İsmaililer ve Hasan Sabbah: Köken ve Miras | İslam’da muhalefetin toplumsal temelleri

Nizari İsmaililerin efsanelere konu olan tarihi, Hasan Sabbah’m 1090 yılında Alamut Kalesini ele geçirmesiyle başlar. Bu dönemde İsmaililerin merkezi Mısır’daki Fatımi Halifeliğiydi. Hem İran hem de Suriye’deki İsmaililer Kahire’nin dinsel ve örgütsel otoritesine bağlıydı. 1072 yılında mezhebe katılmış olan Hasan Sabbah da, bu merkezin yönetiminde propaganda ve örgütlenme çalışması yürüten İsmaili daîlerinden (davetçi) biriydi. Eğitim için Mısır’a gönderildiğinde oradaki çürüme ve yozlaşmaya şahit olmuş, muhalif tavrı nedeniyle Mısır’dan uzaklaştırılmıştı. (25)

Hasan Sabbah on yılı aşkın bir süre boyunca önce Suriye’de ardından İran’da dolaşarak, İsmailileri kendisinin ilan ettiği Yeni Davet’e (26) çağırmıştı. Alamut’un ele geçirilmesiyle İran’daki yeni İsmaili davası Selçuklu ve Sünni egemenliğine karşı açık bir isyana dönüştü. Kısa bir süre içerisinde İran’ın çeşitli bölgelerinde pek çok kale, köy ve kasaba İsmaililerin kontrolüne girdi. Resmen olmasa da fiilen Mısır’dan bağımsız hareket eden İran Ismailileri, çok geçmeden tam bir kopuş için uygun fırsatı buldular. Fatımi Halifesi el Mustansır ölmüş, Vezir el Efdal yerine geçmesi gereken büyük oğlu Nizar’ı hapsedip, halifenin diğer oğlu Musa’yı halife ilan etmişti. Nizar hapiste öldürülünce, onun imamlığını tanıyan Hasan Sabbah ve yandaşları resmen bağımsızlaştılar. Böylece merkezi Alamut olan ve İran’ın birbirinden ayrı bölgelerine yayılan bir Nizari devleti ortaya çıktı. Gönderdikleri daîlerle kısa süre içinde Suriye’de de etkin olup, Akdeniz kıyısında dağlık Cebel Bahra bölgesinde Alamut’a bağlı bir devlet daha kurdular. Egemen oldukları topraklarda eşitlikçi, topluluğun çıkarlarını esas alan, katı ve adil hükümlerle yönetilen bir yaşam kurarken, bu kurtarılmış bölgeleri, aynı zamanda Selçuklu topraklarında sürdürdükleri mücadelenin üsleri olarak kullandılar.

Nizariler tarihleri boyunca Selçukluların pek çok saldırısına ve Sünni ulema tarafından kışkırtılan kıyımlara maruz kaldı. Bu baskılar karşısında Hasan Sabbah, Nizarile-rin devlet olarak varlığını korumak ve geliştirmek için eşsiz bir strateji uyguladı. Davaya en sadık fedailerin iyi seçilmiş hedeflere karşı suikastla-rıyla yarattığı korku sayesinde, düşmanlarının maneviyatım bozdu. Bu korku Nizarilerin en güçlü kalkanı oldu. Nizariler bu stratejinin yanı sıra, Selçukluların iç karışıklıkları sırasında uyguladıkları başarılı diplomasi ve en çok da, inandıkları davanın sağladığı moral kuvvet sayesinde, birliklerini sürdürüp geliştirdiler.

Hasan Sabbah’m otuz dört yıllık yönetiminin ardından, onun sergilediği önderlik düzeyinin devamı gelmedi. Selçuklularla yaşanan yenişe-meme durumu olağanlaştı. Devlet iktidarı pratiği ve kendisini kuşatan düşmanlarla bir arada yaşamayı kabullenme zorunluluğu, hareketin devrimci dinamizmini törpüledi ve durağanlaştırdı. Bir dönem savunmacı bir siyaset izledikten sonra, Hasan Sabbah’tan üç kuşak sonraki şeyh olan adaşı ikinci Hasan zamanında bir iç hamle olarak kıyameti i-lan ettiler ve şeriatı kaldırdılar. Ancak bu pek bir etki yaratmadı. Daha sonra Sünni şeriatını tanıdıkları bir takiye dönemine girdiler. Nihayet, Nizarilerin bir buçuk asırdan biraz uzun süren devletli varlığı, kalelerinin birer birer Moğol saldırısı altında düşmesiyle son buldu.

Nizari tarihini en kaba hatlarıyla bu şekilde özetlemek mümkündür. Bu hali bile efsanelerden hayli farklı bir tablo ortaya çıkarmaya yetiyor. Bu özeti, önemli yönlerini daha yakından inceleyerek genişletecek, çizdiğimiz Nizari resmini netleştireceğiz. Ama ne kadar ayrıntılarına inersek inelim, bu tarihsel kesiti kendinden ibaret bir olaylar dizisi olarak almak, bize Hasan Sabbah ve Nizariler gerçekliğini vermeye yetmeyecektir. Beslendiği tarihsel köken, devraldığı düşünsel miras, içine doğduğu siyasal ve toplumsal şartlar, yaslandığı ve çatıştığı toplumsal güçler dahil edilmeden yapılan bir incelemenin, bütün bu tarihi, sıklıkla olduğu gibi, bir din çatışması ya da hırslı bir kişiliğin intikam macerası olarak yazması kuvvetle muhtemeldir.

Hasan Sabbah’m hırslı ve etkileyici bir kişiliğe sahip olduğu ve tarihin bu kesitinde çok belirleyici bir rol oynadığı doğrudur elbette. Ancak unutulmamalı ki, Ortadoğu doğru zamanda ortaya çıkmadığı, uygun tarihsel ve toplumsal koşullarla bütünlenmediği için meczup sayılmış peygamberler, imamlar, mehdiler mezarlığıdır. Hasan Sabbah’ı öne iten ve kendi tarihinin etkin bir öznesi haline getiren nesnel koşullar bu yüzden önemlidir.

Öte yandan, bunun bir din çatışması, Sünni İslam’la, öğreti ve dini ilkeleri bakımından ondan köklü bir farklılık arz eden İsmaililik arasında bir mücadele olduğu da yanlış değildir. Ama dinler, ne gökten zembille inen, ne de birdenbire akla üşüşüveren fikirlerdir; toplumun ürünleridir. Hele de dinin insanın maddi yaşamı üzerindeki etkisinin çok güçlü olduğu ortaçağda, her yerde baş gösteren din savaşlarının tümünün

arkasında, az ya da çok belirgin halde, zorunlu olarak din kisvesine bürünmüş, mücadele amaçlarını ve dünya tasarımlarını dini ilkeler ve kurallar olarak formüle etmiş toplumsal hareketler, sınıf mücadeleleri vardır. İslam’ın, en başından beri insanın ahlaki ve manevi dünyasının yanı sıra, toplumsal-politik dünyasını da alenen düzenleyen bir sistem olması, belki de İslam dünyasında her sınıf mücadelesini din kisvesinde görünmeye daha da zorlayan bir etken olmuştur.

İsmaililer ve Batınilik

Öyleyse, Hasan Sabbah ve Nizariler gerçeğini ortaya koymak için, önce İslam tarihinde gerilere gidip Nizarilerin köklerini belirginleştirmek gerekiyor.

Bir Şii mezhebi olan İsmaililik 765 yılında Şiiliğin beşinci imamı Cafer’in ölümüyle ortaya çıkar. İmam Cafer önce büyük oğlu İsmail’i kendinden sonraki imam olarak belirler. Ama İsmail’in radikal Şii çevreleriyle ilişkisinden rahatsız olarak onu kendisinden uzaklaştırır. İsmail’in kendisinden önce ölmesini fırsat bilerek, küçük oğlu Musa’yı imam tayin eder. Şiilerin çoğunluğu Musa’nın imamlığını kabul ederken (27), Musa’yı reddedip İsmail üzerinden devam eden soyu imam olarak tanıyan “heyecanlı ve eğilimleri açısından ‘müfrit, aşırı’ olarak nitelendirilebilecek olan bir bölük Şii” İsmaili mezhebini kurarlar. Corbin’in ifadesiyle, “bunların aşırı oluşları (…) Şii irfanından köktenci sonuçlar çıkarmalarıdır: örneğin, imamlık anlayışlarında ‘tanrısal olanın sureti’ (ilahi mazhar) kuramına yer vermeleri, her zahire bir iç hakikatin, bâtının tekabül ettiğini kesinlikle kabul etmeleri, manevi kıyamete, şeriatın zahirinin terk edilip içyüzüne dönülmesine önem vermeleri…” (28)

Görüldüğü gibi, bu bölünme kişiler arasındaki bir çatışmadan doğmamıştı. Gerçekte olan şuydu. Batınilik diye anılan, aslında islam’a özgü olmayıp eski dinsel öğretilerden süzülerek devralman, İslamiyet’in ortaya çıkışından beri Islami bir karaktere bürünerek çeşitli mezheplere bölünmüş şekilde görüne kaybola varlığını sürdüren ve Abbasi egemenliğinin başlarında ciddi bir dağılma yaşayan muhalefet geleneği, İsmail yandaşları adıyla yeniden toparlanma sürecine girmişti. (29)

Muhalif, devrimci bir karakter Batıni öğretide şöyle ifade bulur. Batınilik en genel haliyle, her şeyin görünen (zahiri, egzotik) yüzünün ardında gizli bir özün, bir gerçek anlamın (batın, ezoterik) bulunduğunu esas alır. Dünyayı ve evreni, olup bitenleri ve olacakları görüntülere değil, iç anlam ve ilişkilere bakarak anlamaya çalışır. Besbelli ki böyle bir düşünce, kökeninde, özlem duyduğu ile gerçek olan arasındaki çelişkiyi çözümleme ihtiyacındaki insan zihninin bir ürünüdür, içinden çıkamadığı sorunu kendinden öte bir güce havale etme yatkınlığı, bu çelişkiyi -soyut ve aşkın bir mükemmellik atfedilen ve gücü her şeye yeten bir yaratıcı ile onun eliyle yaratılmış bu dünyanın kusurları arasındaki karşıtlık olarak- bütün dinlerin ortak sorunu haline getirir. Ne bu adaletsiz ve çivisi çıkmış dünyadan, ne de dinin hâkim yorumunun bu çelişkiyi öte dünyaya göndererek açıklama biçiminden tatmin olanlar, bu dünyanın ardında ancak özel bir kavrayış ve yol göstericilikle anlaşılıp ulaşılabilecek adil ve u-yumlu bir düzen bulunduğuna inanmışlar, böylece bu dünyadaki çileli yaşamlarına anlam vermenin ve katlanmanın yolunu bulmuşlardır.

Batınilik dini ilkeleri ve kuralları zahir, özü çevreleyen kabuk saydığından, bunlara dayanan düzene karşı hem düşünsel, hem ahlaki, hem de siyasi bir eleştiriye zemin sağlar. Hâkim düzenin ideolojik hegemonyasının kapsama alanı dışına bir kapı açar. İlahi mesajın ve kutsal kitabın yaygın kabul gören yorumunu bir kenara bırakıp iç anlamına yoğunlaşır. (30) Bu anlayış ve bunun getirdiği siyasal, felsefi ve toplumsal duruş, İslam dünyasında felsefi pratiğe, özgür düşünceye ve muhalif siyasal eyleme geniş bir alan açmıştır. Bu, dinin egemen yorumunda kendi toplumsal özlemlerine yer bulamayanların, buna karşı kendi özledikleri dünyaya yönelen bir yorum geliştirmelerinin de imkânıdır. (31)

Bu içeriğiyle Batınilik islam düşüncesinde, en radikalinden ılımlı ve uzlaşmacısma, bir dizi eğilimi yan yana ve birbirleriyle çatışma halinde barındıran dinamik bir muhalefet geleneği olmuştur. En geniş cephesi Şiiliktir. Kuramsal bakımdan en bütünlüklü ve derin, siyasal ve toplumsal bakımdan en etkin ve yaygın radikal ifadesine ise, İsmaililik’te kavuşmuştur.

İslam’da muhalefetin toplumsal temelleri

islam dünyasında Batmiliğin bir toplumsal tabanda vücut bulması zor olmadı. Şimdi İslam tarihinde biraz daha geriye giderek bu gelişmeyi izleyelim, islamiyet’in ilk otuz yılında, klasik uygarlık merkezlerinin hemen kıyısındaki Arap kabileleri, çok hızlı ilerleyen bir fetih süreciyle dev bir imparatorluğun hâkimleri haline geldiler, islam’ın siyasi egemenliğine girmiş topraklardaki çeşitli dilleri konuşan, çeşitli kültürlere sahip, çeşitli dinlere mensup insanlar (32), özerk topluluklar olarak var olma imkânları yanında, İslam toplumunun ve inancının aşama aşama kristalize olma süreci, aynı zamanda bu genel mirasın süzül-düğü, elenip uyarlandığı bir süreç oldu.

Putperestlikten tektanncılığa geçiş ile kabileden devlete geçişi iç i-çe yaşayan Araplar arasında, bu hızlı fetih döneminde sınıfsal farklılaşmalar da yeni bir temelde ve hızla derinleşti. Kabilelerin kandaş yapısı çözüldü. Kabile yaşamından kopup askeri garnizonların gelişmesiyle o-luşan büyük şehirlere yığılmış A-raplar, fetihlerin durup ganimet gelirlerinin kesilmesinin ardından, kendilerini toplumsal ve ekonomik güçlüklerle örülü, daha önce bilmedikleri güvencesiz bir yaşamın içinde buldular, islam’ın onlara vaat ettiği bu değildi, islam’ın ilk muhalifleri onlar oldu.

Bu bölükler, egemenler tarafından çarpıtılıp bozulan islam’ın mesajının, sadece Hz. Muhammed’in soyu tarafından yorumlanabileceğini düşündüler. Ancak kendisi de İtaksızlığa uğrayan peygamber soku hakkı olanı aldığında, İslam’ın adil hükümleriyle dünyanın yeni bir düzene kavuşabileceğine inandılar.

Peygamberin hem damadı hem de amcasının oğlu olan Ali’nin ve zulme uğrayıp katledilmiş oğullarının etrafında toplanıp Şia’yı (33), sonlasında da bu soydan gelen imamları izlediler, onların önderliğinde bir kurtuluşu beklediler.

Öte yanda ise, mevali (34) olarak adlandırılan, islamiyet’in yayıldığı topraklarda sonradan Müslüman o-lan iranlı, Arami, Berberi ve Arap olmayan diğer toplulukların oluşturduğu bir tabaka gelişti. Mevalinin yoksul ve hiçbir hakka sahip olmayan kesimleri, yani köylerdeki geçim kaynakları tahrip edilmiş, vergi ve haraçlar yüzünden tarım yapamaz hale gelip kente göçmüş köylüler ve islam’ı seçip azat edilen savaş esirleri, bütün Müslümanların Allah karşısında eşit olduğuna dayanarak, din kardeşleriyle bu dünyada da eşit haklara sahip olmayı istediler.

Emevi hanedanı egemenliğine muhalif olan tüm kesimlerin altında toplandığı bir bayrak olan Şiiliğin, en radikal ve dinamik kanadını mevali oluşturdu. 685 yılında Irak’ın Küfe şehrinde gerçekleşen Muhtar ayaklanmasından (35) sonra mevali Şiilikle tümüyle bütünleşmiş, onun etkin ve belirleyici tabanı haline gelmişti. Mevali beraberinde islamiyet öncesi inançlarından pek çok düşünceyi getirdi. Sonradan İsmaililerce sürdürülecek olan tevil (36) anlayışı ve kıyamet, yeniden dirilme, cennet, cehennem gibi kavramların dünyada yaşanan deneyimler olarak sembolik kavranışı, Şiiliğin radikal kanatlarının öğretisine böylelikle girmiş oldu. Bu radikal kanatlar, Şia’nın geneli tarafından aşrılıkçı, abartıcı anlamında gulat olarak adlandırıldı.

İsmaililiğin doğuşu

Abbasiler 748 yılında Emevi hanedanını yıkıp egemen olduklarında, önceden ittifak yaptıkları Şiilik ve radikal muhalefetle bağlarını da kopardılar ve Sünniliğin ateşli savunucuları haline geldiler. Bu dönemde Şia’nın ve diğer muhalefetin aktif önderleri öldürüldü, tasfiye edildi. Ilımlı olanlar ise siyaset dışına itildi. İmamın dinsel bir otorite olduğu, toplumun dünyevi yönetimini üstlenmesinin gerekmediği düşüncesini geliştirerek Abbasilerle uzlaşan İmam Cafer, ılımlı Şiileri etrafında toplarken, gulatı da kontrol altında tutma misyonunu üstlendi. Ancak, oğlu İsmail’in gulattan etkilenmesi (37) ve Cafer’in imamlık hakkını İsmail’den geri alıp diğer oğluna devretmesiyle, daha önce değindiğimiz, İsmaililiğin doğuşuna varan süreç yaşandı. Radikal Şiiler İsmail’in soyuna ait olan imamlık hakkının gasp edildiği iddiasına dayanarak, onun adıyla, kendilerine meşruluk sağlayan birleştirici bir bayrak edinmiş oldular.

İsmaili araştırmacıları, mezhebin doğduğu 765 yılından sonra geçen bir asırdan biraz fazla süreyi erken İsmaililik olarak tanımlar. Bu dönem mezhebin tarihinin hayli karanlık bir kesitidir. İsmail’in oğlundan sonra gelen imamlarla ilgili bir belirsizlik olduğundan gizli /kayıp imamlar dönemi olarak da adlandırılır. Mezhebin yeraltına çekildiği, takiye dedikleri gizlilik taktiğine sığınarak varlığım koruduğu, uzun ve sabırlı bir gizli propaganda-örgütlenme çalışması sürdürdüğü ve kendisini düşünsel olarak geliştirdiği söylenebilir.

Bu döneme ait iki önemli İsmaili eserden, hareketin sonraya devredeceği düşünsel birikim hakkında fikir vereceği için, kısaca söz edelim. Ismaililiğin ilk ortaya çıktığı döneme ait olan Umm-ul Kitab (Kitapların Anası) islamiyet öncesi düşünceyle İsmaililik arasındaki bağı göstermektedir. Bu kitapta islam dışı etkiler çok ve çeşitlidir. Corbin ve diğer uzmanlara göre bu eserde, ağırlıklı olarak, iran’dan gelen ve Mani ile Mazdek dini karışımı olan, kısmen de Hıristiyanlık ile Hint ve Babil irfanının (gnose) izlerini taşıyan bir sentez söz konusudur. Dışta ise Islami bir karakter taşır, başka bir deyişle islam’a uyarlanmıştır. Esas olarak, gulatm Islami çerçeveye uygun şekilde evirilip olgunlaşma aşamasındaki düşüncesinin ifadesidir. îsmaililiğin başlangıç öğretişidir.

O döneme ait diğer önemli eser ise İhyan üs Safa Risaîekri’dir. En son haline 10. yüzyılda kavuştuğu bilinen eserin ilk nüvesinin, erken İsmaililik döneminin sonlarında ortaya çıktığı kabul edilmektedir. Is-maililer tarafından İhvan üs Safa’nın en sonuncu “toplayıcı risale”sinin, gizli imamların ikincisi olduğu iddia edilen Ahmed tarafından yazıldığı ileri sürülmektedir. Sonradan yapılan araştırmalara göre risaleler, Fatımilerin ortaya çıkışından hemen önce 870-900 yılları arasında Basralı bir grup İsmaili daîsi tarafından hazırlanmıştır. (40) Dört bölüm halinde, matematik, geometri, astronomi, mantık, fizik, kozmoloji, tevhid ve kelam gibi alanların incelendiği eser, mezhep üyelerinin eğitimini hedefleyen bir tarzda hazırlanmıştır. (41) ilk İsmaililik döneminin sonlarında ulaşılan düşünsel düzeyi sergileyen eser, iran’dan ispanya’ya, islam düşünce dünyasında büyük bir etki yaratmıştır.

İsmaililiğin görkemli yükselişi

İsmaililiğin sessiz sedasız bir örgütlenme çalışması sürdürdüğü dönemde, islam dünyasında önemli toplumsal değişimler gerçekleşmekteydi. Sanayi, zanaatlar ve ticarette büyük gelişmeler olmuş, şehirler hızla büyüyüp ticari merkezler haline gelmiştir. Bu yeni ve daha karmaşık koşullarda, yeni çıkar çatışmaları ortaya çıkmıştı. Abbasi egemenliğinin ilk elli yılında, Arapların ayrıcalıklı konumuna dayanan toplumsal yapı dağılmış, Arap-mevali ayrımı ortadan kalkmıştı. Arap kabile aristokrasisinin hegemonyası tümüyle dağılmıştı. Bunun yerini tüccarlar, büyük toprak sahipleri, profesyonel askerler, sivil yöneticiler ve dinsel liderlerden oluşan yeni bir yönetici tabaka almıştı. Devlet yönetiminde iranlılara ve Sasani modeli merkezi yönetime dayanan bir imparatorluk kurulmuştu. (42)

Kırsal kesimlerde geniş mali ayrıcalıklarla donanmış büyük mülk sahipleriyle sefalet içindeki küçük toprak sahipleri ve topraksız emekçiler karşı karşıyaydı. Şehirlerde ise, gezgin bir emekçi sınıf ile yoksul, yersiz yurtsuz göçmenlerden oluşan topluluğun yanı başında, ticaret ve sanayinin doğurduğu büyük bir zenginlik birikmişti.

islamiyet’in ideolojik hegemonyası da zayıflamaktaydı. Bernard Lewis’in ifadesiyle bu dönem, “aynı zamanda İslam dünyası için bir düşünsel çoraklık dönemiydi. Sünni inancın katı kuralcılığı ve donukluğu, onu Yunan bilimi ve felsefesiyle, Fars mantığıyla ve tarihin katı gerçekleriyle yüzleşmesiyle ortaya çıkan ve cevap bekleyen ciddi problemler karşısında zayıf düşürmüştü. .. Saygın din adamlarının kurulu düzenle barışıklığı, yoksul ve mutsuz müminlerin maddi ve manevi ihtiyaçlarından uzak kalmalarına yol açmıştı. Dini, felsefi, siyasi ve toplumsal büyük islam mutabakatı çatırdamaktaydı.” (43)

Bu koşullarda halk düzene karşı çıkan her türlü muhalefete, mücadele çağrısına kulak verecek durumdaydı. Nitekim 9. yüzyılın ortalarında Iran ve Irak’ta birkaç tanesi büyük ve etkili olan çok sayıda köylü ayaklanması gerçekleşti. Basra’da büyük toprak sahibi aristokratların yamnda çalışan kölelerin Zenc isyanı (Savrat-ül Zenc) adıyla anılan hareketi, on beş yıl ayakta kalacak eşitlikçi bir cumhuriyetin kuruluşuyla son buldu. (44)

Tüm bu toplumsal dalgalanmalar İsmaililiğin yapısına ve gelişimine de etkide bulundu. Mevalinin İslam toplumuyla bütünleşip ayrı bir sınıf olarak ayırt edici niteliklerini yitir-mesiyle birlikte, İsmaililik ile mevalinin toplumsal özlemleri arasında oluşmuş özdeşlik ortadan kalktı. Bunun yerine İsmaililik ekonomik ve toplumsal olarak ezilen her kökenden kitlelerin daha geniş ve köklü muhalefeti için uygun bir siyasal çerçeve haline geldi. İsmaililiğin, Mehdinin dünyaya adalet getirmek üzere kısa zamanda geleceğini ilan eden mesajı, bu kitleler için oldukça etkili bir çağrıydı. Uzun süren gizlilik döneminin ardından İsmaililik, elverişli toplumsal-siyasal koşullardan da beslenerek, dinamik bir devrimci hareket olarak ortaya çıktı.

Hareket en büyük etkiyi halifeliğin yönetsel merkezlerinin uzağında daha az kentleşmiş bölgelerde yarattı. Daha sonraları yeni kurulmakta olan meslek birlikleri ve loncalar sayesinde şehirli emekçi ve zanaatkarlar arasında destek bulsalar da, o dönemlerde İsmaililer esas olarak köylülere ve göçebelere hitap ediyordu. (45) Neticede 9. yüzyılın sularında İsmaililik, Irak’ta özellikle Küfe bölgesinde köylüler ve göçebe kabileler, Bahreyn ve Suriye’de «sas olarak göçebeler, Yemen’de dağlık bölgelerde yerel yöneticiler de dahil olmak üzere karmaşık bir toplumsal kesim içerisinde, hatırı sayılır bir güce ulaşmıştı.

İsmaihliğin bu görkemli ortaya çıkışının yansıttığı birikimi, en iyi Bernard Lewis’ten aktaracağımız şu pasaj gözler önüne serecektir:

“Uzunca bir süre kendisini gizli tutmuş topluluk, gerek bağlılık ve örgütlenme bakımından, gerekse de entelektüel ve duygusal bir çekim merkezi olması bakımından diğerlerini geride bırakan bir mezhep kurmuştur. Kendilerinden önceki mezheplere nüfuz etmiş kaotik tahliller ve iptidai hurafelerin yerine, bir kısmı ehil ilahiyatçı, üstün bir felsefi, temel üzerinde yükselen bir din öğretisi sistemi, yüzyıllar boyu gözlerden uzak tutulmasının ardından gerçek kıymeti bir kez daha anlamaya başlamış bir literatür hasıl genislerdir. Dindar kesimlere göle İsmaililer gerek anane, gerekse de hukuk bağlamında en az Sünniler kadar Kuran’a itibar etmektedirler. Entelektüel kesimlere göre ise kadim, bilhassa da yeni- Eflatuncu düşünce temelinde kainata felsefi bir izahat getirmişlerdir. Manevi kesimlere göre, imamların ıstıraptları ve müritlerinin fedakârlıklarını -tutku deneyimi ve hakikate erişme-üret alarak, yeni, şahsi, mistik, hisli ‘bir inanç hasıl etmişlerdir. En nihayet hoşnutsuz kesimlere göre de, mevcut nizamı ortadan kaldırıp yeline imam -Hz. Peygamber’in varisi, Allah’ın seçtiği, insanlığın meşru – önderliğinde yeni ve adil bir toplum inşa edebilmek için gerçek lir imkân sunabileceğine inanılan, örgütlü, yaygın ve kudretli bir muhalefet hareketinin cazibesini uyandırmışlardır.” (46)

Baha Okar
Bilim ve Gelecek (Sayı 86)

<< Öncesini Oku | Devamını Oku>>

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Duvar edebiyat dergisinin Mart-Nisan 2012 tarihli ilk sayısı çıktı!

İki aylık periyotlarla yayınlanacak olan derginin yayın kurulunda Akif Kurtuluş, Ali Çakmak, Ali Ülken, Enis Akın, Enis Rıza, Süreyyya Evren...

Kapat