DOSTOYEVSKİ: ANLAYABİLMESİ İÇİN ÖNCE KALBİ OLMASI GEREKİR İNSANIN!

545

İnsan davranışlarını yönlendiren nedenler, genellikle zannettiğimizden daha karmaşık ve çeşitlidir, bu yüzden sonradan onları nadiren kesin olarak açıklayabiliriz. Bir anlatıcı için en iyisi, olayları fazla derine inmeden aktarmaktır. Bu nedenle, generalin yarattığı bu kargaşayı anlatırken biz de öyle yapacağız. Çünkü kim ne derse desin, öykümüzün bu ikinci dereceden kahramanına şu ana kadar verdiğimizden daha fazla önem ve yer vermek zorundayız.

Generalin neden olduğu kargaşa başka zaman olsa bir sonuç vermeden, başladığı gibi biterdi. Oldukça seyrek olmakla birlikte önceleri de böyle birden parlayıverdiği zamanlar vardı. Aslında çok sakin, neredeyse iyi eğilimleri olan bir insandı. Son yıllarda kendini kaptırdığı olumsuzluklarla belki yüz kez savaşmayı denemişti. Ansızın bir “aile babası” olduğunu hatırlıyor, karısıyla barışıyor, içten gözyaşları döküyordu. Nina Aleksandrovna onu çoğu zaman sesini çıkarmadan bağışladığı, bir soytarı gibi komik, kişiliksiz biri olmasına karşın onu sevdiği için karısına taparcasına saygı duyuyordu. Ancak onun bu soylu savaşı genellikle pek uzun sürmüyordu. General aynı zamanda kendine özgü de olsa “heyecanlı” biriydi. Aile içindeki pişmanlıklarla dolu bomboş hayattan sıkılıyor, sonunda isyan ediyordu. Belki de o anda pişman olduğu, kendini suçladığı taşkınlıklar yapıyor, gelgelelim kendini bir türlü tutamıyordu: Herkesle tartışıyor, pek tumturaklı, heyecanlı konuşmaya başlıyor, kendisine büyük saygı göstermelerini istiyor, sonunda (bazen uzun zaman için) kayıplara karışıyordu. Son iki yıldır ailesiyle ilgili olaylardan ancak uzaktan veya kulaktan dolma bilgisi oluyordu. Olayların ayrıntısına inmeyi bırakmıştı ve en ufak bir sorumluluk hissetmiyordu bu konuda.

Ne var ki “generalin çıkardığı bu kargaşada” bir olağanüstülük vardı. Sanki herkes bir şey biliyor, ama bildiğinden söz etmeye korkuyordu. General üç gün önce ailesine, yani Nina Aleksandrovna’ya “resmen” dönmüştü. Bu “dönüşü” hiç de öncekiler gibi yumuşak başlı, pişmanlık duyarak değil, son derece sinirli olmuştu. Susmak bilmiyordu, huzursuzdu, karşısına çıkan herkesle değişik ve beklenmedik konularda büyük bir heyecanla, iştahla konuşuyordu, öyle ki konuşmasından onu böyle heyecanlandıranın ne olduğu bile anlaşılamıyordu. Kimi zaman neşeli oluyordu, ama daha çok ne düşündüğünü bilmediği bir dalgınlık vardı üzerinde. Durup dururken bir şey anlatmaya başlıyordu. Yepançinler’den, prensten, Lebedev’den söz ediyor, sonra birden konuşmayı kesiyor, arkasından kendisine sorulan sorulara, soru sorulduğunu, onun da sorulara gülümseyerek karşılık verdiğini bile fark etmeden, bön bir gülümsemeyle karşılık veriyordu. O son geceyi oflayarak, inleyerek geçirmiş, bir yerlerine koyması için sabaha kadar ısıtıp ısıtıp ona yakı lapası getiren Nina Aleksandrovna’yı hiç uyutmamıştı. Sabaha karşı birden uykuya dalmış, dört saat uyuduktan sonra son derece sinirli, gergin uyanmış, bu sinirli, gergin hali de İppolit’le dalaşması, “evi lanetlemesiyle” son bulmuştu. Üç gün boyunca sık sık kendini beğenmişlik, gurur düşkünlüğü, sonucunda da aşırı gücenme nöbetlerine yakalandığı da kaçmamıştı evdekilerin gözünden. Kolya annesini yatıştırmaya çalışıyor, babasının bu hallerinin belki de içkiyi ve son zamanlar pek içten olduğu Lebedev’i özlemesinden kaynaklandığını söylüyordu. Oysa üç gün önce Lebedev’le birden kavga çıkarmış, evinden büyük bir öfkeyle ayrılmıştı. Prensle bile aralarında bir şeyler geçmişti. Kolya neler olduğunu sormuştu prense, ama onun bir açıklamada bulunmak istemediğini fark edince, prensin de bir şeyler gizlediğinden kuşkulanmaya başlamıştı. Gavrila’nın tahmin ettiği gibi, İppolit’le Nina Aleksandrovna arasında özel bir görüşme olmuş olsaydı, yüzüne karşı Gavrila’nın dedikoducu dediği o kötü, hain çocuğun aynı biçimde Kolya’yı da şaşırtmak zevkinden kendini yoksun bırakmayacağı kesindi. Bu kötü “çocuğun”, kız kardeşiyle konuşurken Gavrila’nın dediği gibi değil de, başka çeşit bir kötü olması gayet mümkündür. Sırf Nina Aleksandrovna’nın “yüreğini parçalamak” için kendi düşüncelerini ona aktarmış olması da uzak ihtimal gibi. Şunu da unutmayalım, insan davranışlarını yönlendiren nedenler, genellikle zannettiğimizden daha karmaşık ve çeşitlidir, bu yüzden sonradan onları nadiren kesin olarak açıklayabiliriz. Bir anlatıcı için en iyisi, olayları fazla derine inmeden aktarmaktır. Bu nedenle, generalin yarattığı bu kargaşayı anlatırken biz de öyle yapacağız. Çünkü kim ne derse desin, öykümüzün bu ikinci dereceden kahramanına şu ana kadar verdiğimizden daha fazla önem ve yer vermek zorundayız.

Olaylar şöyle izledi birbirini:

Lebedev, Ferdışçenko’yu aramak için gittiği Petersburg’dan aynı gün generalle dönmüş, ama bu konuda prense bir şey söylememişti. Prens o sıralar onu ilgilendiren çok önemli birtakım izlenimlere kendini kaptırmış olmasaydı, sonraki iki günde Lebedev’in ona hiçbir açıklamada bulunmaması bir yana, onunla karşılaşmaktan bile kaçındığını da fark ederdi. Prens sonunda dikkat etmeye başlayınca, bu iki gün süresince Lebedev’le rastlantı sonucu her karşılaştığında onu hep pek neşeli gördüğünü, generalin de yanından hemen hiç eksik olmadığını şaşkınlıkla fark etmişti. İki dost bir dakika ayrılmıyordu birbirinden. Prens bazen üst katta yüksek sesli konuşmalar, kahkahalarla karışık neşeli tartışmalar olduğunu duyuyordu. Hatta bir gece geç vakit prens üst katta ansızın neşeli bir asker şarkısı söylemeye başladıklarını duymuş, generalin kısık bas sesini hemen tanımıştı. Ama bu şarkı çok sürmemiş, hemen kesilmişti. Arkasından yaklaşık bir saat kadar süren, her şeyinden sarhoş sohbeti olduğu anlaşılan, aşırı heyecanlı bir konuşma başlamıştı. Seslerden üst katta eğlenen iki arkadaşın arada kucaklaştığını anlamak zor değildi. Bir süre sonra arkadaşlardan biri ağlamaya da başlamıştı. Bunu heyecanlı, gürültülü bir tartışma izlemiş, kısa bir süre sonra o da kesilmişti.

Kolya bu iki gün süresince pek bir telaşlıydı. Prens çoğunlukla evde olmuyor ve kimi zaman çok geç dönüyordu. Döndüğünde Kolya’nın bütün gün onu sorduğunu, aradığını söylüyorlardı. Gelgelelim, karşılaştıklarında Kolya generalin yaptıklarından hiç “hoşlanmadığından” başka özel bir şey söylemiyordu ona: “Sağda solda sürtüyorlar, biraz ötedeki meyhanede içiyorlar, sokaklarda sarılıp kucaklaşıyorlar, tartışıyorlar, birbirlerine olmadık şeyler söylüyorlar, yine de birbirinden ayrılamıyorlar.” Prens ona daha önce de hemen her gün aynı şeyin olduğunu söylediğinde ise Kolya ne cevap vereceğini, duygularını, onu asıl neyin huzursuz ettiğini nasıl anlatacağını bilemiyordu.

Sarhoş şarkısının söylendiği, tartışmaların olduğu gecenin sabahı saat on sularında prens evden çıkıyordu ki, birden generali gördü karşısında. Yaşlı adam nedense çok heyecanlı, hatta neredeyse sarsılmış gibiydi.

Prensin elini acıtırcasına sıkarak,

— Çok saygıdeğer Lev Nikolayeviç, diye mırıldandı, uzun zamandır, çok uzun zamandır sizinle görüşme onuruna ermenin yollarını arıyorum… Çok çok uzun zamandan beri…

Oturmasını söyledi ona prens.

— Hayır, oturmayacağım, ayrıca tutmayayım da sizi, başka zaman otururum. Sanırım, emelinize… ulaştığınız için kutlayabilirim sizi efendim.

— Ne emeli?

Prens şaşırmıştı. Onun durumunda olan herkes gibi o da kesinlikle hiç kimsenin bir şeyden haberi olmadığını, bir şey anlamadığını, hissetmediğini sanıyordu.

— Sakin olun, sakin olun! Hassas duygularınızı incitecek değilim. Benim başımdan da geçti… biri… nasıl desem, kendisini ilgilendirmeyen bir işe burnunu soktuğunda… Her sabah aynı şeyi yaşıyorum. Ben başka bir iş için, çok önemli bir iş için geldim size. Çok önemli bir iş için prens…

Prens bir kez daha oturmasını söyledi generale, kendi de oturdu.

— Yalnızca bir saniyeliğine… Akıl danışmaya geldim size. Belki şu anda belli bir amacım olmadan yaşıyorum, ama kendime saygım vardır ve… Rus insanının pek önemsemediği çalışma isteğine de sahip olduğum için yani… genel olarak söylemek gerekirse… kendimi, eşimi ve çocuklarımı da bu saygın bir duruma… sözün kısası prens, akıl danışmaya geldim size.

Prens coşkuyla övmeye başladı generalin bu niyetini.

General hemen kesti onun sözünü:

— Yo, hepsi boş bunların. Ben bunun için değil, başka, önemli bir şey için geldim size. İçtenliğinden, soylu duygularından kuşku duymadığım bir insan olarak size açılmaya karar verdim Lev Nikolayeviç. Size… size… Bu söylediklerim şaşırtmıyor sizi değil mi Lev Nikolayeviç?

Prens büyük bir şaşkınlıkla olmasa da, olağanüstü bir dikkat ve merakla dinliyordu konuğunu. Yaşlı adamın rengi biraz uçuktu, dudakları arada bir hafifçe titriyor, ellerini nereye koyacağını bilemiyordu. Ancak birkaç dakika oturduktan sonra, besbelli ne yaptığını bilmiyormuş gibi, bir şey için sandalyeden iki kez ayağa fırlamış, sonra yine birden oturmuştu. Masanın üzerinde kitaplar vardı. Konuşmasını sürdürürken kitaplardan birini eline aldı, açıp bir sayfasına baktı, sonra hemen kapayıp masaya bıraktı, başka bir kitap aldı, ama onu açıp sayfalarına bakmadı, daha sonra konuşmaları süresince sık sık havada sallayarak sağ elinde tuttu o kitabı. Birden bağırdı:

— Yeter artık! Farkındayım, fazlasıyla rahatsız ettim sizi.

— Yok canım, rica ederim, hiç de değil. Tersine, dinliyorum sizi, bazı şeyleri öğrenmek istiyorum…

— Prens! Saygın biri olmak istiyorum ben… Kendime saygım olsun istiyorum ve… haklarıma…

— Böyle düşünen bir insan yalnızca bununla bile saygıyı hak ediyordur zaten…

Prens bir yazıdan aklında kalmış bu son cümleyi yaşlı adamın üzerinde çok olumlu bir etkisi olacağına büyük bir güvenle söylemişti. Zamanında söylenmiş böyle içi boş, ama hoş bir cümlenin generalin ruhsal durumunda bir insanı bir anda kazanmakta, onu yatıştırmakta çok yararlı olacağını içgüdüsel olarak hissetmişti. Ne olursa olsun, bu durumda bir konuğu rahatlatarak göndermek gerekirdi, önemli olan buydu.

Bu cümle generalin çok hoşuna gitmiş, epey de etkilemişti. Birden duygulandı, değişti, heyecanla uzun uzun açıklamalarda bulunmaya başladı. Ne var ki prens kendini ne kadar zorlasa, ne kadar dikkatli dinlemeye çalışsa da tam olarak bir şey anlayamıyordu. On dakika konuştu general. İçinde birikmiş, sıkış tepiş duygu kalabalığını anlatmaya yetişemeyecekmiş gibi heyecanlı, çabuk çabuk konuşuyordu. Sonunda gözlerinde yaşlar bile birikmişti. Ama yine de cümlelerinin başı sonu belli değildi. Beklenmedik sözcükler, beklenmedik düşünceler birbiri ardından beklenmedik biçimde, hızla geliyordu.

Sonunda birden ayağa kalkarken,

— Yeter! diye bağladı sözünü. Anladınız beni, artık içim rahat. Sizinki gibi bir kalbin acı çeken bir insanı anlayamaması olanaksızdı zaten. Prens, siz bir soyluluk idealisiniz! Sizin yanınızda ötekilerin adı olmaz. Ama henüz gençsiniz ve ben kutsuyorum sizi… Sonunda önemli bir konuyu görüşmemiz için bana bir saatinizi ayırmanızı rica etmeye geldim. Bütün umudum bu işte prens! Dostluk benim aradığım prens, duyarlı bir kalp… Kalbimin istekleriyle hiçbir zaman uzlaşamadım.

— Neden şimdi olmasın? Sizi dinlemeye hazırım…

General heyecanla kesti prensin sözünü:

— Hayır prens, hayır! Şimdi değil! Şu anda olacak şey değil bu! Çok çok önemli, fazlasıyla önemli bir şey var ortada! Bu bir saatin sonunda kaderim belli olacak. Benim bir saatim olacak o saat ve öyle kutsal bir anda içeri dalacak ilk alçakla bölünmesini istemem; (birden prense doğru eğildi general, tuhaf, esrarlı, neredeyse ürkek bir sesle fısıldadı:) her zaman yapar bunu çünkü sizin… ayakkabınızın ökçesine değmeyen o alçak… Sevgili prens! Ah, benim ayakkabımın demiyorum… Özellikle dikkatinizi çekerim, kendi ayakkabımdan söz etmiyorum, çünkü üstü kapalı konuşmayacak kadar saygım vardır kendime. Ama böyle bir durumda kendi ayakkabımdan söz etmemekle, belki ne büyük, ne soylu bir gurur gösterdiğimi yalnızca siz anlayabilirsiniz. Sizden başka kimse anlayamaz bunu, en başta da o!.. Prens, onun hiçbir şey anladığı yok! Anlama yeteneği yoktur onun, anlama yeteneği yoktur! Anlayabilmesi için önce kalbi olması gerekir insanın!

Sonunda korkuya kapılan prens generale ertesi gün aynı saate randevu verdi. Aceleyle çıktı general. Hayli canlanmış, avunmuş, neredeyse sakinleşmişti. Prens akşam saat altıdan sonra Lebedev’e bir dakikalığına yanına uğraması için haber yolladı.

Lebedev hiç zaman kaybetmeden hemen geldi. Kapıdan girer girmez, üç gündür prensten köşe bucak kaçan o değilmiş gibi, bu çağrıyı “kendisi için onur” saydığını söyledi. Yüzünü şekilden şekle sokarak, gülücüklerle, anlamlı bakışlarla, ellerini ovuşturarak, uzun zamandır herkesin bildiği çok önemli bir şeyi duymayı safça beklermiş gibi bir sandalyeye ilişti. Yine bozuldu prens; birden herkesin bir şey için onu sanki kutlamak istediğini, ima yollu, gülümseyerek, göz kırparak ondan bir şeyler beklemeye başladığını fark etmişti artık. Keller de onu kutlamak amacıyla (apaçık belliydi bu) üç kez bir dakikalığına uğramış, her gelişinde heyecanlı heyecanlı, ağzında anlaşılmaz bir şeyler gevelemiş, sözünün sonunu getiremeden sıvışıp kayıplara karışmıştı. (Son günlerde bir yerlerde çok içmeye başlamış, bir bilardo salonunda da çok ünlü olmuştu.) Çok üzgün olmasına karşın Kolya bile birkaç kez belirsiz bir şeyler söylemeye çalışmıştı prense.

Prens canı biraz sıkkın, Lebedev’e generalin bu durumu, neden bu kadar huzursuz olduğu üzerine ne düşündüğünü sordu. Yaşlı adamla önceki görüşmesini kısaca, birkaç sözcükle anlattı ona.

Lebedev hayli soğuk,

— Herkesin bir sıkıntısı var prens… özellikle de bu tuhaf, huzursuz çağımızda… Evet, öyle işte efendim…

Böyle dedikten sonra gücenmiş gibi, beklentileri boşa çıkmış bir insan tavrıyla sustu.

Prens gülümsedi.

— Ne felsefe!

— Felsefe gereklidir efendim; hele çağımızda çok gereklidir, gelgelelim, günlük yaşamda pek önemsenmiyor. Benim açımdan, çok saygıdeğer prensim, sizin de bir kısmını bildiğiniz o konuda, bana bir noktaya kadar gösterdiğiniz güvenden gurur duyuyorum efendim, gerçi bir başka konuda o kadar olmasa da… Ama anlıyorum sizi ve hiç de yakınmıyorum.

— Bir şeye kızıyorsunuz gibi Lebedev…

Lebedev elini kalbinin üzerine koyup haykırdı:

— Hayır sayın aydınlık yürekli prensim benim, hiç de kızmıyorum, asla! Tersine, şu anda anladım ki, toplum içindeki yerimle de, aklımın ve kalbimin gelişmişliğiyle de, param pulumla da, şimdiye kadar yaptıklarımla da, pek zayıf olan bilgi birikimimle de… hiçbir şeyimle hayalini kurduğum tam güveninizi kazanamayacağım. Ama size bir köle, kiralık bir işçi gibi hizmet edebileceksem, ondan başka hiçbir şey için… kızmam efendim, ancak üzgün olabilirim.

— Lukyan Timofeiç, rica ederim!

— Başka türlü olamaz! Tıpkı şimdi, bu olayda olduğu gibi! Sizinle her karşılaştığımda yüreğimle de, aklımla da sizi izlerken şöyle diyorum kendi kendime: “Dostça bir ilişkim olamaz onunla, değmem buna çünkü, ama ev sahibi olarak, bakarsın uygun bir zamanda oturur, bazı şeyleri veya yapılması gereken değişiklikleri konuşuruz…”

Lebedev böyle derken hayranlık okunan ufak gözlerini ona şaşkınlıkla bakmakta olan prensin gözlerinin içine dikmişti. Hâlâ merakını giderebileceğini umuyordu.

Prens handiyse öfkeyle yükseltti sesini:

— Söylediklerinizden bir şey anlamıyorum ve… (Birden son derece içten güldü.) ve… korkunç bir dalaverecisiniz siz!

Hemen arkasından Lebedev de güldü. Parlayan bakışından umutlarının aydınlandığı, hatta bir kat arttığı belliydi.

— Bakın ne diyeceğim size Lukyan Timofeiç? Ama gücenmeyeceksiniz… Sizin şu saflığınıza hayret ediyorum, hem yalnızca sizin değil!.. Bu saflığınızla bir şeyler bekliyorsunuz benden, sizi tatmin edebilecek bir şeyim olmadığı için kendimi size karşı mahcup hissettiğim, sizden utandığım şu anda bile bir şeyler bekliyorsunuz benden… Yemin ederim, kesinlikle bir şey yok, bundan emin olabilirsiniz!

Prens tekrar gülmeye başladı.

Lebedev şöyle bir kuruldu. Prensin söylediği doğruydu, merakı onu kimi zaman aşırı saf ve çekilmez yapıyordu. Ne var ki aynı zamanda oldukça kurnaz, sinsi, hatta bazı durumlarda aşırı derecede sinsiydi. Prens onu sürekli olarak kendinden uzaklaştırdığı için neredeyse kendine düşman etmişti Lebedev’i. Ancak prens onu küçük gördüğünden değil, merak ettiği konuyu hassas bulduğu için kendinden uzaklaştırıyordu. Prens birkaç gün öncesine kadar birtakım hayallerini suç olarak görüyordu. Lebedev ise prensin onu yanından uzaklaştırmasını hep ondan tiksinmesine, ona duyduğu güvensizliğe veriyordu. Yüreği yaralı uzaklaşıyordu yanından ve yalnızca Kolya ile Keller’den değil, kendi kızı Varvara Lukyanovna’dan bile kıskanıyordu onu. O anda bile prens için son derece önemli, ilginç bir haber verebilirdi, bunu yapmayı içtenlikle istiyordu da, ama karamsarlık içinde susuyor, söylemiyordu.

Uzun süre sustuktan sonra şöyle dedi:

— Size nasıl bir yardımım dokunabilir çok saygıdeğer prens, öyle ya, beni buraya çağırdığınıza göre…

Prens de bir an düşündükten sonra birden hatırlamış gibi,

— Evet… dedi, özellikle generali ve… bana sözünü ettiğiniz şu… hırsızlık olayını sormak istiyordum size…

— Ne olayını dediniz?

— Neden söz ettiğimi anlayamamış gibisiniz! Aman Lukyan Timofeiç, işiniz gücünüz rol yapmak! Paraları diyorum, o gün kaybolan dört yüz rublenizi… Çalınan cüzdanınızı, sabahleyin Petersburg’a giderken buraya gelip bana çalındığını söylediğiniz dört yüz rublenizi… Sonunda anlayabildiniz mi?

Lebedev, ancak şimdi anlayabilmiş gibi, uzatarak,

— Ha, şu dört yüz ruble! dedi. Yakın ilginize teşekkür ederim prens. Çok mutlu etti beni bu ilginiz, ama… buldum ben o dört yüz rubleyi efendim. Hem çok oluyor bulalı.

— Buldunuz ha! Aman, şükürler olsun!

— Böyle demeniz büyük incelik prensim, evet bu zor koşullar altında bir şeyler yapmaya, çok sayıda öksüzden oluşan kalabalık ailesini geçindirmeye çalışan yoksul biri için hiç de küçük para sayılmaz dört yüz ruble…

Prens durumu kurtarmaya çalıştı:

— Öyle demek istememiştim! Parayı bulduğunuza elbette sevindim, ama… nasıl buldunuz?

— Çok kolay oldu efendim, sandalyenin altına düşmüş, redingotumu astığım sandalyenin altına, demek cüzdan cebimden kayıp oraya düşmüş.,

— Sandalyenin altına mı dediniz? Olamaz, odada her yeri aradığınızı söylemiştiniz. Önce oraya bakmanız gerekmez miydi?

— Bakmasına baktım efendim!.. Baktığımı çok iyi hatırlıyorum efendim! Sandalyeyi kenara çekip, gözlerime güvenmeden, emekleyerek ellerimle de yokladım yerleri. Hiçbir şey yoktu, bomboş, dümdüzdü yerler, işte şu avucumun içi gibi, ama yine de yoklamayı sürdürdüm…

Kaybettiği bir şeyi bulmayı çok istediği zaman insan bazen öyle yapar… Bakar bir göremez, bomboştur baktığı yer, öyleyken yine de on beş kez bakar aynı yere.

Prens şaşırmıştı.

— Evet, olabilir, peki ama nasıl oldu bu? diye mırıldandı. Hâlâ tam olarak anlamadım, orada olmadığını söylemiştiniz, sonra yine aradınız aynı yeri, birden orada ortaya çıkıverdi, öyle mi?

— Evet, birden ortaya çıkıverdi efendim.

Prens tuhaf tuhaf baktı Lebedev’in yüzüne. Sonra birden sordu:

— Peki, ya general?

Soruyu anlayamamıştı Lebedev.

— Generale ne olmuş efendim?

— Aman Tanrım! Cüzdanı sandalyenin altında bulduğunuzda generalin ne dediğini soruyorum. Öyle ya, dediğinize göre birlikte arıyormuşsunuz cüzdanı.

— Önce birlikte aradık efendim. Ama ne yalan söyleyeyim, bu kez yalnız başıma aradığımı ve cüzdanı bulduğumu ona söylemeyi uygun bulmadım.

— Neden?.. Dört yüz ruble tam mıydı içinde?

— Hemen açıp cüzdanın içine baktım, paralar tamamdı, hem de son rublesine kadar efendim.

Dalgın, mırıldadı prens:

— Bunu hiç değilse gelip bana söyleyebilirdiniz.

— Kişisel ve nasıl söylesem, belki de çok önemli işleriniz arasında sizi rahatsız etmekten çekindim prens. Ayrıca kendim de cüzdanı bulmamış gibi yaptım. Cüzdanı açıp baktım, sonra hemen kapadım, hemen sandalyenin altına bıraktım yine.

— Neden?

Lebedev ellerini ovuşturarak kıs kıs güldü.

— Öyle işte efendim. Merakımdan.

— Şimdi orada mı duruyor? İki gündür ha?

— Yo, hayır efendim. Ancak bir gün kaldı orada. Düşünebiliyor musunuz, onu orada generalin bulmasını istedim, efendim. Çünkü, nihayet ben bulmuş olsaydım, general koca cüzdanı orada görememiş olacaktı. Cüzdan kolayca görünecek biçimde sandalyenin yerini birkaç kez değiştirdim. Gelgelelim, cüzdanı bir türlü fark edemiyordu general, tam bir gün sürdü bu. Besbelli bu aralar çok dalgın. Nedenini bilmiyorum. Güzel güzel konuşuyor, bir şeyler anlatıyor, gülüyor, kahkahalar atıyorken neden bilmem, birden sinirleniyordu. Bir ara dışarı çıkalım dedik, mahsus odanın kapısını açık bıraktım. Kararsız bir hali vardı, bu kadar büyük bir parayla, kaybolan cüzdanla ilgili bir şeyler söyleyecek oluyordu sanki, ama birden sinirleniyor, yine ağzını açıp bir şey söylemiyordu. Sokakta iki adım yürümemiştik ki, birden uzaklaştı yanımdan, ters yöne doğru yürümeye başladı. Ancak akşam meyhanede karşılaştık.

— Bu arada sandalyenin altından cüzdanı almışsınızdır?

— Hayır efendim. O gece sandalyenin altından kayıplara karıştı.

— Peki, şu anda nerede?

Lebedev oturduğu sandalyeden boylu boyunca ayağa kalkıp prense tatlı tatlı bakarak gülümsedi.

— İşte burada efendim. Cüzdan nasıl olduysa, birden buraya, redingotumun eteğinde astar arasına düşmüş. Yoklayın bakın efendim…

Gerçekten de Lebedev’in redingotunun sol eteği önden torba gibi sarkmıştı. Yoklayınca, orada astarın arasında delinmiş cepten düşmüş deri bir cüzdan olduğu kolayca anlaşılıyordu.

— Çıkarıp baktım efendim, para tamam. Tekrar oraya attım cüzdanı ve dünden beri böyle dolaşıyorum, astarın arasında taşıyorum onu, yürürken bacaklarıma bile çarpıyor.

— Ve farkına varmıyorsunuz?

— Evet efendim, farkına varmıyorum. Heh-heh-heh! Ayrıca düşünebiliyor musunuz çok saygıdeğer prens, şu konu sizin değerli ilginizi çekecek kadar önemli olmasa da söyleyeyim, ceplerim her zaman sapasağlamdır benim, birden kocaman bir delik çıkıyor ortaya! Daha bir dikkatli baktım, sanki biri çakıyla kesmiş cebimi. Akıl alacak şey değil efendim…

— Ya… general?

— Dün de, bugün de hep kızıp durdu bana. Hiç keyfi yok efendim. Kâh neşesi yerinde, yılışıklığa varacak derecede sarhoş, kâh gözyaşı dökecek kadar duygulu… Ama sonra birden öfkeleniyor, hem öylesine ki, inanın korkuyorum efendim. Biliyorsunuz prens, ne de olsa asker değilim ben. Dün meyhanede oturuyorduk, redingotumun eteği nasıl olduysa birden açıldı, cüzdanın kabarıklığı kocaman, ortaya çıkıverdi. General yan gözle bakmaya başladı bana, nedense durup dururken sinirlendi. Uzun zamandır yüzüme öyle baktığı yoktu efendim. Ancak çok sarhoşken veya duyguluyken bakardı. Ama dün iki kez öyle baktı, sırtımdan soğuk bir ürperti geçti. Ancak kararımı verdim, yarın bulacağım cüzdanımı… Bu akşamı da onunla geçirdikten sonra…

— Neden işkence ediyorsunuz adama? diye haykırdı prens.

Lebedev heyecanla karşılık verdi:

— İşkence etmiyorum prens, işkence etmiyorum. Seviyorum onu ben ve… saygı da duyuyorum kendisine. Ayrıca ister inanın ister inanmayın, şimdi daha çok değer veriyorum ona, daha değerli oldu artık o benim için efendim!

Lebedev öylesine ciddi ve içten konuşuyordu ki, prens kızmaya bile başlamıştı ona.

— Hem seviyorsunuz, hem işkence ediyorsunuz adamcağıza! İnsaf, çaldığı cüzdanınızı sandalyenin altına bırakması veya redingotunuzun cebine koyması size karşı dürüst olduğunu, safça sizden özür dilediğini göstermeye yetmez mi? Duyuyor musunuz, özür diliyor sizden! İnceliğinize, ona karşı dostça duygular beslediğinize güveniyor. Oysa siz bu çok dürüst adamı öylesine… küçültüyorsunuz ki!

Lebedev’in gözleri parladı birden,

— Evet prens, çok dürüsttür! dedi. Yalnızca sizin gibi soylu bir insan söyleyebilirdi bunu prens! Birtakım hatalarım yüzünden beni yanınıza sokmuyorsanız da, bu nedenle taparcasına saygı duyuyorum size. Karar verildi artık! Hemen şimdi bulacağım cüzdanımı, şimdi, yarına bırakmayacağım işi! Bakın, sizin önünüzde çıkarıyorum onu oradan efendim. İşte burada! İşte! Dört yüz ruble de içinde tamam. Alın bakın çok saygıdeğer prens, alın yarına kadar sizde dursun. Yarın veya öbür gün alırım onu sizden. Ne dersiniz prens, cüzdanım kaybolduğu geceyi benim bahçede bir taşın altında geçirmiş olsa gerek, öyle değil mi?

— Yalnız dikkat edin, cüzdanınızı bulduğunuzu öyle birden söylemeyin ona. Bırakın, cüzdanın redingotunuzun eteğinde olmadığını kendi fark etsin, durumu anlasın.

— Öyle mi yapalım efendim? Yoksa cüzdanın redingotumun eteğinde olduğunu yeni fark etmişim gibi mi yapsam?

Bir an düşündü prens.

— Hayır… hayır, dedi. Bu saatten sonra olmaz, böylesi daha tehlikeli olur. En iyisi bir şey söylemeyin! Yakınlık da gösterin ona, ama… aşırıya kaçmayın ve… ve… unutmayın ki…

— Biliyorum prens, yani bu dediğimi belki de yapamayacağımı kendim de biliyorum. Çünkü bunu yapabilmesi için insanın sizinki gibi bir yüreği olması gerekir. Ayrıca bu aralar çok sinirli, hassas general, kimi zaman pek yukarıdan da bakıyor bana. Kimi zaman birden boynuma sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlıyor, hemen arkasından aşağılamaya, küçümsemeye, alay etmeye başlıyor… O zaman ben de inadıma redingotumun eteğini sokuyorum gözüne, he-he-he! Hoşça kalın prens, sanırım, nasıl desem, çok ilginç duygularınıza engel oldum…

— Ama Tanrı aşkına, aramızda kalsın bu!

— Ağır adımlarla efendim, ağır adımlarla!

Ne var ki konu kapanmış olmakla birlikte, prens öncekinden de kaygılıydı. Sabırsızca, generalle yarınki randevusunu bekliyordu.

Budala
Dördüncü Bölüm, III.Kısım

Fyodor Mihailovic Dostoyevski

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz