İÇEBAKIŞ, EMPATİ VE PSİKANALİZ – Heinz KOHUT

İnsanlar ve hayvanlar çevrelerini duyu organlarının yardımı ile araştırırlar; dinlerler, koklarlar, seyrederler ve dokunurlar; çevrelerinin bütünsel bir izlenimini oluşturur, bu izlenimleri hatırlar, birbiriyle karşılaştırır ve geçmiş izlenimler temelinde beklentiler geliştirirler. Duyu organlarının olanakları, aletler aracılığıyla (teleskop, mikroskop) arttırıldığında insanoğlunun araştırmaları daha tutarlı ve sistemli hale gelir, gözlemlenen olgular, (kendileri gözlemlenemeyen) kavramsal düşünce köprülerinin yardımı ile daha geniş birimler halinde (kuramlar) birleştirilir; ve böylece, dışsal dünyanın bilimsel incelenmesi fark edilmeyen adımlarla, yavaş yavaş, gelişir.

İçsel dünya duyu organlarımız yardımı ile gözlemlenemez. Düşüncelerimiz, arzularımız, duygularımız ve fantezilerimiz, görülebilir, koklanabilir, duyulabilir ya da dokunulabilir değildirler. Fiziksel uzayda bir varlıkları yoktur ama yine de gerçektirler ve zaman içinde ortaya çıktıkça onları gözlemleyebiliriz: Kendimizde içebakış, diğerlerinde ise empati (dolaylı içebakış) yoluyla.

Fakat, az önceki ayrım doğru bir ayrım mıdır? Gerçekten de düşüncelerin, arzuların, duyguların ve fantezilerin fiziksel bir varlıkları yok mu? Bir
yandan düşünceler, duygular, fanteziler ve arzular olarak deneyimlenebilirken, diğer yandan, ileri derecede rafine fiziksel araçlarla ölçülebilen temel süreçler yok mu? Bu, eski ve tanıdık bir problem ve zihin-beden ikiliği ya da tekliği seçenekleri biçiminde ortaya konduğu müddetçe çözümlenemez. Tek verimli tanım operasyonel tanım. Gözlem yöntemlerimizin asıl bileşeni duyularımızı içerdiğinde fiziksel olgulardan, içebakış ve empatiyi içerdiğinde ise psikolojik olgulardan söz etmiş oluyoruz.

Tabii ki önceki tanımlama, belirli bir zamanda meydana gelen gerçek bir operasyon şeklindeki dar anlamıyla değil, gözlemcinin inceleme altındaki olguya dair genel tutumu şeklindeki en geniş anlamıyla anlaşılmalıdır. Henüz görülmemiş olan gezegenler doğrudan gözlem altındaki gezegenlerin
hareketlerini etkiliyor ve böylece gökbilimciler henüz teleskoplarında belirmemiş olan gökcisimlerinin hareketleri, hacimleri ve kadir sınıfları (yani parlaklık dereceleri) üzerine kafa yorabiliyor ve pek çok yıl sonra gözlem alanlarına girecek olan kuyrukluyıldızların fiziksel niteliklerini düşünmeye devam edebiliyorlar. Psikoloji alanı için de benzer düşüncelere başvurulabilir. Mesela psikanalizde bilinçöncesi ve bilinçdışını, sadece onlara içebakış niyetiyle yaklaştığımız ya da sonuçte içebakış yoluyla onlara ulaşabileceğimiz için değil, aynı zamanda onları içebakış yoluyla görülmüş ya da görülebilir deneyimler çerçevesinde addettiğimiz için de psikolojik yapılar olarak düşünüyoruz.

Gözleme dayalı verilerimiz organize oldukça ve gözlemlerimiz bilimsel açıdan sistemli hale geldikçe, gözlemlenen olgulardan daha uzak mesafedeki bir takım kavramlarla uğraşmaya başlarız. Bu kavramların bazıları soyutlamaları ya da genellemeleri oluştururlar ve böylece hala, az çok doğrudan bir şekilde gözlemlenebilir olgularla bağlantılıdırlar. Örneğin zoolojik bir kavram olan “memeli”, farklı türlerdeki hayvanların ayrı ayrı somut gözlemlenmelerinden türemiştir; ne var ki kendi başına memeli gözlemlenemez.
Psikolojide de durum buna benzer. Örneğin psikanalizdeki dürtü kavramı da bu biçimde, daha sonra gösterileceği gibi, içebakışla incelenmiş sayısız
deneyimden türetilmiştir; ne var ki, kendi başına dürtü gözlemlenemez. Fiziksel bilimlerdeki ivme ya da psikanalizdeki bastırma gibi başka kavramlar da doğrudan gözlemsel olguya göndermede bulunmazlar. Bununla beraber böyle kavramlar net bir şekilde kendilerine özel bilimlerin genel çerçevesi dahilinde yer alırlar, çünkü gözlemsel veriler arasındaki ilişkilere işaret ederler. Bizler uzaydaki fiziksel cisimleri gözlemliyoruz, bir zaman ekseni boyunca fiziksel konumlarını kaydediyoruz ve böylece ivme kavramına ulaşıyoruz. İçebakış yoluyla düşünce ve fantezileri gözlemliyoruz, ortadan kayboluş ya da ortaya çıkış koşullarını gözlemliyoruz ve böylece bastırma kavramına ulaşıyoruz.

Peki, içebakış ve empati gerçekten her zaman her psikolojik gözlemin temel bileşenleri midir? Dış dünyayı içebakış dışında yollarla gözlemleyerek ulaşabileceğimiz psikolojik olgular yok mu? Basit bir örnek düşünelim. Alışılmadık derecede uzun boylu bir insan görüyoruz. Kuşkusuz bu kişinin alışılmadık ölçüleri psikolojik değerlendirmemiz için önemli bir bilgidir ne var ki içebakış ve empati olmaksızın bu adamın boyu sadece fiziksel bir özellik olarak kalır. Ancak kendimizi onun yerine koyduğumuzda, ancak dolaylı içebakış yoluyla, onun alışılmadık ölçülerini kendimizinmiş gibi hissetmeye başladığımızda ve böylelikle alışılmadık veya dikkat çekici olduğumuz zamanlara dair içsel deneyimleri canlandırdığımızda, alışılmadık
ölçülerin bu kişi için ne anlama geldiğini anlamaya başlarız ve psikolojik bir olguyu gözlemlemiş oluruz. Psikolojik bir kavram olan eylem için de benzer düşüncelere başvurulabilir. Eğer içebakış ve empati olmadan, sadece fiziksel taraflarını gözlemlersek, psikolojik eylem olgusunu değil, yalnızca fiziksel hareket olgusunu gözlemlemiş oluruz. Göz üzerindeki derinin yukarı doğru hareketini milimetrik hasasiyetle ölçebiliriz, fakat kaşın kalkışındaki şaşkınlık ve kınama anlamlarının ince farklarını ancak içebakış ve empati yoluyla anlayabiliriz. Yine de bir eylem, empatinin yardımı olmaksızın, yalnızca görülebilir seyri ya da görülebilir sonuçları ele alınarak anlaşılamaz mı? Cevap yine olumsuz. Bir hareket örüntüsünün belirli bir sonuç yarattığını görüyor olmamız gerçeği, tek başına, psikolojik bir eylemi tanımlamaz. Gevşek bir taşın bir çatıdan düşüp bir adamı öldürmesi türünden bir olay, empati kurabileceğimiz bir niyet ya da güdülenmenin yokluğu nedeniyle, psikolojik bir eylem değildir. Pek çok tesadüfi olaydabilinçdışı belirleyiciler olduğunu kabul etmemize rağmen, eylemlerimizin tesadüfi sonuçları ile niyetli davranışlarımızı doğru bir şekilde birbirinden ayırırız. Adamın biri elindeki taşı bırakır, taş düşer ve başka bir adamı öldürür. Eğer empati duyabileceğimiz bilinçli ya da bilinçdışı bir niyet varsa psikolojik bir eylemden bahsedebiliriz; şayet böyle bir niyet yoksa, fiziksel olayların sebep-sonuç zincirinden bahsederiz. Diğer yandan, eğer A’nın söylediği bazı sözcüklerin ses dalgalarının, B’nin beynindeki bazı elektrokimyasal örüntüleri nasıl harekete geçirdiğini fizik ve biyokimya terimleriyle tasvir etme imkânı olsaydı, bu tasvir hala A’nın B’yi kızdırdığı ifadesinin belirttiği gibi bir psikolojik gerçeği içermiyor olurdu. Yalnızca, içebakışla ya da bir diğerinin içebakışı ile empati kurarak gözlemleme girişiminde bulunabileceğimiz bir olgu, psikolojik diye adlandırılabilir. Eğer gözlem yöntemlerimiz ağırlıklı olarak içebakış ve empatiyi içermiyorsa, olgu, “somatik”, “davranışsal” ya da “sosyal”dir.

Sonuç olarak önceki tanımlamayı açık bir ifade şeklinde tekrarlayabiliriz: Eğer gözlem tarzımız temel bileşenler olarak içebakış ve empatiyi içeriyorsa olguları zihinsel, psişik veya psikolojik olarak adlandırırız. Bu bağlamda “temel” terimi içebakış ve empatinin psikolojik gözlemde asla noksan olamayacağını ve hatta tek başına da varolabileceğini ifade ediyor. Daha önceki noktalar az önceki ifadenin ilk yarısını açıklığa kavuşturdu. İkinci yarıyı (yani içebakış ve empatinin psikolojik malzemenin gözlemlenmesinde tek başına yer alabileceğini) göstermek içinse psikanalize dönebiliriz. Burada ilk olarak kimileri tarafından öne sürülebilecek bir itiraz üzerinde durmamız gerekiyor: Psikanalitik gözlemin asıl aracı içebakış değil, analistin hastanın belli türden bir davranışını incelemesidir: Serbest çağrışımı. Ne var ki klinik gerçeklerin büyük bir kısmı kendi kendini analiz yoluyla keşfedildi ve bu verilerden de, Freud’un “Rüyaların Yorumu” kitabında olduğu gibi, bir kuramsal soyutlamalar sistemi geliştirildi.
Olağan analitik durumda da, analistin tanıklık ettiği, analizanın içebakış yoluyla kendi kendini gözlemlemesidir. Şurası bir gerçek ki, analistin psikolojik içgörüleri, sıklıkla analizanın kendini anlayışının ilerisindedir. Ancak bu psikolojik içgörüler, analistin içebakışın empati diye adlandırılan uzantısını (dolaylı içebakışı) kullandığı, eğitilmiş içebakış becerisinin sonucudurlar.

Şüphe yok ki bu tartışmalar, içebakış ve empatinin psikanalitik gözlemin yegâne bileşenleri olduğunu ima etmez. Diğer tüm psikolojik gözlemlerde olduğu gibi psikanalizde de, gözlemin asıl unsurları olan içebakış ve empati genellikle diğer gözlem yöntemleriyle bağlantılı ve kaynaşmış haldedirler. Bununla birlikte nihai ve sonucu belirleyici gözlemsel eylem, içebakış ya da empati yoluyla olanıdır. Buna ek olarak, kendi kendini analiz durumunda içebakışın tek başına var olduğunu da gösterebiliriz.
Bu noktada, empatinin bilimsel psikoloji dışındaki kullanılışını incelemek verimli olabilir. Günlük hayatta tutumlarımız bilimsel açıdan sistemli değildir ve gözlem nesnemizle az ya da çok empati kurabilmemize bağlı olarak, olguları az ya da çok psikolojik ya da zihinsel olarak görme eğilimindeyizdir. Psikolojik bir kavrayışa en kolay kendi kültürel yaşantımızdan olan insanları gözlemlediğimizde ulaşabiliriz. Hareketleri, sözel davranışları, arzuları ve duyarlılıkları bizimkilere benzer ve farklı bir ortamdan gelen insanlara önemsiz gelebilecek ipuçları temelinde onlarla empati kurabilmemiz mümkündür. Yine de, deneyimleri bizimkine benzemeyen farklı bir kültürden gelen insanları gözlemlediğimizde bile, empati kurabileceğimiz bazı ortak deneyimlerin keşfiyle, onları psikolojik olarak anlayabileceğimize inanırız. Hayvanlarla da bu böyledir: Bir köpek ayrılık sonrasında sahibini karşıladığında biliriz ki, sevilen bir “sen”le ayrılık sonrasında onun deneyimledikleri ile kendi deneyimlerimiz arasında ortak paydalar mevcuttur ve insanla hayvan deneyimleri arasında büyük farklar olduğunu vurgulama eğiliminde olmamıza rağmen, psikoloji terimleriyledüşünmeye başlayabiliriz. Ne var ki, bitki psikolojisinden pek kimse söz etmez. Doğru, çiçeklerin kimi hevesli gözlemcileri, bitkilerin güneşe ve sıcağa doğru dönmelerini, makul bir biçimde, empati kurabileceğimiz bir şey, içsel bir gayret, özlem ya da arzu olarak görebilirler ancak bu daha çok simgesel ya da şiirsel manada olacaktır çünkü bitkilere (bazı hayvanlara yaptığımız gibi) ilkel bir kendinin farkında olma becerisi atfedemeyiz. Ne var ki daha ileri durumlar da mevcut. En kısa rotayı arayarak ve engellerden kaçınarak bir tepeden aşağı doğru koşan suyu gözlemliyoruz ve hatta bu olguları insanbiçimci (andromorfik) terimlerle tanımlıyoruz (koşmak, aramak, kaçınmak); ve yine de, bırakın bitkilerin psikolojisini, cansız varlıkların psikolojisinden de söz etmiyoruz.

Sonuç olarak içebakış ve empati tüm psikolojik kavrayışımızda rol oynamaktadır; bununla beraber içebakış ve empatinin bilimsel olarak kullanımının eşsiz öncüleri Breuer ve Freud’du. İçebakışın geliştirilen özel, inceltilmiş biçimlerine yapılan vurgu (yani serbest çağrışım ve direnç analizi), yalnızca bu özel içebakış tekniklerinin yardımıyla ortaya çıkarılabilen, o zamana değin bilinmeyen bir içsel deneyim türünün çığır açan keşfi (yani bilinçdışının keşfi), normal ve anormal psikolojik olgulara dair açılan yeni anlayış alanımızın genişliği, şu gerçeği gizlemeye yöneldi: İlk adım, içebakış ve empatinin, yeni bilimin gözlem araçları olarak tutarlı bir şekilde kullanılmaya başlanmasıydı. Psikanalizin başlıca teknikleri olan serbest çağrışım ve direnç analizi, içebakışla gözlemi, önceden farkında olunmayan çarpıtmalardan (rasyonalizasyonlardan) azad etti. Bu nedenle serbest çağrışım ve direnç analizinin kullanılmaya başlaması hiç kuşkusuz, (etkin bir bilinçdışının çarpıtıcı etkilerinin kabul edilmesine yol açmasıyla) psikanalitik gözlemin değerini özellikle belirlemektedir. Yine de bu önemin bilinmesi, içebakış ve empati yoluyla gözlem yönteminin hizmetinde başvurulan serbest çağrışım ve direnç analizinin, yardımcı araçlar olarak düşünülmesi gereği ile zıtlık teşkil etmez.

Bu giriş gözlemlerinin sonucunda şimdi, bu çalışmanın ana gövdesine dönmeye hazırız. Aşağıdaki inceleme esas olarak, ne analizan ve analistin çeşitli psikolojik deneyimleriyle ilgili, ne de içebakış ve empatiyi dinamik ve genetik bakış açılarından açıklığa kavuşturmayı hedefliyor. Buradan itibaren, içebakış ve empatiyi psikanalitik bilgi toplamanın temel bileşenleri olarak kabul edeceğiz ve bu gözlem yönteminin, gözlemlenen alanın içeriğini ve sınırlarını nasıl tanımladığını göstermeye çalışacağız. Alanın içerik ve sınırları sonradan deneysel bilimin kuramlarını belirleyeceği için, bu çalışmadaki bir başka amacımız da, içebakış ile psikanalitik kuram arasındaki bağlantıyı, özellikle de bu bağlantıya karşı kayıtsızlığın yanlışlara, ihmallere ve hatalara götürdüğü alanlarda göstermek olacak.

İçebakışa Karşı Dirençler

Serbest çağrışıma karşı dirençleri, zihnin savunma işlevinin sonucu olarak ele almak uygundur. Hasta bilinçdışı içerikten ve türevlerinden korktuğu için serbest çağrışıma karşı çıkar ve yasak masturbasyon fantazileri, saldırganlıklar ve benzeri şeylerin anlamlarını kendine iş edinmesi nedeniyle, analiz sürecine direnç gösterilir. Ancak, psikanalitik yönteme karşı daha genel, kendini son derece akılcı yollarla ifade eden bir direnç var gibi görünüyor: İçebakışa karşı direnç. Belki de, gözlem tarzımız olarak samimiyetle kabul etmekteki isteksizliğimiz yüzünden, içebakışın (ve empatinin) bilimsel kullanımını incelemeyi ihmal ettik, onunla deney yapmayı ya da onu inceltmeyi beceremedik. Öyle görünüyor ki ondan utandık ve doğrudan doğruya bahsetmek istemedik ama yine de o – tüm eksikleriyle – büyük keşiflere giden yolu açtı. İçebakışla ilgili tereddüdümüzün sosyokültürel olarak belirlenmiş (mistik, yoga, oryantal, batılı olmayan gibi bazı sloganlarda örneği verilen) sebeplerini bir yana bırakırsak, hala, böyle sonuçlar vermiş gözlem yöntemin onaylamaya karşı önyargımızın altında yatan sebebi tanımlamamız gerekiyor. İçebakışın psikanalitik bilgi toplamada çok önemli bir faktör olduğu gerçeğinin savunmacı bir biçimde ihmal edilmesine yol açan dehşet, belki de gerilimin artmasından doğan çaresizliğin korkusudur. Bizler gerilimin eylem yoluyla devamlı boşaltımına alışığız ve düşünceyi sadece eylemin aracısı, ertelenmiş bir eylem, bir eylem denemesi ya da planlama olarak görmeyi istiyoruz. İçebakış, gerilimden kurtulmamızı sağlayan akıntıya karşı gider göründüğü için, bastırılmış  içeriğin ortaya çıkmasının çok yakınlarda olmasının yarattığı daha belirli korkulara, pasifliğe ve gerilim artışına dair genel dehşeti ekliyor olabilir. Psikanalizdeki serbest çağrışımın bu anlamda bizim olağan düşünce süreçlerimize tekabül etmediği doğru. Genel olarak söylenecek olursa, düşünme, “nispeten küçük yatırım (cathexis) parçalarının eşlik ettiği deneysel türde bir eylemdir” (Freud, 1911a, s.221). Bütün olarak psikanalitik terapinin, eyleme hazır duruma getirdiği (eylem özgürlüğünü verdiği) söylenebilir; ancak tek başına serbest çağrışım, eyleme değil, artan gerilim toleransı yoluyla yapısal yeniden düzenlemelere hazırlanmayı sağlar.

Hastalar, genellikle terapinin en erken safhalarında, tedavinin talep ettiği zamandan ve paradan fedakârlığı sebep göstererek, analizin uzunluğu veseansların sıklığı ile ilgili yakınmalarını dile getirirler. Ama insan, en azından bazı durumlarda, bu şikâyetlerin, artmakta olan gerilime karşı daha
derindeki bir eylemsizlik dehşetini, diğer bir deyişle, içebakış yoluyla enerji akışının uzun süre tersine çevrilmesinden duyulan korkuyu gizlediği izlenimine kapılıyor. Belki analitik yöntemle deneylerimizde bizleri uzun içebakış sürelerinin sonuçlarını, örneğin, uzatılmış analiz seanslarının etkinliğini araştırmaktan alıkoyan da, analistlerce duyulan benzer bir rahatsızlıktır.

İçebakış hiç şüphesiz gerçeklikten kaçış yolu da olabilir. Şizofrenlerin bazı otistik gündüz düşlerindeki gibi en patolojik biçimlerinde, içebakışhaz ilkesine yenik düşer ve fantezilerin pasif bir kabulüne dönüşür. Egonun içebakan kısmının daha çok kontrolünde, ama yine de haz ilkesinin etkisi altında ise, mistik tarikatlerin ve sözde-bilimsel mistik psikolojinin rasyonalize edilmiş içebakış biçimleri yer alır. Ne var ki, içebakışın kötüye kullanılabileceği gerçeği, onun bilimsel bir araç olarak değeri konusunda bizi yanıltmamalı. Şurası da unutulmamalıdır ki, eğer bir bilim adamı bilimsel etkinliği patolojik amaçlarla kullanacak olursa, içebakışçı olmayan fiziksel bilimler de eşit derecede, dönüştürülmemiş haz ilkesininhizmetine girebilir. Psikanalizdeki içebakış, pasif bir gerçeklikten kaçış değildir; olsa olsa, aktiftir, araştırır ve girişimcidir. Daha çok, başlıca fizik bilimlerinde olduğu gibi, bilgi sahamızı derinleştirme ve genişletme tutkusuyla harekete geçer.

“İÇEBAKIŞ, EMPATİ VE PSİKANALİZ – Heinz KOHUT” üzerine bir yorum

  1. Yazınızı beğeniyle okudum. Keşke biraz daha kısa olsaymış.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Platon’un Devletinin Düşündürdükleri… kısa bir deneme – Zahit Atam

. . Platon devleti ilginç bir kitap, çünkü kendi fikirlerini karşıtlarına karşı savunarak ortaya koymaya çalışıyor. Dolayısıyla bir yandan iyinin,...

Kapat