İDAM CEZASINDAN, ÖLÜMDEN TAM BİR DAKİKA ÖNCEKİ O AN – DOSTOYEVSKİ

401

DEMEK TAM GEREKTİĞİ GİBİ, HER ANIN DEĞERİNİ BİLEREK YAŞAMAK OLANAKSIZMIŞ!

— Cezaevindeki yaşam konusunda benimle aynı görüşte olmayabilirsiniz. Cezaevinde on iki yıl kalmış birinin öyküsünü dinlemiştim. Benim profesörün hastalarından biriydi. Sık sık nöbetler geliyordu. Kimi zaman karamsarlığa kapılıyor, ağlamaya başlıyordu. Bir gün intihara bile kalkışmıştı. Cezaevinde yaşamı çok kötüydü. Ama inanın, yine de kapik etmez bir yaşam değildi. Tek tanıdığı, bir örümcekle penceresinin önündeki bir ağaçmış… Ama iyisi mi ben size geçen yıl tanıştığım başka birinin öyküsünü anlatayım. Çok tuhaf, sık rastlanmayan bir olay geçmişti başından. İdam edilecek öteki mahkûmlarla birlikte onu da idam sehpasına çıkarmışlar. Siyasi bir suçu nedeniyle kurşuna dizilerek idam edileceği kararı okunmuş kendisine. Yirmi dakika sonra da bağışlandığı, ölüm cezasının başka bir cezaya çevrildiğinin karar yazısı… İki karar arasındaki yirmi dakikayı ya da en azından bir çeyrek saati birkaç dakika sonra kesinlikle öleceğini düşünerek yaşamış. O anda yaşadıklarını anlatırken büyük bir merakla dinliyordum onu. Aynı şeyleri tekrar tekrar soruyordum kendisine. Yaşadıklarını olağanüstü bir açıklıkla hatırlıyor, o dakikalarda yaşadıklarını hiç unutamadığını söylüyordu. Çevresinde askerlerin ve halkın toplandığı idam sehpasının yirmi adım ötesinde, idam edilecekler çok olduğu için üç direk daha dikilmiş. İdam edilecek ilk üç kişiyi götürüp direklere bağlamışlar, idam giysilerini (uzun, beyaz gömlekleri) giydirmişler, tüfekleri görmesinler diye başlarına beyaz başlıklar geçirmişler; sonra her direğin karşısında birkaç asker geçmiş. Benim tanıdığım sekizinciymiş. Yani üçüncü grupta yer alacakmış. Papaz elinde haçla her birini dolaşmış. Demek en çok beş dakika daha yaşayacakmış. Bu beş dakikanın ona sonsuz bir zaman dilimi, büyük bir servet gibi geldiğini söylüyordu. Bu beş dakikada birçok yaşamı olacağını düşünerek, son dakikayı düşünmeyi bile gerekli görmüyor, önündeki zamanın planlamasını yapıyormuş: Arkadaşlarıyla vedalaşmaya iki dakika ayırmış, iki dakika da kendini son bir kez düşünmeye… Geri kalan zamanda ise çevresine son kez bakınacakmış. Önündeki zamanı böyle üçe ayırıp kullanmayı planladığını çok iyi hatırlıyordu. Yirmi yedi yaşındaydı, sağlıklıydı, güçlü kuvvetliydi, ama ölecekti. Arkadaşlarıyla vedalaşırken, birine hayli tuhaf bir soru sorduğunu, aldığı cevabı da çok ilginç bulduğunu hatırlıyordu. Daha sonra, kendini düşünmek için ayırdığı iki dakika başlamış. Ne düşüneceğini önceden biliyormuş: Bir an önce öğrenmek, açıkça cevaplamak istediği soru şuydu: “Şimdi varım ve yaşıyorum, ama üç dakika sonra bir cansız madde, cansız biri veya bir şey olacağım. Nasıl olacak bu? Nerede olacağım?” O iki dakika içinde hep bunu anlamaya çalışmış! Hemen yakında bir kilise varmış, kilisenin altın kaplı kubbesi güneşin parlak ışığı altında parlıyormuş. Kilisenin kubbesinden ve ondan yansıyan parıltıdan gözlerini ayıramadığını hatırlıyordu. O parlak ışıklara takılıp kalmış bakışı. Bu ışıklar onun yeni kaderiymiş, üç dakika sonra onlara karışacakmış gibi geliyormuş ona… Bu bilinmezlik ve beklediği değişikliğe duyduğu nefret korkunçmuş. Ne var ki o anda ona asıl ağır gelen şu düşünceymiş: “Ya ölmezsem! Ya tekrar yaşamaya başlarsam! Upuzun bir hayat olursa önümde! Her dakikasıyla benim olan bir hayat!.. Her dakikasını yüzyıl yapardım, bir anını boşa harcamazdım, her dakikasını hesaplı kullanırdım, bir dakikasının bile değerini bilirdim!” Bu düşüncenin onu sonunda sinirlendirdiğini, öyle ki bir an önce onu idam etmeleri için sabırsızlanmaya başladığını söylüyordu.

Birden sustu prens. Herkes anlatmayı sürdüreceğini, öyküyü bir sonuca bağlayacağını sanıyordu.

— Bitti mi? diye sordu Aglaya.

Prens, bir an süren dalgınlığından sıyrılıp,

— Efendim? dedi. Evet, bitti.

— Peki, neden anlattınız bize bunları?

— Öylesine anlattım işte… Aklıma geldi, anlattım.. Konuşmuş olmak için…

Aleksandra,

— Çok karışık anlatıyorsunuz prens, dedi. Yanılmıyorsam, hayatın bir dakikasının bile parayla ölçülemeyecek kadar değerli olduğunu, kimi zaman beş dakikanın bir hazineden bile çok değerli olduğunu anlatmak istediniz. Çok güzel, övgüye değer bir şey bu. Ama izninizle sorabilir miyim, size bütün bunları anlatan o arkadaşınız… ölümden kurtulmuş, yani “sonsuz bir hayat” bağışlamışlar ona. Peki, kavuştuğu o büyük zenginliği ne yapmış sonra? Her dakikasını “değerini bilerek” yaşamış mı?

— Yo, hayır! Bana anlattığına göre –sordum ona bunu çünkü– hiç de öyle yaşamamış, çok dakikasını, çok zamanını boşa harcamış.

— İşte size bir yaşam deneyimi… Demek tam gerektiği gibi, her anın değerini bilerek yaşamak olanaksızmış. Nedense olanaksız…

— Evet, nedense olanaksız, diye tekrarladı prens. Ben de öyle sanıyorum… Ama yine de inanmak gelmiyor içimden…

Aglaya araya girdi:

— Yani siz herkesten daha akıllıca yaşadığınızı düşünüyorsunuz, öyle mi?

— Evet, zaman zaman öyle düşündüğüm oluyordu.

— Şimdi de öyle mi düşünüyorsunuz?

Prens, biraz önce olduğu gibi yine uysal, hatta ürkek bir gülümsemeyle Aglaya’ya bakarak karşılık verdi:

— Evet, şimdi de öyle düşünüyorum.

Arkasından hemen gülmeye başladı, neşeyle baktı genç kızın yüzüne.

Aglaya handiyse öfkeli,

— Çok alçakgönüllüsünüz! dedi.

— Sizler de çok cesursunuz! Bakın, gülüyorsunuz, oysa bu anlattıklarım beni öylesine etkilemişti ki, daha sonra rüyalarıma girdiler, özellikle o son beş dakika…

Prens heyecanlı, ciddi bakışını bir kez daha dolaştırdı dinleyicilerinin üzerinde. Sonra birden, ne söyleyeceğini bilemiyormuş gibi, ama herkesin gözünün içine bakarak sordu:

— Bir şey için kızmıyorsunuz bana, değil mi?

Üç kız kardeş şaşkınlık içinde hep bir ağızdan,

— Ne için? diye haykırdı.

— Sanki size bir şeyler öğretmeye çalışıyormuşum gibi oldu da…

Herkes gülmeye başladı.

— Gücenmeyin bana, gücenmeyin, diye sürdürdü konuşmasını prens. Evet, başkalarından daha az şey yaşadığımı, yaşamı herkesten daha az tanıdığımı ben de biliyorum. Bazen saçmaladığımın, çok tuhaf şeyler söylediğimin de farkındayım…

Sözünün sonunu nasıl getireceğini bilemediği için şaşırdı, sustu.

Aglaya sert, ısrarcı bir tavırla şöyle dedi:

— Mutlu olduğunuzu söylediğinize göre, herkesten daha az değil, daha çok yaşamışsınız demektir. Hem bizlere ders verir gibi olduğunuz için tedirgin olmayın, üzülmeyin lütfen. Bize karşı bir üstünlük taslamış değilsiniz. Yaşama bu mistik, ilgisiz bakışınızla yüz yıl mutlu olabilirsiz. Bir idam olayı veya bir parmak gösterseler size, ikisinden de aynı övgü dolu düşünceyi çıkarırsınız, üstelik mutluluk duyarsınız bundan. Böyle mutlu olabilir insan işte.

Konuşanların yüzüne uzun süredir sesini çıkarmadan bakan Lizaveta Prokofyevna da,

— Neden hep kızıyorsun, anlayamıyorum, dedi. Neden söz ettiğinizi de anlayabilmiş değilim. Ne parmağıymış? Saçmalık… prens çok güzel, ama biraz hüzünlü konuşuyor. Neden cesaretini kırıyorsun? Konuşmaya başladığınızda gülüyordu, oysa şimdi gözleri donuk donuk bakıyor.

— Bir şey yok maman. Ama ne yazık ki prens, hiç idam cezasının uygulanmasına tanık olmamışsınız. Bu konuda size bir şeyler sormak isterdim.

— Tanık oldum, dedi prens.

— Tanık oldunuz mu? diye haykırdı Aglaya. Tahmin etmeliydim! Her şeyi açıklıyor bu işte! Öyle bir olayı görmüşseniz, nasıl oluyor da mutlu olduğunuzu söyleyebiliyorsunuz? Haklı değil miyim?

Adelaida sordu:

— Yaşadığınız o köyde insanları idam ediyorlar mıydı yani?

— Lyon’da tanık oldum böyle bir olaya. Şneyder’le gitmiştim Lyon’a. Beni de götürmüştü. Oraya gittiğimiz gün kentte birini idam edeceklerdi.

Aglaya,

— Nasıl, çok hoşunuza gitti mi bari? diye sordu. Eğitici çok şey var mıydı olayda? Yararlı?

— Gördüklerimden hiç de hoşlanmadım, sonra biraz hastalandım bile. Ama ne yalan söyleyeyim, kıpırdamadan, gözümü bir an ayırmadan izledim her şeyi.

— Ben de gözümü ayırmadan izlerdim, dedi Aglaya.

— Orada kadınların idamları izlemelerinden hiç hoşlanmıyorlar. Hatta bunu yapan kadınları ertesi gün gazeteler dillerine doluyor.

— Demek bunun kadın işi olmadığını düşünüyorlar ve böylece erkek işi olduğunu söylemiş (yani anlayacağınız, kanıtlamış) oluyorlar. Kutluyorum böyle düşünenleri. Sanırım siz de öyle düşünüyorsunuzdur, değil mi?

Adelaida araya girdi:

— Orada neler gördüğünüzü anlatın bize lütfen.

Prens ne söyleyeceğini şaşırdı, yüzünü astı.

— Şimdi anlatmak istemiyorum bunu… dedi.

Aglaya iğneleyici bir tavırla,

— Bizi anlatmaya değer bulmuyorsunuz anlaşılan, dedi.

— Hayır, onun için değil, orada gördüklerimi daha demin anlattım da ondan…

— Kime anlattınız?

— Kabul edilmemi beklerken, uşağınıza…

Hanımlar hep bir ağızdan sordular:

— Hangi uşağa?

— Girişte bekleyen, saçlarına ak düşmüş, kırmızı yüzlü uşağa. İvan Fyodoroviç’in yanına girmek için beklerken…

— Çok tuhaf, dedi Lizaveta Prokofyevna.

Aglaya annesinin sözünü kesti.

— Demokrat prens! dedi. Aleksey’e anlattığınıza göre, bize de anlatmak zorundasınız.

Adelaida,

— Anlatmanızı ısrarla istiyorum, diye diretti.

Prens, Adelaida’ya döndü.

— Demin gerçekten de… dedi. (Biraz heyecanlanmıştı. Çok çabuk ve safça heyecanlandığı anlaşılıyordu.) Gerçekten de, tablonuz için benden bir konu istediğinizde şöyle bir öneride bulunmayı düşünmüştüm size: İdam sehpasında ayakta duran bir idam mahkûmunun başını giyotinin altına koymadan bir dakika önceki yüzünü…

— Nasıl yani, yüzünü mü? Yalnızca yüzünü mü? diye sordu Adelaida. Tuhaf bir konu, nasıl bir tablo olur ki bu?

Prens ısrar etti:

— Nasıl olacağını bilmiyorum, dedi. (Heyecanlıydı.) Geçenlerde Basel’de böyle bir tablo gördüm. Onu size anlatmayı çok istiyorum… Bir gün anlatırım… Çok şaşırtmıştı beni.

— Basel’deki o tabloyu sonra anlatırsınız, dedi Adelaida. Şimdi siz bana o idam tablosunu anlatın. O anı kafanızda nasıl canlandırdığınızı açıklayabilir misiniz bana? Tabloda nasıl vermeliyim o yüzü? Yalnızca yüz mü olacak tabloda? Nasıl bir yüz?

Prens, anlatmaya dünden hazırmış gibi,

— Ölümden tam bir dakika önceki o an, diye başladı. (Kendini hatıralara kaptırmış, her şeyi unutmuş gibiydi.) Merdivenden çıkarken, tam idam sehpasına ayağını bastığı an… O anda dönüp benden yana baktı. Yüzünü gördüm ve o anda her şeyi anladım… Çok zor bunu anlatmak! Sizin veya başka birinin bunun resmini yapmasını öylesine çok, öylesine çok isterdim ki… En çok da sizin yapmanızı! Böyle bir tablonun yararlı bile olacağını düşünüyordum. Biliyor musunuz, her şeyi ayrıntılarıyla vermek gerekir bu tabloda. Her şeyi, her şeyi… Zindanda yatıyordu, en azından bir hafta sonra idam edileceğini düşünüyordu. Olağan işlemlerin tamamlanmasının, yazının gerekli yerlere gidip gelmesinin en azından bir hafta süreceğini hesaplıyordu. Ama nedense birden kısalmıştı süre. Sabaha karşı saat beşte uyuyordu idam mahkûmu. Ekimin sonlarıydı. Sabahın saat beşinde hava soğuk, ortalık karanlıktı. Cezaevi görevlilerinden biri yanında gardiyanla hücresine girdi ve usulca dokundu omzuna. İdam mahkûmu yattığı yerde dirseğine dayanarak hafifçe doğruldu. Işık yanıyordu. “Ne oluyor?” diye sordu. “Saat onda idam cezan uygulanacak.” Uyku sersemliğiyle inanmadı buna mahkûm. İtiraz etmeye, yazının ancak bir hafta sonra geleceğini söylemeye çalıştı. Ama iyice ayılınca itiraz etmeyi kesti, sustu. Neden sonra şöyle dediğini anlatıyorlardı: “Birden çok ağır geldi…” Sonra yine susmuş, ağzını açıp bir şey söylemek istememiş. Bilinen hazırlıklar üç dört saat sürmüş: Papaz gelmiş, kahvaltısını getirip önüne koymuşlar. Kahvaltıda şarap, kahve ve sığır eti varmış. (Bir şaka mıydı bu? Ne acımasızlıktı bu öyle! Öte yandan, bu iyi niyetli insanlar bir kötülük düşünmeden yapıyorlardı bunu. İnsan sevgisinden böyle davrandıklarına inanıyorlardı) Sonra gömlek (İdam gömleğinin nasıl olduğunu bilir misiniz?). Bütün hazırlıklar tamamlandıktan sonra nihayet üstü açık bir arabaya bindirip kentin sokaklarında idam sehpasının olduğu alana doğru yola çıkarmışlar onu… Öyle sanıyorum ki, arabada giderken de önünde uzun bir hayatın olduğunu düşünüyordu. Yolda belki de şöyle geçiriyordu içinden: “Önümde uzun bir hayat var, üç sokak geçeceğiz. İşte birinciyi geçtik, sonra şu sokak var. Arkasından sağ yanında fırın olan sokak gelecek… Daha fırına çok var!” Sokaklarda büyük bir kalabalık toplanmıştı. Bağırıp çağırıyorlardı. “On bin insan, on bin çift göz… Bütün bunlara katlanması gerekiyordu. Şöyle geçiriyordu içinden: On bin insan, ama kimse idam etmiyor onları, oysa beni ediyorlar!” Bütün bunlar daha önce olmuştu. İdam sehpasına küçük bir merdivenle çıkılıyordu. Merdivenin önüne gelince birden ağlamaya başladı mahkûm. Oysa güçlü kuvvetli, acımasız bir adamdı, öyle diyorlardı. Papaz bir an ayrılmıyordu yanından. Arabada da yanındaydı. Durmadan bir şeyler söylüyordu ona, ama mahkûmun onu duyduğu kuşkuluydu. Önce dinlemeye başlıyor, ama üçüncü sözcükten sonrasını duymuyor, anlamıyordu. Öyle olsa gerekti. Sonunda merdiveni çıkmaya başladı. Ayakları bağlı olduğu için küçük adımlar atabiliyordu. Papaz zeki biri olsa gerekti. Konuşmuyordu şimdi. Durmadan haçı öptürüyordu mahkûma. Merdivenin ilk basamaklarında mahkûmun yüzünde renk yoktu, basamaklarda yükselip sehpaya çıktığında birden kâğıt gibi bembeyaz kesildi yüzü. Bacaklarında derman kalmamış olmalıydı; tıkanıyormuş, soluk alamıyormuş, bu yüzden içi bulanıyormuş gibiydi. Korktuğunuz veya çok kötü olduğunuz, beyninizin durduğu, elinizden hiçbir şey gelmediği bir anda kendinizi öyle hissettiğiniz oldu mu hiç? Öyle sanıyorum ki, sözgelimi kaçınılmaz bir felaket karşısında, üzerine bir ev yıkılırken falan insan birden yere çömelip, ne olacaksa olsun! diye gözlerini kapayıp beklemek ister. İşte idam mahkûmu gücünü yitirmeye başladığında papaz bir şey söylemeden, çabuk bir hareketle elindeki gümüş küçük haçı hemen onun dudaklarına götürüyordu. Haç dudaklarına dokunur dokunmaz gözlerini açıyordu mahkûm, birkaç saniye için kendine geliyor, adım atmaya başlıyordu. Tedbir almayı unutmaktan korkar gibi, ne olur ne olmaz diye acele ederek, hırsla, çabuk çabuk öpüyordu haçı. Ne var ki o anda dinsel bir amacı olduğu kuşku götürürdü. Ve başını giyotinin altına koyuncaya kadar böyle sürdü… Bu son saniyelerde bayılanın seyrek görülmesi çok şaşırtıcıdır! Tersine, o anda beyin korkunç derecede güçlüdür, çok iyi çalışmaktadır. Çok güçlü olsa gerektir, çalışan bir makine gibi çok güçlü, çok güçlü… Hiçbir sonuca varmayan, ilgisiz, hatta komik birçok düşünce üşüşür kafasına: “Şu adama bak, kocaman bir siğil var alnında. Celladın gömleğinin en alt düğmesi paslanmış…” Ama bu arada her şeyin farkındadır, her şeyi hatırlar. Unutmasının olanaksız olduğu bir nokta vardır. Bu yüzden bayılamaz… Her şey onun, bu noktanın çevresinde döner durur. Başı giyotinin altındayken son çeyrek saniyeye kadar düşünür mahkûm, bekler ve… bilir, başının üzerinde giyotinin bıçağının ansızın kaymaya başladığını duyar! Kesinlikle duyar bunu! Onun yerinde ben olsam, özellikle dinlerdim o sesi ve duyardım! Belki de saniyenin onda biri kadar bir zaman dilimidir o an, ama yine de duyulur! Ayrıca unutmayın ki, bedenden koptuktan sonra başın bir saniye daha bedenden koptuğunu bildiğinin tartışması hâlâ yapılmaktadır. Nelerle uğraşıyorlar şu insanlar! Peki, ya beş saniye biliyorsa bedenden koptuğunu!.. Öyle bir tablo yapın ki, idam sehpasına çıkan merdivenin son basamağı görünsün. Mahkûm ayağını o basamağa atmış olsun. Başı, kâğıt gibi bembeyaz yüzü görünsün. Papaz haçı uzatsın mahkûma, mahkûm mosmor dudaklarını hırsla uzatsın haça. Her şeyin farkındaymış gibi baksın… Haç ile mahkûmun başı, bütün tablo bu işte… İkinci planda papazla celladın yüzleri, celladın iki yardımcısı ve aşağıda birkaç yüz ve göz… onlar da aksesuar olarak ikinci planda belirsiz, sanki bir sis içinde… İşte böyle bir tablo…

Prens susup tek tek herkesin yüzüne baktı.

Aleksandra mırıldandı kendi kendine:

— Kimse bunun yaşama ilgisiz, mistik bir bakış olduğunu söyleyemez.

Budala
Fyodor Mihailovic Dostoyevski

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz