İLHAN BERK ŞİİRİNDE POSTHÜMANİZM: DOĞANIN PASİF VE EYLEMSİZ OLMADIĞINI BİLİYORDU

5

Ben Buradan Okuyorum’un bu bölümünde Marmara Üniversitesi’nden Mehlika Cingöz Damla ile posthümanizmi ve İlhan Berk şiirinde posthüman izleri konuştuk.

Burcu Şahin: Genelde bu tür kavram odaklı programlarımızda ilk sorumuz “Nedir?” oluyor. Fakat posthümanizm konusunda çok fazla kafa karışıklığı var. Başak Ağın’ın da yazısından hareketle soralım: Posthümanizm ne değildir?

Mehlika Cingöz Damla: Konuya giriş bağlamında çerçevemizi çizmek için gayet uygun bir soru. Bir mesele öne çıkmaya başlayınca onun hakkındaki yanlışlar da peşini bırakmıyor, bunda bir tuhaflık görmüyorum. Önemli olan o konu hakkındaki doğru bilgileri suistimal etmeden kötü niyet haricinde tutarak okumak ve dinlemek. Bu benim şahsi kanaatim. Mesele bir tür eleştirel düşünce. Alışkanlıklarımızın değişmesi yolunda ya da duymak istediklerimizin dışında olunca iş farklı yerlere çekilebiliyor. Posthümanizm de aslında yerleşik, alışılagelmiş bazı kavramları düşünmemizi istiyor. Posthümanizm en temelde bir medeniyet düşmanlığı ya da antihümanizm değil. Evet, hümanizm eleştirisini barındırır fakat bu eleştiri bir yok oluşu veya bir kıyımı arzulamaz. Zaten böyle bir şey posthümanizm etiğine uygun değildir. Yani farklılıkların kabulünü savunan ve düz bir ontolojik yapıyı öne süren bu kavramda herhangi bir ötekileştirme söz konusu olamaz. Tam tersine hümanizmin gözden kaçırdığı, yaşamı bir tür iktidar savaşına döndüren ve dikotomik yapıların yapaylığını, eşitsizliğini değiştirmeye çalışır. İkincisi, posthümanizm transhümanizm değildir hatta karşıtıdır. Bu ayrım önemli çünkü farklı düşünsel miraslara kaynaklık ediyorlar. Transhümanizm Cary Wolfe’un deyimiyle “yoğunlaştırılmış hümanizm”dir. Yani posthümanizmin tersine, insanın hâlâ eksiklerinin olduğunu söyler. Dolayısıyla insan otoritesini eleştirmeyi bırakın insanın olması gereken yerde olmadığını savunur. Oysa posthümanizm tam tersi bir yolda insanın yüzyıllardır fazlasıyla merkezî konumda yer aldığını ve bu sebeple tahtından indirilmesi gerektiğini öne sürer. Bu bağlamda transhümanizm, insan yaşamını ve çevresini onları tehdit edebilecek sürprizlere(!) karşı korumak ister ve bu yüzden teknolojiden yardım alarak insan otoritesini daha da güçlendirmeyi hedefler. Dahası, insanın sahip olduğu biyolojik bedene mahkûm olmadığını, geliştirilecek bir takım teknolojiler sayesinde sonsuz bir yaşama ulaşma hayallerini destekler. Meseleyi toparlamak gerekirse posthümanizm içkinci bir yapıdayken transhümanizm daha aşkıncı bir yapıyı temsil eder diyebilirim. İçkinden kastım birçok varoluşu kapsayan ortak bir yaşamken, aşkından kastım hiyerarşiye dayalı bir varoluş sistemi yaratmak.

“Posthümanizm insanı yapıbozuma uğratmaktır”

B.Ş.: O halde posthümanizmin “ne olduğunu” konuşalım. Literatür incelendiğinde hangi kaynaklarla karşılaşıyoruz, özellikle Türkçedeki çalışmalar neler?

M.C.D.: Francesca Ferrando’nun çok kısa bir posthümanizm tanımı var: “Posthümanizm insanı yapıbozuma uğratmaktır.” diyor. Buradaki yapıbozuma uğratma fiilinin bir tür medeniyet düşmanlığı gibi algılanmasındaki mesele “insan” kavramının tanımını “bozmak” tır. İnsan bilindiği gibi Ortaçağ’ın bitimiyle varlığının tek anlamının kulluk olmadığını fark etmiştir. Bir nevi Rönesans ve reformlar ile yapabileceklerinin farkına varmış, yaşamda konumlanacağı yeri seçmiş ve baş köşeye oturmuştur. Bu dönemde Leonardo da Vinci’nin meşhur Vitrivius Adamı bize bu hümanist anlayışın “makbul insanını” tarif eder. Adı üzerinde bu erkekinsan hiçbir uzuv eksikliği olmayan, akli melekeleri yerinde, heteroseksüel, beyaz, güçlü kuvvetli, üreyebilen bir insan modelidir. Fakat bu “makbul” özellikler dışında yer alan; kadınlar, queer bireyler, sakatlar, hayvanlar, bitkiler, mikroorganizmalar gibi varlıklar görünürlüklerini kaybetmiştir. İşte posthümanizm en temelde görmezden gelinen varoluşların görünürlüğünü ortaya koymak ister. Tabii bunu yaparken herhangi bir varlığın iktidarını öne çıkarmadan, düz bir ontoloji üzerinden ele alır meseleyi. Daha önce belirttiğim “makbul” çerçeve içinde yer almayan bütün varoluş biçimleri posthümanizmin konusu olabilir. Mesela ekofeminizm, ekoeleştiri, hayvan çalışmaları, yeni maddecilik gibi… Özetle posthümanizm; sınırları belirlenmiş, standart kalıplı insan tanımını değiştirmeye çabalarken diğer yandan da bu kalıpların dışında kalmış, ötekileştirilmiş varlıkların sesi olmak isteyen bir çatı kavramdır. Temelde “ben” değil “biz” kavramını öne çıkarmak ister. Yaşamın bütüncüllüğüne vurgu yapar.

Türkçede posthümanizm çalışmaları son yıllarda artış gösterdi. Bu çok sevindirici ve yüreklendirici bir durum. Çünkü posthümanizm onu hiç duymayan biri için biraz çetrefil gözükebilir. Kavram hakkındaki içerikleri yabancı dillerden okumak bir miktar külfet olabilir, bu durumu anlıyorum ve hak veriyorum. Ama bu alanda Türkçe, hem telif hem çeviri eserler hızla üretiliyor. Başak Ağın’ın kendi doktora tezinden hareketle kitaplaştırdığı Posthümanizm Kavram, Kurgu, Bilim-Kurgu[1] kitabı Türkçe’de bu alanda yayımlanmış ilk telif eser. Diğer yandan farklı yazarların makalelerinin toplamından oluşan, editörlüğünü Serpil Oppermann’ın yaptığı Ekoeleştiri; Çevre ve Edebiyat[2] kitabı da bu alanda öncü eserlerden biri. Yine bir derleme olan İnsan, Hayvan ve Ötesi[3]  adlı çalışma, posthümanizm bağlamında daha çok hayvan-oluş üzerine yoğunlaşan bir eser. Bu çalışmalar dışında bazı dergilerin de konuyla alakalı sayıları çıktı, bunlardan bazıları şunlar: Pasajlar Sosyal Bilimler Dergisi; “Posthümanizm”[4]Cogito; “ Yerküre Krizi, Dönüşen İnsan”[5]Cogito; “İnsan Sonrası”[6]. Bu telif eserler dışında çeviri eserler de mevcut. Bunlardan bazılarını sıralarsak: Öznur Karakaş’ın çevirisiyle çıkan Rosi Braidotti’nin İnsan Sonrası[7] kitabı; bir diğeri ise Seyran Sam ve Eda Çaça’nın çevirileriyle sunulan Rosi Braidotti’nin İnsan Sonrası Bilgi[8] kitabı. Bu iki eser Türkçe’ye çevrilen ve posthümanizmi bütünlüğüyle anlamak için giriş mahiyetinde okunabilecek nitelikli eserler. Bunların dışında Başak Ağın’ın kurucusu olduğu çekirdek ekipte Fatma Aykanat, Şafak Horzum, Kerim Can Yazgünoğlu ve Z. Gizem Karahan’ın yer aldığı internet sitesi Pentacle var. Burada posthümanizmler ile alakalı yazılar mevcut. Bu bağlamda Türkçede posthümanizm çalışmalarına dair en dinamik yer olduğunu söyleyebilirim.

“Her tekil varlığın kendi varlığını devam ettirme isteği vardır”

B.Ş.: Posthümanizmi anlamak için postmodernizm, postyapısalcılık gibi birçok kaynağa ihtiyaç duyuyoruz. Senin Pentacle’daki yazından mülhem soracağım: Bu fikrin bir kaynağını da Spinoza’ya dayandırıyorsun. Etik bir mesele hâline geldiğinin altını çiziyorsun. Bize posthümanizmin beslendiği noktaları anlatabilir misin?

M.C.D.: Posthüman etik konusunda Spinoza’nın kaynaklık edebilecek birkaç düşünürden biri olabileceğini söyleyen Rosi Braidotti’dir. Braidotti posthüman bir etiğin yokluğundan yakınır ve bunun tesis edilmesi gerektiğini öne sürer. Buna kaynaklık edecek şekilde Spinoza’nın monizminden el alır. Benim yazıma gelince sadece etiği değil aynı zamanda özgür yaşamın da nasıl olacağını Spinoza’dan aldım. Ondan yapacağım bir alıntı durumu biraz daha anlaşılır kılacaktır:

Zira bizler en yetkin olana, bütünün, yani onun bir parçası olacak şekilde tabiyiz ve deyim yerindeyse, ona tabi olan bin bir türlü iyi düzenlenmiş ve yetkin işin gerçekleşmesine kendi payımızca katkıda bulunmaktayız.[9]

Burada bütün olarak bahsettiği şey Doğa-Tanrı’dır. Spinoza için insan doğadan ayrı değildir…

Ona içkin bir şekildedir ve tam da bu içkinlik ona özgürlüğün yolunu gösterir. Bütünselliği kavradığımız, doğamıza ve özümüze uygun yaşadığımız, “yetkin bir varlığa bağlı ol(duğumuz) ya da yetkin bir varlığın parçası ol(duğumuz)”[10] müddetçe özgürüzdür. Daha önce Braidotti’nin posthüman etiği öncelediğini söylemiştim fakat bu etiğin bir “insan” hakları mantığı ile kurulmaması gerektiğini de belirtir. Zira her tekil varlığın kendi varlığını devam ettirme isteği vardır ve bunu insanmerkezci bir bakışla kuramayız. Bu minvalde bunu Spinoza’nın Conatus’u ile açıklayabiliriz. Conatus’un Etika’da geçen tanımı şu şekildedir:

Herhangi bir şeyin ya kendi kendisine ya da başkalarıyla birlikte herhangi bir şeyi yapmasına ya da yapmaya çalışmasına neden olan yetisi, yani çabası, başka bir deyişle kendi varlığını sürdürmek için sarf ettiği güç, yani çaba, o şeyin mevcut özünden, yani fiili özünden başka bir şey değildir.[11]

Daha önce bir bütünün parçaları olduğumuzu belirtmiştim. Böylelikle kendilikleri gerçekleştirme yolunda da aslında bir tür işbirliği içerisinde olduğumuz aşikar. Dolasıyla etik yaşam, bu bütünlüğün farkında olarak yaşamak anlamına gelir. İnsan türü olarak insan dışı varlıklarla kurulan bağlantıların farkında olarak dönüşmek ahlaki kurallarla hareket etmeyi değil, etik bir yaklaşımla bakma gerekliliğini beraberinde getirir.

(İşbu desen, ŞİİRDEN Dergi’nin 9. sayısında yayımlanmıştır.)

Halil İbrahim Bahar arşivinden İlhan Berk’in bir deseni. (1965)  – Desenin altına İlhan Berk tarafından şu not düşülmüş: “Hamsi’yi yazarken yaptığım yüzlerce resimden biri.”

“İlhan Berk, doğanın sanıldığı gibi pasif ve eylemsiz olmadığını biliyordu”

B.Ş.: Son sorum çalışmanın pratik boyutuyla, İlhan Berk şiirinde posthümanizmin izleriyle ilgili. İlhan Berk’in hangi şiirlerini, hangi yöntemle inceliyorsun ve aslında posthüman izler neler onda? Bir yandan da şiir söz konusu burada ve ister istemez metaforları düşünüyoruz. Metaforun posthüman düşünceyi nasıl beslediğini ya da bizi oraya ulaştırırken nasıl bir imkân taşıdığını anlatabilir misin?

M.C.D.: Evet, bu konu tezimin ikinci kısmı. Bu bağlamda biraz yol haritamdan bahsedeyim. İlhan Berk, İkinci Yeni şairlerinden ve bu dönemin en üretken isimlerinden biri. Düzyazıdan şiire birçok eseri var. Ben tezimde İlhan Berk’in şiirlerine odaklanıyorum, düzyazıları da bana fazlasıyla yol gösteriyor. Şiirlerini hayvanlar, bitkiler ve şahsiyet atanmamış unsurlar (impersonal agents) olarak üçe ayırdım. Bu minvalde şiirlerindeki bu üç varoluş biçimini nasıl alımladığımı posthümanizm çerçevesinde, yeni maddecilik bağlamında ele alacağım. Kısaca yeni maddeciliği de açıklayayım. Yeni maddecilik temelde posthümanizmin kaynaklarından biridir ve maddenin eyleyiciliğine odaklanır. Buna kısa bir örnek vermek gerekirse: Napolyon ordusunun üniformalarındaki kalaydan yapılma düğmeler, ordu Moskova’dayken ısının aniden düşmesiyle ufalanır ve bir tür form değişikliğine uğrar. Tabi dolayısıyla askerlerin kıyafetleri dağılır bunun sonuncunda ordunun zor duruma düşmesi ve askerlerin dondurucu soğuktan etkilenmemesi düşünülemez. Bu durum yenilgiyi beraberinde getirir. Bu örnek maddenin eyleyici-etkileyici gücünü gösteren en güzel örneklerden biridir. Bizlere maddenin pasif ve eylemsiz olmadığını gösterir. Tabii her eylem böyle bir sonuca varacak değil, bilhassa şiirde böyle olmuyor.

Şiirde görülen şey genelde o varlığın söz konusu şiire özne olmasıyla başlıyor. Mesela İlhan Berk’in “Çarık” şiiri buna örnek verilebilir. Burada bir çarığın bir anlamda yolculuğu anlatılıyor. Çarık burada hissediyor, görüyor ve duyuyor. Kendi eyleyiciliğinin farkında bir çarık yani. Bir başka örnek ise “Güneyde Bir Orman” şiiri ile verilebilir. Bu şiirde orman kendisinin farkında, eyleyeciliğinin, gücünün, içinden akan nehirlerin, büyüyen otların farkında. Hepsinin iyi bir hayat için büyüdüğünü iddia ediyor. Orman bir anlamda sistemdeki yerinin farkında. Şimdi dönüp baktığımızda bu şiirleri yazan İlhan Berk. Bu onun dünyası, doğaya pasif bir gözle bakmıyor. Şiir evreni çok geniş, bunu sık sık düzyazılarında da belirtiyor. Dolayısıyla kendisi dışındaki şeylerin etkileyen-etkilenen bir güce sahip olduğunun farkında. Metaforları da bu bağlamda düşünebiliriz. Bahsettiğimiz şeylerin üzerimizdeki etkileyiciliğini kabul ediyoruz ve bunu anlatarak, dönüştürerek başka bir tarzda etkilemesini bekliyoruz. O metafor gidiyor başka bir şeyi uyandırıyor ve zincir böyle devam ediyor. İlhan Berk doğanın sanıldığı gibi pasif ve eylemsiz olmadığını biliyordu. Belki bunu yaşarken bu şekilde adlandırmadı ama ben bir okur olarak bunu tezimde iddia edeceğim. Fakat şunu da belirtmek gerekiyor ki şiir bir insan ürünüdür yani yazılan bütün şiirler insan bakışıyla yazılır. Burada, bahsettiğimiz türden bir insan-merkezciliğin olduğunu söyleyemem. Çünkü biz de türümüze uygun bir algılama yöntemine sahibiz ve bu yöntem genelde algıladığımız şeye insansı nitelikler atfederek onu anlamak şeklinde hayata geçiyor. Dolayısıyla düz bir ontolojiyi savunurken insanı diğer varlıklardan ayırmamak gerekiyor. Aksi hâlde tekrar bir hiyerarşi yaratmış oluyoruz.

(22 Ağustos 2022 tarihinde Açık Radyo’da Ben Buradan Okuyorum programında yayınlanmıştır.)


Referanslar

[1]Başak Ağın, Posthümanizm Kavram Kurgu Bilim Kurgu, Siyasal Kitabevi, Ankara 2020

[2]Ekoeleştiri; Çevre ve Edebiyat, ed: Serpil Oppermann, Phoneix Yayınları, Ankara 2012

[3]İnsan, Hayvan ve Ötesi, der. Kiraz Özdoğan, M.Fatih Tatari, Ali Bilgin Kolektif Kitap, İstanbul 2021.

[4]“Posthümanizm”, Pasajlar Sosyal Bilimler Dergisi, ed. Çağdaş Dedeoğlu, S.7, Ankara 2021.

[5]“Yerküre Krizi, Dönüşen İnsan”, ed. Şeyda Öztürk, Cogito Dergisi, S.93, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2019

[6]“İnsan Sonrası”, ed. Şeyda Öztürk, Cogito Dergisi, S.95-96, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2019

[7]Rosi Braidotti, İnsan Sonrası, çev. Öznur Karakaş, Kolektif Kitap, İstanbul 2014

[8]Rosi Braidotti, İnsan Sonrası Bilgi, çev. Seyram Sam, Eda Çaça, Kolektif Kitap, İstanbul 2021

[9]Baruch Spinoza, Kısa İnceleme, Çev. Emine Ayhan, Dost Kitabevi Yayınları, 2015

[10]Sevinç Türkmen, Ekopraksisin Ontolojisi, İthaki Yayınları, İstanbul 2019 

[11]Baruch Spinoza, Ethica, Çev. Çiğdem Dürüşken, Alfa Yayınları, s. 212-213, İstanbul 2016

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz