizlerini andıran beyazlıktaydı. Küçük, ama geniş elleriyle önlüğün geniş yakasından görünen dolgun boynu da aynı beyazlıktaydı. Bu yüzde, özellikle bu yüzün donuk beyazlığında, pırıl pırıl parlayan, biri biraz şehla, biraz şiş fakat çok canlı kapkara gözler insanı hayran bırakıyordu. İri göğsünü ileri çıkararak dimdik duruyordu. Koridora çıkarken başını hafifçe geri atmış, dosdoğru gardiyanın gözlerinin içine bakmıştı, kendisinden istenecek her şeyi yapmaya hazır bir halde bekliyordu. Gardiyan kapıyı tam kapatmak üzereyken, içerden başı açık, kır saçlı, yaşlı bir kadının solgun, ciddi ve buruşuk suratı göründü. Yaşlı kadın Maslova’ya bir şeyler söylemeye başlamıştı ki gardiyan kapıyı yaşlı kadının yüzüne doğru itti ve yüz kayboldu. Koğuşta bir kadın kahkahalarla gülmeye başladı. Maslova da gülümsedi ve kapıdaki kafesli küçük pencereye doğru döndü. Yaşlı kadın öbür yandan pencereye yaklaşmış, hırıltılı sesiyle şöyle diyordu:

“Lüzumsuz konuşayım deme sakın, tek bir şey söyle ve sus.”

“Artık tek bir şey söylesem ne olacak, bundan daha kötüsü olamaz ya,” dedi Maslova, başını sallayarak.

“Biliyorsun ya, tek bir şey, iki şey değil,” dedi başgardiyan, yaptığı espriyle gururlanarak. “Beni takip et, marş marş!”

Yaşlı kadının kapıdaki küçük pencereden görünen gözü kayboldu, Maslova ise koridorun ortasına kadar gidip, başgardiyanın peşinden küçük, hızlı adımlarla yürümeye başladı. Taş merdivenden aşağı indiler, kadın koğuşlarından daha da pis kokan, daha da gürültülü olan, her yanda, kapılardaki gözetleme pencerelerine dayanmış gözlerin arkalarından izlediği erkek koğuşlarının yanından geçtiler ve silahlı iki muhafız erin dikilmekte olduğu hapishane kalemine girdiler. Burada masa başında oturan yazıcı, muhafız erlerden birine buram buram sigara kokan bir kâğıt uzattı ve tutukluyu göstererek:

“Al,” dedi.

Nijegorod’un köylerinden olan kırmızı, çiçek bozuğu suratlı er, kâğıdı kaputunun kol kapağının arasına soktu, gülümseyerek ve tutukluyu işaret ederek, Çuvaşyalı, iri elmacık kemikli arkadaşına göz kırptı. Erler, tutukluyla birlikte merdivenden inip ana çıkış kapısına doğru yürüdüler.

Ana çıkış kapısındaki küçük kapı açıldı, erler, tutukluyla birlikte eşikten avluya geçip, hapishane duvarının dışına çıkarak kentin parke taşlı sokaklarında yürümeye başladılar.

Arabacılar, dükkân sahipleri, aşçı kadınlar, işçiler, memurlar durup, merakla tutuklu kadına bakıyorlardı; bazıları kafa sallıyor ve “Bizim gibi davranmaz, kötü şeyler yaparsan işte sonun böyle olur,” diye geçiriyorlardı içlerinden. Çocuklar, bu suçlu kadına korkuyla bakıyorlar, ancak kadının peşinden iki askerin geldiğini, bu yüzden artık hiçbir kötülük yapamayacağını görerek rahatlıyorlardı. Kömürünü sattıktan sonra handa çayını içmiş olan bir köylü, kadına yaklaşıp haç çıkardı ve eline bir kapiklik tutuşturdu. Tutuklu kadın kıpkırmızı oldu, başını eğip bir şeyler mırıldandı.

Bakışların üzerine çevrildiğini hisseden kadın, kendisine bakanlara, fark ettirmeden, başını döndürmeden, yan gözle bakıyordu. Üzerine çevrilen bakışlar onu neşelendirmiş, hapishanedekinden kat kat temiz ilkbahar havasını içine çekerek keyişenmişti. Fakat rahatsız hapishane ayakkabıları içindeki, yürümeyi unutmuş ayaklarla parke taşlarının üzerinde yürürken canı yanıyordu. Yere bakıyor, olabildiğince rahat yürümeye çalışıyordu. Hiç kimsenin kovalamadığı güvercinlerin iki yana salınarak dolaştığı uncu dükkânının önünden geçerken neredeyse birinin üstüne basıyordu; güvercin havalandı ve kanatlarını çırparak kadının kulağının dibinden uçup, yüzüne doğru bir esinti yarattı. Kadın gülümsedi, sonra içinde bulunduğu durumu anımsayıp derin bir iç çekti.

Lev Nikolayeviç Tolstoy – Diriliş

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Geçmişten Bugüne Yasaklanmış 30 Kitap

Kapat