HARARI: YAPAY ZEKA İŞ AÇISINDAN PEK ÇOK İNSANIN YERİNİ ALDIĞINDA İŞGÜCÜNE VE DİNE NE OLACAK?

18

Çağın teknolojik gerçekliğiyle bağını kaybetmiş dinler, soruları bile anlama yetisini yitirmeye mahkumdur. Yapay zeka bilişsel işlerde pek çok insanın yerini alabilecek noktaya geldiğinde işgücüne ne olacak? Amaçsız ve işe yaramaz insanlardan oluşan devasa yeni sınıfın siyasi etkileri neler olacak? Nanoteknoloji ve rejeneratif tıp, seksen yaşını elli yaşına çevirmeyi başardığında ilişkiler aileler ya da emeklilik fonları nasıl etkilenecek? Biyoteknoloji bebekleri tasarlayabilmemizi sağladığında, zenginle fakir arasındaki uçurum hiç olmadığı kadar derinleştiğinde insan toplumu neye benzeyecek? Bu soruların yanıtlarını Kur’an’da, İncil’de veya Konfüçyüs’ün Seçmeler’inde bulmak imkansızdır çünkü antik Çin’de veya ortaçağda Ortadoğu’da bilgisayarın, genetik biliminin ya da nanoteknolojinin fikri bile söz konusu değildi.

Hümanist Devrim: Elektrik, Genetik ve Radikal İslam

Bireycilik, insan hakları, demokrasi ve serbest piyasadan oluşan liberalizm, 2016 itibarıyla ipi tek başına göğüslemeye devam ediyor. 2011’de İspanya’da vuku bulan 15M hareketi ve Wall Street’ten başlayarak tüm dünyaya yayılan “İşgal Et” eylemleri gibi Batı dünyasını kasıp kavuran toplumsal olaylar demokrasiye, bireyciliğe ve insan haklarına, hatta serbest piyasanın temel işleyişine bile hiçbir şekilde karşı çıkmadı. Bilakis bu liberal fikirlerin hayata geçirilmesinin hükümetlerin görevi olduğunu vurguluyorlardı. Piyasaların “batmasına izin verilemeyecek kadar büyük” şirketler ve bankalar tarafından manipüle edilip yönlendirilmemesini, gerçek anlamda serbest kalmasını istiyorlardı. Paralı lobiler ve güçlü çıkar grupları yerine sıradan vatandaşların menfaatlerini koruyacak doğrudan demokrasi kurumlan talep ettiler, Yükselen borsalar ve en sert eleştirileri dillendiren hükümetler bile, dünyayı yönetmek için daha iyi uygulanabilir bir model sunamıyor. Batı’daki akademisyenlerin ve aktivistlerin en büyük eğlencesi liberalizmin açığını yakalamak olsa da onlar bile daha iyi bir öneri sunabilmiş değiller.

Öte yandan Çin, Batı’daki toplumsal protestolardan çok daha zorlu bir mücadele veriyormuş gibi görünüyor. Siyasetini ve ekonomisini liberalleştirmesine rağmen hâlâ ne bir demokrasi ne de gerçek bir serbest piyasa ekonomisi olabilen Çin, 21. yüzyılın ekonomik devi olmaktan geri kalmıyor. Ne var ki ekonomik devin ideolojik olarak etki alanı pek de geniş değil. Hiç kimse, bizzat Çinliler bile, bugünlerde tam olarak neye inandıklarını bilmiyor. Teoride hâlâ komünist olan Çin, uygulamada hiç de öyle değil. Bazı Çinli düşünür ve liderler Konfüçyüsçülüğe dönmeyi denemek istese de bunun artık bir geçerliliği yok. Bu ideolojik boşluk Çin’i Silikon Vadisi’nden doğan (gelecek bölümlerde tartışacağımız) yeni teknodinlerin yeşermesi için çok uygun bir zemin hâline getiriyor. Ancak ölümsüzlüğe ve sanal cennetlere inanan bu teknodinlerin kök salacak vaziyete gelebilmesi için en az on ya da yirmi yıl daha var. Dolayısıyla günümüzde Çin liberalizme gerçek bir alternatif sunamıyor. Liberal modele alternatif arayan, iflas etmiş ve hayal kırıklığına uğramış Yunanlar açısından bile Çin’i taklit etmek bir seçenek olamaz.

Peki ya radikal İslam hakkında ne diyebiliriz? Ya da köktenci Hıristiyanlık, mesihçi Yahudilik ve uyanışçı Hinduizm nerede duruyor? Çinliler neye inanacaklarını bilemezken tutucu dindarlar kendilerinden çok eminler. Nietzsche’nin Tann’nın ölümünü ilan etmesinin üzerinden bir asır geçti ama Tanrı yeniden sahneye dönüyor. Bu görüşün yalnızca bir sanrıdan, bir seraptan ibaret olduğu ortada. Tanrı öldü, uzun sürense cenazeyi kaldırma süreci. Radikal Müslümanlar 21. yüzyılı tam olarak kavrayamadıklarından liberalizm açısından gerçek bir tehdit oluşturamıyor, etrafımızda gelişen yeni teknolojilerin yarattığı görülmemiş tehlikeler ve fırsatlar hakkında kayda değer bir fikir geliştiremiyorlar.
Din ve teknoloji tarihin her döneminde, birbirlerine tango yapan bir çift zarafetiyle yaklaşmıştır. Birbirlerini iterler, birbirlerine tutunurlar ama hiçbir zaman birbirlerinden çok uzak kalamazlar. Her buluş çok farklı şekillerde uygulanabileceği için mühendisler hayati kararlarda bir hedefi işaret ederek istikamet belirleyecek peygamberlere ihtiyaç duyar. Bu yüzden teknoloji dine muhtaçtır. Mühendisler 19. yüzyılda lokomotifi, radyoyu ve içten yanmalı motoru icat etti. Fakat 20. yüzyılın kanıtladığı gibi bunlar hem faşist toplumlarda hem komünist diktatörlüklerde hem de liberal demokrasilerde kullanılabildi. Dini kanaatler olmadan lokomotifler istikametlerini belirleyemedi.

Diğer taraftan teknoloji, elimize bir menü tutuşturarak yiyebileceklerimizin sınırını belirleyen bir garson misali, sıklıkla dini tasavvurlarımızın sınırını ve kapsamını belirler. Yeni teknolojiler eski tanrıları öldürüp yenilerini yaratır. Bu yüzden tarım devriminin ilahları, avcı-toplayıcıların ruhlarından farklıdır. Fabrikada çalışan eller köylülerinkinden başka hayaller peşinde koşar. 21. yüzyılın devrim niteliği taşıyan teknolojileri, ortaçağ öğretilerini yeniden canlandırmak yerine benzeri görülmemiş yeni dini hareketler yaratacaktır Radikal İslamcılar, “Kurtuluş İslamda,” mantrasını tekrarlayabilirler; ancak çağın teknolojik gerçekliğiyle bağını kaybetmiş dinler, soruları bile anlama yetisini yitirmeye mahkumdur. Yapay zeka bilişsel işlerde pek çok insanın yerini alabilecek noktaya geldiğinde işgücüne ne olacak? Amaçsız ve işe yaramaz insanlardan oluşan devasa yeni sınıfın siyasi etkileri neler olacak? Nanoteknoloji ve rejeneratif tıp, seksen yaşını elli yaşına çevirmeyi başardığında ilişkiler aileler ya da emeklilik fonları nasıl etkilenecek? Biyoteknoloji bebekleri tasarlayabilmemizi sağladığında, zenginle fakir arasındaki uçurum hiç olmadığı kadar derinleştiğinde insan toplumu neye benzeyecek?

Bu soruların yanıtlarını Kur’an’da, İncil’de veya Konfüçyüs’ün Seçmeler’inde bulmak imkansızdır çünkü antik Çin’de veya ortaçağda Ortadoğu’da bilgisayarın, genetik biliminin ya da nanoteknolojinin fikri bile söz konusu değildi. Radikal İslam teknolojik ve ekonomik fırtınaların koptuğu bir denizde çapa görevi görmeyi sürdürebilir ancak fırtınada yönünüzü bulabilmek için bir çapadan daha fazlasına, bir haritaya ve dümene ihtiyacınız vardır. Bu yüzden radikal İslam, sadece hüküm sürdüğü coğrafyalarda doğmuş ve yetişmiş insanlara seslenebilip ama işsiz İspanyol gençlerine ya da endişeli Çinli milyarderlere sunabileceği pek bir şey yoktur.

Yüz milyonlarca insan hâlâ İslama, Hıristiyanlığa ya da Hinduizme inanmaya devam edebiliyor. Oysa sayılar tarihin gidişatında tek başına bir şey ifade etmez. Tarih çoğu zaman geçmişe tutunan kitleler yerine ileri görüşlü bir grup yenilikçi tarafından şekillendirilir. 10 bin yıl kadar önce pek çok insan avcı-toplayıcıyken bir avuç öncü Ortadoğu’da tarıma geçmişti ve gelecek çiftçilerindi.

1850’de insanların yüzde 90’ından fazlası Ganj, Nil ve Yangtze boylarındaki küçük kasabalarda tarımla uğraşırken hiçbiri buhar makinesi, demiryolu ya da telgraf hattı görmemişti. Bu çiftçilerin kaderi, Sanayi Devrimi’nin başını çeken bir avuç mühendis, siyasetçi ve yatırımcı tarafından Manchester ve Birmingham’da çoktan yazılmıştı. Buhar makineleri, demiryolları ve telgraflar yiyecek, tekstil, araç ve silah üretimini olduğu gibi değiştirerek endüstriyel güçlere geleneksel tarım toplumlarının karşısında bariz bir üstünlük sağladı.

Sanayi Devrimi tüm dünyaya yayılarak Ganj, Nil ve Yangtze’nin kıyılarına ulaşmaya başladığında bile insanlar buhar makinesi yerine kutsal kitaplara inanmaya devam ettiler. Günümüzde de tıpkı 19. yüzyılda olduğu gibi insanlığın tüm sorunlarının çözümünün kendilerinde olduğunu söyleyen, hatta Sanayi Devrimi’nin yarattığı sorunları bile çözebileceklerine inanan rahipler, mistik öğretiler veya gurular eksik olmuyor, örneğin 1820-1880 yılları arasında Mısır (İngiltere’nin desteğiyle) Sudan’ı fethetmiş ve yeni uluslararası ticaret ağlarına dahil etmek amacıyla ülkeyi modernleştirmeye çalışmıştır. İstikrarsız geleneksel Sudan toplumunda geniş tabanlı bir huzursuzluk yaratan bu karar, isyanların patlak vermesine neden olur. 1881’de yerel dini lider Muhammed Ahmed İbnü’s Seyyid Abdullah, Mehdi olduğunu ve Tanrı’nın hükmünü dünyada yerine getirmek üzere gönderildiğini ilan eder. Destekçileri İngiliz-Mısır ordusunu dağıtır ve Viktorya İngiltere’sini şok eden bir kararla General Charles Gordon’ın kellesini alarak 1898’e kadar şeriatla yönetilecek Sudan’ı kurarlar.

Aynı esnada Hindistan’da, temelde Vedaların asla yanılmadığını öne süren Hindu diriliş hareketinin başındaki Dayananda Saraswati, 1875’te Vedalara dair bilgileri yaymak amacıyla Arya Samaj mezhebini (Asil Topluluğu) kurar. Aslına bakacak olursanız Dayananda, Vedaları oldukça özgürlükçü bir yorumla ele alarak kadınlara eşit haklar verilmesi gibi fikirleri bile Batı’dan çok önce desteklemiştir.

Dayananda’nın çağdaşı olmasına rağmen kadınlar hakkında çok daha muhafazakar görüşlere sahip olan Papa IX. Pius, Dayananda’nın insanüstü otoriteye duyduğu hayranlığı paylaşır. Katolik inanç sisteminde bir dizi reforma imza atan Pius, Papa’nın inanç meselelerinde asla hata yapmayacağını öne süren yeni prensipler ortaya koymuştur (ortaçağdan kalma gibi görünen bu görüş, Katolik inanç sistemine 1870’te, Charles Darwin Türlerin Kökeni’ni yayımladıktan yalnızca on bir yıl sonra dahil olmuştur).
Papa’nın asla hataya düşemeyeceğini keşfetmesinden otuz yıl kadar önce, Hong Xiuquan adında başarısız Çinli bir âlime bir dizi dini görü malum olur. Hong, Hz. İsa’nın kardeşi olduğunu ve tanrının kendisini ilahi bir vazifeyle görevlendirdiğini iddia eder. Tanrı, Hong’dan 7. yüzyıldan beri Çin’i yöneten Mançu “şeytanlarını” kovmasını ve Cennetin Büyük Barış Krallığını (Taiping Tianguó) yeryüzünde kurmasını ister. Hong’un mesajı, Çin’in Afyon Savaşlarındaki yenilgisiyle zedelenmiş, modern sanayinin ve Avrupa emperyalizminin gelişiyle sarsılmış milyonlarca çaresiz Çinliyi harekete geçirir.

Hong, krallığa barış getirmek şöyle dursun, 1850-1864 yılları arasında Mançu Qing Hanedanlığına karşı yürütülen ve 19. yüzyılın gördüğü en kanlı savaş olan Taiping Ayaklanmasına liderlik eder. Napolyon Savaşlarından ya da Amerikan İç Savaşı’ndan katbekat daha fazla, en az 20 milyon insan hayatını kaybeder.

Sanayi Devrimi’yle birlikte fabrikalar demiryolları ve buharlı gemiler dünyanın her yanına yayılmasına rağmen yüz milyonlar hâlâ Hong, Dayananda, Pius ve Mehdi’nin dini dogmalarına tutunmayı sürdürür. Yine de 19. yüzyılı çoğumuz inanç çağı olarak değerlendirmeyiz. 19. yüzyılın ileri görüşlüleri arasında Mehdi, IX. Pius ya da Hong Xiuquan gibi isimleri değil Marx’ı, Engels’i ve Lenin’i anarız. 1850’de henüz zayıf bir hareket olan Sosyalizm, kısa sürede hız kazanarak Çin ve Sudan’da kendini mesih ilan edenlerden çok daha etkili bir şekilde dünyayı temelinden değiştirmeyi başarmıştır. Ulusal sağlık sistemleri, emeklilik fonları ve bedava okullar için Hong Xiuquan ya da Mehdi’den çok, Marx ve Lenin’e (ve tabii ki Otto von Bismarck’a) minnettar olmamız gerekir.

Peki Marx ve Lenin, Hong ve Mehdi’nin yapamadığı neyi başarmıştır? Sosyalist hümanizm felsefi açıdan İslam ve Hıristiyanlık teolojisinden daha karmaşık ve gelişmiş değildir. Marx ve Lenin antik metinleri ve kehanetleri incelemektense daha çok dönemlerinin teknolojik ve ekonomik gerçekliklerini anlamaya zaman ayırmışlardır. Buhar makineleri, demiryolları, telgraflar ve elektrik daha önce duyulmamış sorunlara yol açarken, kimsenin hayal bile edemeyeceği fırsatlar da yaratmıştır. Yeni kentli proletarya sınıfının deneyimleri, ihtiyaçları ve umutları, İncil’de geçen köylülerinkinden çok farklıdır. Marx ve Lenin bu ihtiyaç ve umutlara cevap verebilmek için buhar makinesinin nasıl çalıştığını, madenlerin nasıl işlediğini, demiryollarının ekonomiyi nasıl şekillendirdiğini ve elektriğin siyaseti nasıl etkilediğini incelemiştir.

Bir gün Lenin’den komünizmi tek cümlede özetlemesi istendiğinde, “Komünizm bütün yetkinin işçi konseylerine verilmesinin yanı sıra tüm ülkeye elektrik sağlanmasıdır,” der. Elektrik, demiryolları ve radyo olmadan komünizm de olamaz. 16. yüzyılda Rusya’da komünist bir rejim kurulamazdı çünkü komünizm bilgi ve kaynakların tek bir merkezde toplanmasını gerektirir. “Herkese yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar” anlayışı, sadece üretim kolayca toplanıp geniş mesafelere hızla dağıtılabildiğinde; tüm olan biten, ülkenin her köşesinde takip edilebilir ve yönetilebilir olduğunda işe yarar.

Marx ve komünistler yeni teknolojik gerçeklikleri analiz edip insanların yeni deneyimlerini anlayabildiklerinden sanayi toplumunun sorunlarına cevap sunabildiler. Ayrıca yeni fırsatlardan yararlanmak için özgün fikirler üretebiliyorlardı. Sosyalistler yeni cesur dünya için yeni cesur bir din yarattılar. Teknoloji ve ekonomiyle gelen bir kurtuluş vaadi inşa ederek ideolojik söylemi temelden değiştirdiler ve tarihin ilk teknodinini kurdular. Marx’tan önce insanlar kendilerini üretim biçimlerine göre değil dini inançlarıyla tanımlıyor ve buna göre ayırıyorlardı. Marx’la beraber teknoloji ve ekonomik yapı üzerine cevap aranan sorular, ruh ve öteki dünyayla ilgili münakaşalardan çok daha kıymetli hâle geldi. 20. yüzyılın ikinci yarısında üretim ilişkileri üzerinden kopan bir savaş, neredeyse insan türünün kendi kendini yok etmesine neden olacaktı. Marx ve Lenin’i en sert eleştirenler bile komünistlerin tarih ve toplum alanındaki yaklaşımlarını benimseyerek teknoloji ve üretim ilişkilerine daha çok kafa yormaya başladılar.

19. yüzyılın ortasında çok az insan Marx kadar öngörülüydü; bu nedenle çok az ülke hızlı bir sanayileşme sürecini başarıyla atlatarak dünyayı fethedebildi. Pek çok toplum ne olduğunu anlayamadığından ilerleme trenini kaçırdı. Dayananda’nın Hindistan’ı ve Mehdi’nin Sudan’ı buhar makineleri yerine Tanrı’yla meşgul olmaya devam ederken sanayileşmiş İngiltere tarafından işgal edilip sömürgeleştirildiler. Hindistan henüz son birkaç yıldır İngiltere’yle arasındaki siyasi ve jeopolitik uçurumu kapamak amacıyla adımlar atabilirken Sudan hâlâ çok gerilerden geliyor.

• • •

21. yüzyılın başında ilerleme treni bir kez daha perondan ayrılmak üzere. Bu belki de Homo sapiens isimli perondan yapılacak son sefer olacak ve treni kaçıranların ikinci bir şansı olmayacak. Trende bir yeriniz olsun istiyorsanız bu yüzyılın teknolojisini, özellikle de biyoteknolojiyi ve bilgisayar algoritmalarının gücünü kavrayabilmeniz gerekiyor. Buhar makinelerinden ve telgraftan çok daha etkili olacakları gibi kullanım alanları da yiyecek, tekstil, araç ve silah üretimiyle sınırlı kalmayacak. Beden, beyin ve zihin, 21. yüzyılın temel ürünleri olarak konumlanırken bunları üretmeyi bilenlerle bilmeyenler arasındaki fark Dickens İngiltere’siyle Mehdi’nin Sudan’ı arasındakinden çok daha derin olacak. Hatta Sapiens ile Neandertaller arasındakinden bile daha büyük bir farka şahit olacağız. 21. yüzyılda ilerleme trenine yetişenler, yaratmanın ve yok etmenin ilahi kudretini elde ederken, geride kalanlar yok olma tehdidiyle karşı karşıya kalacaklar.

Yüzyıl önce zamanın ruhunu yakalayabilen Sosyalizm, sonrasında yeni teknolojilere ayak uyduramadı. Leonid Brejnev ve Fidel Castro, Marx ve Lenin’in buhar makineleri çağında ürettikleri fikirlere tutunmayı sürdürerek bilgisayarların ve biyoteknolojinin gücünü kavrayamadılar. Liberallerse bilgi çağına çok daha iyi uyum sağladı. Kruşçev’in 1956’daki kehaneti bu yüzden gerçekleşemedi ve böylelikle uzun vadede Marksistleri alt edenler liberal kapitalistler oldu. Marx bugün yeniden dirilseydi, Marksistlere Kapital okumaya daha az zaman ayırıp internet ve insan genomu üzerine yürüttüğü çalışmalarını okumalarını tavsiye ederdi.

Radikal İslam ise sosyalizmden çok daha kötü bir noktada. Henüz Sanayi Devrimi’ni bile yakalayamamış İslam ülkelerinin genetik mühendisliği ve yapay zeka hakkında söyleyecek pek bir sözü olmamasına şaşırmamak gerekiyor. İslam, Hıristiyanlık ve diğer geleneksel dinlerin dünyanın hâlâ önemli oyuncuları olduğunu söyleyebiliriz. Geçmişte hepsi yaratıcı güçlerdi ama artık ancak tepkisellik üzerinden konumlanabiliyorlar. Hıristiyanlık bugüne kadar görülmemiş bir biçimde, dini itikatlarına taban tabana zıt görüşler yayarak tüm insanların Tanrı önünde eşit olduğunu öne sürer ve siyasi yapıyı, toplumsal hiyerarşiyi, hatta toplumsal cinsiyet ilişkilerini bile kökten değiştirir. Vaazlarında en uysalların ve ezilmişlerin Tanrı’nın sevgili kulları olduğunda ısrar eden İsa, güç piramidini tepetaklak ederek devrimcilere nesiller boyu kullanabilecekleri bir cephanelik sağlar.

Hıristiyanlık toplumsal ve ahlaki reformların yanı sıra önemli ekonomik ve teknolojik yeniliklerin gerçekleştirilmesinde de rol almıştır. Katolik Kilisesi Avrupa’nın en gelişmiş yönetim sistemini kurarak arşivler, kataloglar, zaman çizelgeleri oluşturmuş ve başka veri işleme tekniklerinin öncüsü olmuştur. 12. yüzyılda Vatikan, Avrupa’nın Silikon Vadisi’ne en yakın kurumudur. Kilise Avrupa’nın ilk ekonomik şirketleri olan manastırları kurar ve bin yıl boyunca Avrupa ekonomisinin başını çekerek gelişmiş tarım yöntemleri ve idari yönetimler uygular. Manastırlar saatlerin ilk kullanıldığı kurumlardır, asırlar boyu katedral okulları Avrupa’nın en önemli öğrenim merkezleri olarak hizmet verip bölgenin Bologna, Oxford ve Salamanca gibi ilk üniversitelerinin kurulmasını sağlamıştır.

Bugün Katolik Kilisesi yüz milyonlarca destekçisinin bağlılığından ve bağışlarından faydalanmaya devam eder. Ancak Hıristiyanlık ve tüm diğer tüm teist dinlerin yaratıcı güçlerden tepkisel güçlere dönüşmesi uzun zaman önce gerçekleşti. Yeni teknolojilere, yaratıcı ekonomik yöntemlere ya da çığır açan sosyal fikirlere öncü olmaktansa günü kurtarmanın peşindeler. Genellikle diğer hareketlerin savunduğu teknolojiler, yöntemler ve fikirler karşısında sadece ıstırapla kıvranıyorlar. Biyologlar doğum kontrol ilaçları geliştirirken Papa bu konuda ne yapacağını bilemiyor. Bilgisayar mühendisleri interneti geliştiriyor ve hahamlar, Ortodoks Yahudiler internette gezinebilir mi, bunu tartışıyor. Feminist düşünürler kadınları kendi bedenlerini sahiplenmeye çağırırken, ezbere konuşan imamlar bu kışkırtıcı fikirlerle nasıl başa çıkacaklarına kafa yoruyorlar.

Kendinize 20. yüzyılın en etkili keşfinin ya da yaratımının ne olduğunu sorun. Antibiyotik gibi bilimsel keşifler, bilgisayarlar gibi teknolojik buluşlar, feminizm gibi ideolojik yaratımların bulunduğu uzun bir aday listesi arasında yanıt bulmak oldukça zor olacaktır. Şimdi de kendinize 20. yüzyılda İslam ya da Hıristiyanlık gibi geleneksel dinler tarafından ortaya konulmuş en etkili keşfin ya da yaratımın ne olduğunu sorun. Seçecek pek bir şey olmadığı için bu da yanıtlaması çok zor bir sorudur. Rahipler, hahamlar ve imamlar 20. yüzyılda antibiyotikler, bilgisayarlar ve feminizmle aynı kefeye konulabilecek ne buldular? Bu iki soru üzerine kafa yorduktan sonra 21. yüzyılın en köklü değişimlerinin nereden başlayacağını sorun kendinize: IŞID’den mi, yoksa Google’dan mı? Evet IŞID belki YouTube’a video yüklemeyi biliyor, ama işkence endüstrisi dışında Suriye ve Irak’tan son dönemlerde ne gibi yenilikler doğdu?

Biliminsanları da dahil olmak üzere milyarlarca insan dini metinleri otorite olarak görmeye devam ediyor ancak bu metinler artık yaratıcı kaynaklar değil. Hıristiyanlığın ilerici kollarında ortaya çıkan kadın dini görevlileri ya da eşcinsel evliliğin kabulünü ele alalım mesela. Bu kabulleniş nerede filizlendi? İncil, Aziz Augustin ya da Martin Luther okumalarının aksine Michel Foucault’nun Cinselliğin Tarihi ya da Donna Haraway’in “Siborg Manifesto” gibi çalışmalarından esinlenildi.15 Ancak ne kadar ilerici olursa olsun, inançlı Hıristiyanların, etik değerlerini Foucault ve Haraway’den devşirdiklerini itiraf etmeleri pek mümkün görünmüyor. Bu nedenle İncil, Aziz Augustin ve Martin Luther’e dönerek detaylı incelemeler yapıyorlar. Sayfa sayfa, öykü öykü, dikkatle okuyor ve ihtiyaç duyduklarını bulana dek aramaya devam ediyorlar: Ta ki Tanrı’nın eşcinsel evlilikleri ve kadınların rahipliğe kabulünü kutsadığını iddia edebilmeleri için yaratıcı bir şekilde yorumlayabilecekleri özlü bir söz, bir mesel ya da bir hüküm bulana kadar. Sonrasında da esasen ilhamını Foucault’dan alan bu görüş sanki İncil’den çıkmış gibi davranıyorlar. İncil artık gerçek bir ilham kaynağı olmamasına rağmen, onu hâlen bir otorite olarak koruyorlar.
Bu nedenle geleneksel dinler liberalizme gerçek anlamda bir alternatif olamıyor. Kutsal metinlerinde genetik mühendisliği ve yapay zekaya dair söyleyecek hiçbir şeyleri olmamasının yanında pek çok rahip, haham ve imam biyoloji ve bilgisayar mühendisliğindeki gelişmeleri takip bile edemiyor. Çağ atlatan bu ilerlemeleri anlamak istiyorsanız antik metinleri ezberleyip tartışmak yerine bilimsel makaleler okumaya zaman ayırmalı ve laboratuvar deneyleri yapmak zorundasınız.

Tüm bunlar liberalizmin kazanımlarıyla yetineceği anlamına gelmez. Hümanist din savaşlarından galip çıkmış liberalizmin 2016 itibarıyla hiçbir alternatifi yok. Yine de bu sürekli kazanma hâli, ölümcül mağlubiyetin tohumlarına da gebe olabilir. Her savaştan zaferle çıkmış liberal idealler, insan türünü ölümsüzlük, sonsuz mutluluk ve tanrı mertebesine erişmek gibi ideallerin peşinden sürüklüyor. Müşteri ve seçmenlerin her zaman haklı olduğu dolduruşuna gelen biliminsanları ve mühendisler, liberal projelere çok daha fazla zaman ve enerji ayırıyor. Ancak bilim insanlarının keşfettiği ve mühendislerin geliştirdiği şeyler farkında olmadan liberal dünya görüşünün sorunlarını ve müşterilerle seçmenlerin körlüğünü ortaya çıkarıyor. Liberalizm, genetik mühendisliği ve yapay zeka dahil tüm maharetini ortaya döktüğünde, demokrasi ve serbest piyasa, tarihin tozlu sayfaları arasında taş bıçaklar, teyp kasetler, İslam ve komünizm kadar köhne kalacak belki de.

Bu kitap insanlığın 21. yüzyılda ölümsüzlüğe ulaştığı, daimi mutluluğu yakaladığı ve tanrı mertebesine ulaştığı iddialarından yola çıktı. Bu iddialar özgün ya da duyulmamış görüşler değiller, sadece liberal hümanizmin geleneksel fikirlerini yansıtıyorlar. Hümanizm insan yaşamını, duygularını ve isteklerini daima kutsadığından, hümanist medeniyetin insan ömrünü uzatmak, insan mutluluğunu ve kudretini olabildiğince artırmak istemesinde şaşılacak hiçbir şey yok.

Bu kitabın üçüncü ve son kısmı bu hümanist rüyayı gerçekleştirme çabasının kendini içten çürüten bir eyleme dönüşmeye mahkum olduğunu, yeni posthümanist teknolojilerin bu idealin sonunu getireceğini ileri sürüyor. Hislere duyduğumuz hümanist inanç, modern sözleşmenin bedelini ödemeden meyvelerini toplamamızı sağladı. Bizi sınırlayacak ve anlamlandıracak hiçbir tanrıya ihtiyacımız yok artık, müşterilerin özgür tercihleri ve seçmenlerin desteği ihtiyacımız olan anlamı bize sağlıyor. Peki müşterilerin ve seçmenlerin hiçbir zaman özgür tercihler yapmadığını anladığımızda ve teknoloji onların duygularını hesaplamayı, tasarlamayı ve aşmayı başardığında neler olacak? Eğer tüm evren insan deneyimine bağlıysa insan deneyimi süpermarketteki herhangi bir üründen farksız, tasarlanabilir bir ürün hâline geldiğinde ne yapacağız.

Yuval Noah Harari
Homo Deus/ Yarının Kısa Bir Tarihi
Türkçesi: Poyzan Nur Taneli

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz