Arno Gruen: “Hayatta kalabilmek için sahtekarlıkla yaşamayı çok erken yaşlarda öğreniyoruz”

Arno GruenHitler’in konuşmalarına bu açıdan bakacak olursak gaddarca eylemlerinin ardındaki itici kuvvetleri görebiliriz. Onca insanın niçin Hitler’e hayranlık duyduğunu da anlayabiliriz: Çünkü şiddet yoluyla kendilerini canlı hissetmelerini meşru kılıyordu. Hitler veya benzerleri tarafından kışkırtılarak başka insanlara işkence eden veya katliam yapan insanların dehşet verici çoklukta olması, uygarlığımızda çocukların anne babalarıyla yaşadıkları en erken ilişkilerde aldıkları duygu tahribatının ölçüsünü yansıtıyor. Aynı zamanda ürkütücü ölçüde yüksek olan kimlik yitimine de ayna tutuyor.

Organik nedenleri olamayan ağrıların psikolojik sebepleri:
Korku ve Kimlik Yitimi

Kendi ruhsal acımızla olan bağımızı yitirdiğimiz için duygudaşlığımızı da yitirdik. Acıyla artık uyumlu bir ilişki kuramıyoruz. Doktor muayenehanelerinde sık sık organik nedenleri bulunamayan ağrılardan şikayet edilmesinin nedeni de bu sanırım. Bu öncelikle çocuklarda sık görülüyor. Muhtemelen, çocuğun aslında ruhsal olan acısı, bu şekilde yetişkinler tarafından daha kolay kabul edilebileceği için fiziksel acıya dönüşüyor. Çocuklarının ruhsal acıları olduğunu kabul etmek, yetişkinler için çocuklarıyla olan ilişkilerini gözden geçirmeleri gerektiği anlamına geliyor; bu da kendilik değerlerinin azalmasıyla aynı anlamı taşıyor. Ayrıca çocuğun acısının bedene kaydırılması anne babaya ona acıma olanağı da sağlıyor. Bu da, çocuklarının gerçek ruhsal durumunu anlamadan ona duygudaşça davrandıkları ve ilgi gösterdikleri yanılsamasını yaratıyor.

Lyn S. Walker ve ekibi (1993), çocukları organik nedeni bulunamadan karın ağrısı çeken 236 aileyi kapsayan bir araştırma yaptı. Bu çalışmanın nedeni, ABD’de çocukların ve gençlerin yüzde otuzunun bu tür ağrılardan şikayetçi olmasıydı. Walker ağrılardan şikayet eden çocuk hastalarının, böyle ağrı belirtileri vermeyen çocuklardan daha büyük duygusal sorunlar yaşadıklarını gözlemledi. Kıyaslama grubundaki çocukların ve gençlerin duyduğundan daha büyük bir korku içindeydiler, ayrıca çekingendiler ve sosyal davranışlarında aşırı uyumluydular. Aileleri ağrılarından dolayı bu çocuklara acımayla yaklaşıyordu. Fakat bu acıma, Osborne’un (1989) bir başka araştırmada ortaya koyduğu gibi, çocukların giderek kendileri için bir şeyler yapmayı unutmalarına yol açıyordu.

Buradaki süreç gerçi örtük bir şekilde gelişiyor, ama tam da toplumun hedefi doğrultusunda: Çocuğun ruhsal acısını ifade etmesine izin verilmemesi, ancak bedensel acının kabul görmesi çocukların bağımsızlıklarını kısıtlıyor. Anne babanın, çocuklarının sağlığı için en iyiyi yaptıklarına inansalar da, acıma göstermeleri çocukta bir bağımlılık yaratıyor. Ancak, “sahte” acımayla (burada acımanın kendisi değil nesnesi sahte), gerçek duygusal süreçlerin algılanması engelleniyor ve bilinçdışına itiliyorlar, ama bu arada anne babanın bilgiye dayalı açıklamaları yerine oturuyor. İndirgenmiş bilincin bir zaferi daha.

Böylesi bir acıma kılık değiştirmiş kibirden başka bir şey değildir: Acınan kişi küçültülür, zayıf konuma getirilir ki acıyan kendisini bir o kadar güçlü, yüce gönüllü ve üstün hissedebilsin. Bu acıma bize, kendimizi sevebilecek kadar doğru davrandığımız duygusunu verir. Bunun diğer kişinin alçaltılması pahasına gerçekleştiğini her iki taraf da reddeder.

Lludwig Greve, “Wo gehöre ich hin” (Ben Nereye Aitim, 1994) başlıklı otobiyografisinde, bu süreci çok iyi tanımlayan bir çocukluk anısını anlatıyor. Söz konusu olan acıma ifade etmek için “zavallı” kavramının kullanılışı. “N., annem ve teyzemin, kendisi de zavallılığına boyun eğinceye kadar acıma gösterdikleri biçare bir adamdı. N. talepkar davranmaya başlar başlamaz, ki çok küçük şeylerdi bunlar, hemen bu acımanın gerçek yüzü, yani aslında aşağılama olduğu ortaya çıktı. Normal sözcüklerle karşılanamayacak kadar karmaşık bir durum olduğu belliydi.”

Acıma, özü olan aşağılamayı maskeleyen bir iktidar oyunudur. Walker ve Osbom’un araştırmalarının da gösterdiği gibi çocuklar çok erken yaşlarda uyum göstermeyi öğreniyorlar. Başka seçenekleri yok. Genç bir kadın hastamın yaşamındaki şu olay bunun ne kadar çabuk psikosomatik bir rahatsızlığa dönüşebileceğine bir örnek: Hastam dört yaşındayken anne babasıyla birlikte bir restorana gitmiş. Daha o zamandan duygu dünyasının anne babası tarafından reddedilişini ve kederini ya da kırgınlığını belirttiğinde cezalandırılmayı yaşamış. Babası restoranda karşılaştıkları tanıdıklarla bir süre sohbet etmiş. “Ben de yanlarına gittim, ama babam beni çok sert şekilde tersledi. Bu çok cammı yaktı. Annemin yanma koştum, ama yüreğimi ona da açamayacağım için kendimi onun yanında da çaresiz hissettim ve o an yaralı bir hayvan gibi böğürdüm. Kısa bir süre sonra da çok ağrılı bir ortakulak iltihabı geçirdim. Babam beni o kadar acımasızca terslemişti ki, aradaki bağlantıyı şimdi görünce korkuyorum.”

İnsanların duygudaşça davranamamasının nedeni ne? Doğduğumuz andan, belki daha da öncesinden itibaren sevinci ve acıyı devinduyumsal kas sinir yollarıyla annemizle paylaşıyoruz. Onun kucağındayken bu duyguları dolaysızca algılıyoruz. Bu algılayışlar annemizin yüz hatlarından ve gözlerinden aldığımız görsel idrakle güçleniyor. Ama kısa bir süre sonra bu dolaysız algılayışımızı değiştirmek zorunda kalıyoruz, sonra annemizi ve babamızı onların algılanmak istedikleri gibi algılamaya başlıyoruz.

Duyumsama yetimize karşı direnmeyi öğreniyoruz. Psikolog Perınebaker, “Nevv York Times” taki bir yazısında (1993) duygudaşlığın karşısına çıkartılan şu “suskunluk komplosu”nu anlatıyor: Ekim 1993’teki San Francisco depreminden sonra kentin banliyölerinden birinin sakinlerinin giydikleri tişörtlerde şunlar yazılıydı: “Depremde yaşadıklarını kendine sakladığın için teşekkürler!”

Çocuk olarak, bağımlı konumumuzun çaresizliği içinde yetişkinlerin beklentilerine karşılık vermeye çalışırız. Bu bizi onlara bağımlı kılar, onlara tabiyizdir; sonra da sözümona dostu düşmandan ayırt edebilmek için geleneklere, kurallara ve talimatlara tabi oluruz. İyiyle kötüyü ayırmakta zorlanırız, dürüst insanların dürüst olmadığını sanırız, yıkıcı insanların barışçıl olduğunu düşünürüz. Diğer insanları algılayışımız önceden programlanmış bir çizgi üzerinde gerçekleşir, açık değilizdir, bu nedenle de insanları oldukları gibi göremeyiz.

Bir örnek: 27 Nisan 1993’te Londra’da bir ton ağırlığında patlayıcı infilak etti ve özellikle borsanın ve finans dünyasının yerleşik olduğu “City” mahallesinde hayat tamamen durdu. Bir önceki gün tüm ülkede güvenlik kuvvetlerine, IRA’nın bir şiddet eyleminde bulunacağının açıklanmış olmasına rağmen, video denetim ekranlarını gözlemekte olan görevliler dörtlü farlarını yakmış bir nakliye aracının yasak biçimde park alanında durduğunu ve maskeli iki kişinin araçtan indiğini gördükleri halde video filminde görülüyor kuşkulanmıyorlar. Bu hezimet resmi açıklamada bir aksama olarak nitelendirildi ve gelecekte yol geçişlerinde silahlı korumanın artırılması önerildi. Ama güvenlik görevlilerinin olan biteni algılayamayışları, algıladığımız şey karşısındaki tutumumuzla ilgilidir. Eğer önceden programı yapılmış örneklere uymuyorlarsa, ne suçluyu ne de kurbanı ayırt edebiliyoruz. Açık dörtlü farlar, tarifi yapılmış bir suçlu görüntüsüne uymuyor. Peki,bizim bunu anlayabilmemiz için niçin önceden tanımlanmış olması gerekiyor? Aktarılan olay, algılayış kendiliğindenliğimizle ilişkimizin kesildiğini, algılayışımızın otoritelerin bize yönelttiği beklentilere uygun olarak filtre edilmiş olduğunu gösteriyor.

Bu örnek varoluşumuzdaki temel özgürlüksüzlüğü ortaya seriyor. Hepimiz aynı ölçüde özgürlük yoksunu değiliz elbette. Bir zamanlar anne babalarımızın irade ve isteklerine uymak zorunda kaldığımız ölçüde kendi gözlerimizle görme olanağımızı yitiriyoruz. Bu nedenle çoğu zaman sahte dostlukları da fark edemiyoruz. Yine aynı sıklıkla bize karşı gerçekten dostça davranan insanların kuyumuzu kazdıklarını sanıyoruz. Eğer gerçek bir gülümsemeyi sahtesinden ayırt edebilsek, sahtesi başımıza bela olmazdı.

1862’de Fransız nöro-anatomist Ducherıne de Bologne (1990), gerçekten sevinç hissedildiğinde merkez göz kasımızın orbicularis oculi lateralis çekildiğini saptadı. Buna karşılık, sevinç sahte veya taklitse bu kasta bir kıpırtı olmuyor. Sahte gülümsemeyi gerçeğinden ayırt etmekteki yetersizliğimiz, bu kas tepkisini algılamadaki yetersizliğimizle ilişkili olmalı.

Bu süreçte olanları doğru değerlendirebilmek için anne ve çocuk arasındaki göz temasının doğumdan itibaren giderek nasıl geliştiğini daha yakından incelemeliyiz. Klaus ve Kerınell (1970), doğumun hemen ardından anneyle çocuk arasında, kendi tanımlarıyla “bakışların dansı” dedikleri alışverişi her ikisini de etkin kılan bir süreç olarak gözlemlemişler. Çocuklar kendilerini başından itibaren annelerinin gözünden görür ve yaşarlar; annenin gözleri, yolu açılmaya başlayan anne-çocuk ilişkisi ve çocuğun kendisini görüşü için taşıyıcı satıh gibidir. Annenin tepkileri, örneğin sevinci, yeni doğan bebeğin yaşantı bütünselliğinin parçalarıdır. Aronson ve Rosenbloom (1971), Cramer (1989), Domes (1993), Gruen (1986,1993), Schneirla (1959) ve Stem (1992) yaptıkları çalışmalarda bu konuya ayrıntılı biçimde değinmişlerdir. Aronson ve Rosenbloom’un incelemeleri, otuz günlük bebeklerin annelerine ilişkin bütünsel algıları zedelendiğinde nasıl acı ve kaygıyla tepki verdiklerini çok etkileyici bir biçimde gösteriyor. On iki günlük bebekler de yetişkinlerin yüzlerindeki duygu ifadeleri karşısında farklı tepkiler verebiliyorlar (Meltzoff, 1977). Hatta Field, Woodson, Greenberg ve Cohen (1982), sevinç, keder ve şaşkınlık arasındaki farkı ayırt etme yetisinin doğumdan sonraki ilk otuz altı saat içinde oluştuğunu saptadılar. Bunun proprioseptifdevin duyumsal algılama sistemi üzerinden nasıl gerçekleştiğini de açıkladılar.

Eğer sahte gülümsemeyi niçin gerçeğinden ayırt edemediğimizi anlamak istiyorsak, bir bebeğin anne ve babasına yönelttiği beklentileri gözlemlemeliyiz. Bebek varlığını koruyabilmek için gereksindiği uyarım ve tepkileri anne ve babasından almak zorundadır. Eğer annebabasından tepki alma ihtiyacı ve beklentisi karşılanmazsa umutsuzlukla tepki verir, hatta apati yaşayabilir. (Ribble, daha 1943’te şefkat ve sıcaklık göremeyen çocukların apati yaşadığım anlatmıştı). Beklentiler, duygusal yaşamımız açısından büyük önem taşır. Eğer anne ile baba çocuğun beklentileri karşısında sadece sahte duygularla tepki verirlerse, eğer çocuklarına gösterdikleri ve verdikleri sadece anne baba olarak kendilik değerlerini yükseltici rol anlayışına uygunsa, o zaman çocuk kendisi için hayati önem taşıyan anne baba temasını koruyabilmek için sahte duygular karşısında sanki gerçekmişler gibi tepki verir.

Eğer annesi bebeğe sadece sahte duygularla yaklaşıyorsa bebeğin geçirdiği gelişim nasıl olur? Annesinin sahte duygularım algılamak zorunda kalmak onu çok derin bir acıya ve katlanılmaz bir umutsuzluğa sürükleyecektir. Anne babasının uygun olmayan tepkilerinin yarattığı korkuyla nasıl başa çıkacaktır? Çocuk, hayatta kalabilmek için orbicularis oculi lateralis’ın tepkisiz kalışım atlatacak bir algı bulmalıdır. Bu, işkencecisini “idealleştirmek”ten (Proust veya Ferenczi’ye göre), uyarımın eksik olduğunu reddetmekten veya Silverberg’in (1947) formüle ettiği gibi, yaşananın tersine çevrilmesinden başka hangi yolla olabilir? Çoğumuzun başkalarının yüz ifadesindeki gerçeği niçin göremediğini ancak böyle anlayabiliriz. Hayatta kalabilmek için sahtekarlıkla yaşamayı çok erken öğreniyoruz. Tarif edilmez bir acıya katlanabilmek için görmemeyi yeğleriz.

Ancak böyle iz bırakıcı deneyimlerin sonucunda gerçek duygulan ayırt edemez hale gelmişsek, aynı şekilde gerçek niyetini dostça bir gülümsemenin arkasına saklayan bir suçluyu da fark edemeyiz. Zamanla gerçek bizde korku yaratmaya başlar. Çünkü başka insanların gerçeğini görmek, çocukken yaşadığımız umutsuzluk ve suçluluk bilincine dair duyguları tekrar uyandırır. Suçluluk bilincinin nedeni, anne babamızın sevgisizliğine bir açıklama bulabilmek için onların yetersiz sevgisinin suçunu üstlenmemizdir.

Eğer çocukların suçluluk duygularını itiraf etmeleri ve bu duygularıyla yüzleşmelerine izin verilmezse kayıtsızlaşırlar. Böylece kurban konumunda olduklarını ve dolayısıyla geçmişlerini inkar etmeye başlarlar. Aynı şekilde, dünyayı görünürde işler halde tutmak için, bize uygulanan şiddeti de inkar ederiz. Böylece Jakob Wassermarın’m, “Kaspar Hauser” adlı romanında içe işleyen biçimde betimlediği gibi yürek tembelliği oluşur. Kurban karşısında acıma duymak yerine kendimizi onun tarafından kandırılmış hissederiz. Ancak bu duygu tuhaf bir biçimde doğrudur da, çünkü kurbanı engelsiz bir şekilde algılamak, hayal ürünü güvenliğimizi elimizden alır.

Ama suçluya hayranlık duyarız, onun sözümona acısından etkileniriz. Böylece Himmler de, Alman halkından Yahudi kadın ve çocukları katleden adamları ve kendisi için merhamet dilediğinde yürekleri kıpırdatabilmişti (Gruen, 1989). Sonra da ne utanç ne de suçluluk duyarız.

Peki ya suçlular ne hisseder? Bir dazlak şu itirafta bulunuyor: “Dövemezsem geberirim,” (Tophinke, 1989). “Bir can aldım, çünkü bir cana ihtiyacım vardı,” diyor bir katil (Cox, 1989). Bu adam kendi acısını algılayamadığı için yaşamı boyunca can sıkıntısı, boşluk, ölülük hissetmiş. Başka bir katil için de benzer şeyler söz konusu (Cox ve Gruen, 1989): Annesinin ölümcül niyetlerini bilincine çıkarmasına izin verilmediği için, kendi acısını kendisinden tamamen uzaklaştırmış. Bu adam, daha üç yaşındayken annesinin başından aşağıya kaynar su döktüğünü hatırlıyor. Ancak bunun kendisine verdiği acıyı artık hissedemiyor. Başkalarını duygusuzca katlederek acıyı geri getirebiliyor ve her seferinde yeniden inkar ediyor.

İnsan kendi acısını, başa çıkması olanaksız olduğu için yaşamından tamamen çıkartırsa, o zaman başkalarının yaşamını elinde tutma duygusu, bu iç boşluğu dolduracak bir ikame olur. Böylece şiddet yaşamın amacı haline gelir, canlılık duygusu yaratan bir şey haline gelir. İçlerindeki her türlü duyguyu yitirmiş olan insanlar, ancak canlı bir şeyi ele geçirip parçaladıklarında kendilerini duyumsayabilirler. Bir başka yaşamı dize getirip söndürdüklerinde yaşama hakim olduklarına inanırlar.

Hitler’in konuşmalarına bu açıdan bakacak olursak gaddarca eylemlerinin ardındaki itici kuvvetleri görebiliriz. Onca insanın niçin Hitler’e hayranlık duyduğunu da anlayabiliriz: Çünkü şiddet yoluyla kendilerini canlı hissetmelerini meşru kılıyordu. Hitler veya benzerleri tarafından kışkırtılarak başka insanlara işkence eden veya katliam yapan insanların dehşet verici çoklukta olması, uygarlığımızda çocukların anne babalarıyla yaşadıkları en erken ilişkilerde aldıkları duygu tahribatının ölçüsünü yansıtıyor. Aynı zamanda ürkütücü ölçüde yüksek olan kimlik yitimine de ayna tutuyor.

Bu kimlik yitimi, bir yanda kurbanla suçluyu karıştırmamızla, diğer yanda cezalandırmada ısrar etmemizle kol kola yürüyor. Eğer kimliğimizi geliştirmede olanaklarımız kısıtlanırsa, kendimize yönelttiğimiz nefret de büyük oluyor ve bu kendisini, başkalarını bizim de cezalandırıldığımıza inandırma eğiliminde gösteriyor. Böylece şiddeti azaltmak için uygun bir ölçüde karşı şiddet kullanma eğilimi ortaya çıkıyor. Şiddet hiçbir zaman ceza ve karşı şiddetle engellenememiş olmasına rağmen bu görüş her yerde destekleniyor. İnsan olmaya dair soruyu, ancak şiddeti haklı çıkartma anlamında yanıtlanabilecek şekilde sorarak şiddete şiddetle karşılık verme eğilimimizi akla uygun hale getiriyoruz. ABD’de bu nedenle suç olaylarından kaynaklanan yıllık gider önlem ve cezalandırma giderleri de dahil olmak üzere, dört yüz milyar doların üzerindedir. Bu miktar, ABD’nin savunma bütçesinin toplamından daha fazladır (T. A., 3 Ocak 1994).

Otantik bir kimlik duygusuna sahip olmadan, insan oluşa dair sorguyu da doğru yapmamıza olanak yoktur. Bu soruya verdiğimiz yanıtın doğuracağı sonuçlar iz bırakıcıdır. Bilincimizin, soyut, analitik ve yalıtıcı düşünce tarzını barındıran baskın bir sol beyin yarımküresi ve ihmal edilmiş bir sağ beyin yarımküresi arasında bölünmesi, insan oluşumuza dair sorunun yanıtını zaten önceden belirliyor. Dost ile düşman, kurban ile suçlu arasında ayrım yapabilme olanağımız çok sınırlı. Ama insan oluşumuzun tam bir tanımını yapmadıkça şiddet ve suça gerçek anlamda karşı çıkamayız. Kendimizi uygar olarak görmekte ısrar ettiğimiz sürece bakış açımız da, değerlendirme yetimiz de son derece kısıtlı kalacak.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Savaşlar, Sefalet, Salgın Hastalıklar… Yeryüzü: Cehennem – Enis Batur

John Berger'ın*, Bosch'un üçüzlüsüyle bir CNN haber bülteninde yer alan görüntülerin toplamı arasındaki koşutluğa dikkat çekmesi, çarpıcı bir alan açıyor...

Kapat