Benlik Saygısı, Güçlülük ve Yıkıcı Saldırganlık Hislerine Gelişimsel Bir Bakış Açısı – Anna Ornstein

Kohut’un “cinsel ve saldırgan dürtülerin gelişim ve psikopatolojinin itici güçleri olduğu” görüşünü terk etmesinden sonra, psikoanalitik kendilik psikolojisi kuramına ait bir gelişim teorisi oluşturmak kaçınılmaz olmuştur. Bu alanda en önemli isimlerden biri olan Michael F. Basch, kendilik patolojisi olan hastaların tedavisinde psikolojik gelişimin anlaşılmasının çok önemli olduğu vurgulamıştır. Ornstein bu makalede psikoanalitik kendilik psikolojisi bakış açısıyla gelişim teorisine bir katkıda bulunmayı amaçlamıştır. Benlik saygısı, bireysel güç ve yıkıcı saldırganlığın ortak genetik kökenden geldiklerini göstermeye çalışmıştır. Bu iki durumun davranış olarak sonuçları birbirine karşıt uçlarda yer alsa da her iki durumda infantil büyüklenmeciliğin dönüşütürülmesiyle oluşur. Kişiye ait güçlülük hissi çocukluğun büyüklenmeciliğinin yaşa uygun olarak onaylanması sonucunda gelişir. Bununla birlikte yıkıcı saldırganlık bu büyüklenmeciliğin onaylanması ve doğrulanması yerine çürütülmesi sonucu oluşur.
Burada gurur ve hazzın yerini utanç ve aşağılanma alır. Kişisel gücün gelişimi, gelişimsel olarak çok önemli iki kendilik nesnesi deneyimi ile ilişkilidir. Bunlar; bakım veren kişinin idealize edilmiş gücü ile bütünleşme ve bu kişi tarafından tasdik edilmedir. Deneysel olarak bu iki süreç birbirinden ayrılamaz. Bir kendilik nesnesi deneyimi olarak aynalanma ve onaylanma yaşantılarından bahsettiğimizde, vurgu infantil büyüklenmeci ve gösterimci kendiliğin bir gurur ve haz duygusuna dönüştürülmesi üzerinde olmalıdır. Bununla birlikte idealize edilen kişiyle bütünleşmede vurgu bakım veren kişinin kendilik nesnesi işlevlerine ve bunların nasıl dönüştürülerek içselleştirildiğine kayar. Bu makalede Ornstein erken çocukluk dönemi, latans dönem ve ergenlik dönemi açısından günlük etkileşimlerden örnekler vererek konuyu açıklamaya çalışıyor.

Kişisel gücün ve benlik saygısının edinilişi: Erken çocukluk döneminde oluşan temel

Yeni yürümeye başlayan 14 aylık bir bebek olan Julia ve annesi yürüyüş yapmak için evden ayrılırlar. Julia sokağa çıkar çıkmaz koşturmaya başlar, gittikçe hızlanır ve bu sırada bir balerin gibi kollarını omuzlarına kadar kaldırarak dengesini sağlamaya çalışmaktadır. Fakat bir kaç adım sonra dengesini sürdüremeyip düşer. Julia’nın küçük yüzü hayal kırıklığı, kızgınlık ve şaşkınlıkla kararmıştır, yeni yeteneği ve bacaklarının ihanetine uğramış gibidir. Bu duygularla yardım için annesine yönelir.

Bu sahnede çocuk beğenilmek, onay almak için yetilerini sanki mükemmelmiş gibi sergilemiştir. Burada dikkatimizi annenin tepkisine yöneltmeliyiz, çünkü onun tepkisi çocuğun bu gibi durumları nasıl içselleştireceğini belirleyecektir.

Bu durumda dört değişik senaryo varsayabiliriz:

1.Anne çocuğu kaldırır ve çocuğun fiziksel bir zarar görmediğinden emin olduktan sonra ona cesaretlendirici bir takım sözler söyleyerek tekrar yere bırakır. Bu durumda Julia başlangıçtaki gibi hevesle koşmaya devam edecektir.

2.Anne çocuğun düşmesini dikkate almaz ve onun tekrar ayağa kalkıp koşmaya başlamasını bekler.

3.Anne çocuğu koşması konusunda uyarır. Bunun sonrasında çocuk yol boyunca korkuyla annesinin sözünden çıkmayacaktır.

4.Anne çocuğa yola fırladığı için kızıp, çocukla birlikte eve dönecek ve öğleden sonra dışarı çıkmama şeklinde çocuğu cezalandıracaktır.

Bu senaryolar sıkça tekrarlandıkları koşulda her biri gelişimsel olarak farklı etkilerde bulunacaklardır. İnanıyorum ki, bizler çocuğun uğradığı fiziksel hasarı ve onurunu gözardı etmeden çocuğun yeni yetisine ilişkin coşku, neşe ve gücünü destekleyen ve kendi kaygısını çocuğuna bulaştırmayan anneyle aynı yaklaşımı savunacağız. Bu bizim var olduğunu düşündüğümüz doğal “anne cevabı” olacaktır. Fakat Winnicott (1971) doğal anne cevabı olarak bu durum her zaman var olmadığını, bazı bebeklerde annenin kendi duygulanımını ya da daha kötüsü kendi savunmalarının katılığını çocuğuna yansıtabileceğini belirtmiştir. Winnicott’un bu belirlemesi bize tamamen aldırmaz görünen annenin tepkisinin en zedeleyici anne tepkisi olabileceğini işaret etmektedir.

Başka bir senaryoda; Julia bir akşam pencerenin önünde babasının gelmesini beklemektedir. Babasının arabasının görünmesi ile birlikte Julia heyecanla bağırır. Hayal kırıklığına uğramayacaktır. Babası kapıdan girer girmez kızını omuzlarına alır. Julia bu pozisyonda kendini dünyanın hakimiymiş gibi güçlü hissetmektedir. Bu olayda küçük bir çocuk ebveynlerinin manevi ve fiziksel gücü ile bütünleşme yoluyla döneme özgü bir ihtiyacını gerçekleştirmiş olur.

İlk senaryoda gözlemci çocuğun hareket etme, koşma ve becerme şeklinde bedenlenen güçlü olma hissine eşduyum içindedir. İkinci senaryoda baba kendi gücü ve yüksek boyuna küçük kızının gerçekten sahip olmasını sağlamaktadır. Gelişimin sonraki dönemlerinde, idealize edilen kişinin fikirleri, değerleri ile bütünleşmede de benzer bir mekanizma işlemektedir. Korku içindeyken annesi tarafından kucaklanma ya da babanın omuzlarına çıkma her ikisinde de çocuk ebeveynlerinin gücünü geçici olarak kullanmaktadır, aynı zamanda çocuk bu gücü elde etmektedir. Bireyin amaçlarını gerçekleştirebilmesi için bedeni ve çevresinin işbirliği içine girmesini sağlayan, sınır tanımayan bu gücün kaynağı nedir?

Psikoanaliz bu gücü “infantil tümgüçlülük” olarak adlandırmış ve bu gücü gerçek dışı bulmuştur. Zamanla kişi gerçekçi bir şekilde sınırlılıklarını görmektedir. Geleneksel psikoanalitik kurama göre, infantil tümgüçlülüğün kaderi, kendiliğin nesneden ayrışması ve birincil narsisizmin kaderi ile bağlantılıdır. Kendiliğin nesneden ayrıştırılması için hem narsisizminden hem de tümgüçlülüğünden vazgeçmesi zorunludur. Sadece narsisizmin bir kısmı daha ileri bir yapılaşma ile ego-idealinin bir parçasını oluşturacaktır.

Mahler, Pine ve Bergman’ın (1975) ayrışma-bireyselleşme sürecini analiz ederken belirttiği gibi “15-16 aylıktan itibaren kendinin ayrı biri olduğunun kesin farkındalığını kazanan çocuk, egosunun oluşması ile onun için yeni ve bozucu olan gerçeklik ile yüzleşmiştir, sanrısal her şeye gücünün yeteceği hissini, büyüklenmeciliğini daha fazla sürdürememektedir”. Kendinin ayrı biri olduğunu fark etmesi ile savunmasız ve aciz olduğunu da hisseder. Buna cevap olarak çocuk tümgüçlülüğü bakım veren kişiye atfeder ve bakımveren kişiyle daha sonra ikincil olarak bütünleşebilir. Mahler bu olaylar zincirini “döneme özgü” “gelişimsel çatışmalar” olarak düşünmüştür, yani çocuk narsisizminin ve tümgüçlülüğünün en güçlü olduğu dönemden kaçınılmaz olarak savunmasız ve yetersiz hissedişe geçiş yapar.

Narsissizm ve infantil tümgüçlülüğün sönüşüne ilişkin bakış açısı Kohut ve diğer kendilik psikolojisi kuramcıları ve bebek psikiyatrisi alanında çalışanlarca (Demos, 1984; Tolpin, 1986; Lichtenberg, 1989; Sander, 1975; Stern, 1977, 1985; Stechler and Kaplan, 1980) farklı ele alınmıştır. “Ayrışma” anne ile olan sembiyozun dışına çıkma, bir gelişimsel başarı değildir, çocuğun “gelişimsel, döneme özgü bir çatışma” olarak infantil tümgüçlülüğünün travmatik şekilde sönümlenmesi zorunlu değildir. Yeni araştırmalar bebeğin otistik ve sembiyotik bir yaşantı içinde olmaktan çok, doğumdan itibaren çevreden gelen sosyal uyaranları ayrıt edebilecek ve yanıtlayabilecek kapasiteye sahip olduğunu göstermektedir. Stern (1977) bebeğin ihtiyaç duyduğu anne cevabını temin eden gücünü “bebeklik” olarak adlandırmıştır. Ve bakım veren kişinin bebeğin beklentilerine uygun özgül, biyolojik belirlenimli cevaplarının bir listesini oluşturmuştur (voice (high pitched), gaze (mutual), face presentation and other head movements … and proxemics = eşduyum içindeki yetişkinin bebekle ilişki kurarken oluşturduğu mesafe).

Duyarlı bir çevrede, bebeğin ağlaması güçlü bir etki yaratır. Bebek görmezden gelinirse, doğuştan gelen bir savunma olarak bebek sonunda pes edecek ve kendini çaresizliğe özünde, infantil depresyona bırakacaktır. Fakat depresyonun öncesinde, sadece onu beslemelerini değil onunla oynamalarını onu sevmelerini talep ederek protesto edecektir (Bowlby 1960). Tekrarlayan şekilde isteklerinin karşılanmaması durumunda, bebek enerjisi ve canlılığını kaybedecek ve infantil depresyonun öncülerinden olan desentegratif kaygı ya da yoksunluk yaşayacaktır. Sadece bebekler değil erken çocukluk dönemi çocukları, okul çocukları ve ergenlerde aynalanma ve idealizasyon ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kalan çevrelerini öfke ve kızgınlıkla protesto edeceklerdir.

Örseleyici ebeveyne karşı öfkesini göstermede korku dolu olan çocuklar yaşıtlarına, öğretmenlerine yönelik öfke patlamaları yaşayabilirler. Bu patlamalar pasif olarak katlanılan çocukluk dönemi örselenmeleriyle başkalarını küçük düşürme ve sindirme yoluyla aktif olarak baş etme girişimleridir. Yetişkinlerdeki bazı malign kişilik bozukluklarında görülen sadomazoşistik kişilik organizasyonunun kökeninde yine bu bastırılmış ya da üstü örtülmüş (disavowed) kronik narsisistik öfke yatmaktadır (adalet ???).

Çocukluk dönemi ve yetişkin psikopatolojisi açısından erken çocukluk dönemi kadar hiç bir dönem önem kazanmamıştır. Bunun bir nedeni vardır. Erken çocukluk döneminde çocuk bireysel özelliklerini vurgulamanın yanı sıra artan özerkliği ve kendinde ısrarcılığı ile bakım veren kişiyle arasında kurulmuş olan “etkileşimli düzenleyici sisteme” (Sander 1975) yeni nitelikler kazandırır. Çocuk kendilik organizasyonu açısında yeni bir aşamaya gelmiştir. Bu aşamada kontrolünü kaybetme korkusu yaşayan bir anne için çocuğunun artmış güç hissi tehtid edici olabilir. Bakım veren kişi kaygılı bir şekilde kontrol sağlamaya çalışırsa, aralarında mücadele başlar ve çocuğun kendinde ısrarcılığı amaçsız ve sıklıkla yıkıcı bir saldırganlığa dönüşür (disintegrates).

Okul çağı ve ergenlik: temeldeki eksiklik ve grup gücü

İlk okul ve ergenlik dönemlerinde kişisel güç algısının gelişiminin benzerlikleri olması nedeniyle Ornstein bu iki dönemi birlikte ele almış. Özerklik isteği ve duygusal bağımsızlık arzusunun karşıtı olarak bağlanma ve çevreden onay alma ihtiyacı arasındaki diyalektik okul çağından ergenliğe artarak sürmektedir. Okul çocuğu ve ergen bağlı oldukları grubun onayına günlük yaşantılarında karmaşıklığın artması nedeniyle daha fazla bağımlı olurlar.

Lichtenberg (1989) bir gruba bağlı olmayı davranışı güdüleyen 5 sistemden biri olarak kabul etmiştir. Bir gruba bağlı olmayı bağlanmanın bir şekli olarak değerlendirmek, niçin bazı çocukların kendilik nesnesi olarak bazı gruplara bağlandığını anlamada yardımcı olabilir.

İlk okul döneminde çocuğun uzmanlaşabilme ve yeterlilik hissi oluşturma becerileri ilk kez sınanacaktır. Fiziksel, zihinsel ve sosyal açıdan kendini yaşıtları ile karşılaştıracak aynı zamanda yeterliliğini ya da tersini deneyimleyecektir. (Erikson) Aşağılık ve güçsüzlük duygularının üstesinden gelmede hiç bir şey bir gruba üye olmaktan daha etkili olamayacaktır.

Cevaplamaya çalışacağımız soru şudur: grup yaşantısı bir çocuğun yeterlilik ve etkinlik duygularını entegre etmesinde yardımcı olur mu? Artan çeşitlilikteki sosyal deneyimler çocukların kendiliklerini, değer sistemlerini ve fikirlerini yapılandırmalarını hızlandırıcı mıdır? Yoksa çocuklar değer sistemine bakmaksızın sadece kabul edilmek amacıyla her hangi bir gruba pasif olarak uyum mu gösterir?

Bu soruları cevaplamak için, ilk önce çocuğun daha geniş bir sosyal çevreye girmeden önceki kendilik-durumunu değerlendirmek zorundayız. Başka bir deyişle, çocuğun bir gruba hangi kendilik-durumu ile girdiği, çocuğun seçtiği grubu ne çeşit bir gelişimsel amaç için kullanacağını anlamamızı sağlayacaktır. Günlük yaşamın sıradan küçümsemelerine (slights: to treat with inattention) esnek bir uyum gösterebilecek, canlı, yaşam dolu, bütüncül, duygulanım çeşitliliği olan, gerilimini düzenleyebilen ve görece erken zamanlarda içselleştirilmiş değerleri, standartları ve idealleri olan bir kendilik yaşıt ilişkisinine özgü deneyimlerle gelişip büyümeye devam edebilecektir.

Günümüzde çocukların henüz yeterince olgunlaşmadan değişen yaşam tarzları ve çeşitliliğine uyum göstermesi beklenmektedir. Bu kuşakta yaşıtlar, öğretmenler ve diğer toplum kaynakları 2 yaş ve öncesinden başlayarak çocuğun kişiliği ve güçlülük ya da güçsüzlük hissinin gelişimi üzerinde bir takım etkilerde bulunmaktadır. Başka bir deyişle çocuklar birincil bakım veren kişiyle ilişkisinde yeterli kendilik organizasyonları oluşturmadan çok önce bakıcılar, kreş, anaokulu, spor klupleri gibi bir çok yapı ile daha geniş bir sosyal çevreye giriyorlar. Ek olarak eğer birincil bakım veren kişiler çocuğun gelişimsel ihtiyaçlarını karşılamada ret edici ya da duyarsız ise, böyle bir çevreye uyum sağlayan çocuğun patolojik bir gelişimi olacaktır. Öfke, saldırganlık ve mazokistik özellikler ve bunların savunma olarak karşılıkları kibir, marurluk, küstahlık gelişen kişilikte yerleşmeye başlar.

Ergenlik döneminde kendilik bütünleşmesi ve benlik saygısını düzenleyen sistemler ayrı bir önem kazanır. Özellikle cinsel ve bilişsel alandaki olgunlaşmanın sonucunda ergenin “ben-merkezciliği” artar. Beden ve zihin ile aşırı uğraşı ve bunların işleyişi ergenin aşağılık ve güçsüzlük hisleri ile mükemmellik ve büyüklük hisleri arasında gidip gelmesine neden olur. Gelişimsel olarak artmış bir kırılganlığın olduğu bu dönemde ergenin onaylanma ve önem verilme ihtiyacı da artar. Bununla birlikte ergenin kısmen karasız olan doğası, uygun çevreye karşın bu kabulün oluşmasını zorlaştırır yani çevresinin eşduyumsal başarısızlıklarının olma ihtimali artar. Bütüncül bir kendilik ve güvenilir bir düzenleyici sistemi olmadan ergenliğe giren gençler için bu daha da güç olacaktır. Bu durumda kendilik bütünleşmesinde yardımcı olacak cevaplılıkta ve ergene önemli olduğunu hissettiren bir gruba dahil olma ihtiyacı özel bir önem kazanır. Grup ergene ailenin sağlamakta çoğunlukla başarısız olduğu ait olma hissi, onaylanma ve kabul görme hissini sağlar. Ayrıca ebeveyn yokluğu ya da alkolik, şiddet uygulayan ebeveyne karşıt olarak güçlü bir liderlikte sağlar.

Freud grup oluşumunun liderin ego ideali ile özdeşleşme ve grup üyelerinin karşılıklı özdeşimleri yoluyla olduğunu belirtmiştir. Grup bütünleşmesi ve grup üyeleri arasındaki saldırganlığın azalmasının bu özdeşimler yoluyla sağlandığı düşünülmüştür. Bu önerme “narsisistik yatırım” yoluyla bir arada duran gruplar için geçerlidir. Bir başka deyişle, grup, bütünlüğünü lider ve takipçilerine yönelik idealize edilmiş bir sevgiyle sağlar. Bu gruplara en iyi örnek dini gruplar olacaktır. Mezheplerde genç insanların idealize edilmiş biriyle ya da bir fikirle birleşmesi, bütünleşmesi beklenilir. Bu sayede utangaç, kırılgan ergenler için tedavi olanağı sunarlar. Ergen değersizlik yerine büyük bir güç sahibi olduğunu duyumsatan deneyimler yaşayacaktır. Büyüklenmeci kendiliği güçlü grup içinde yayıldıkça ve lider tümgüçlü kendilik nesnesi haline geldikçe, bireyin narsisistik gerilimi azalacaktır (Kendini önemli hissetme) (Kohut 1970).

Lidere sevgi temelinde oluşmayan gruplarda ne olmaktadır? Bu gruplar etnik, din ya da ulusal kökenlerdeki farklılıklar üzerinden başkalarına öfke ve nefret temelinde birleşen gruplardır. Bu gruplarda kişi kendi etnik ve ulusal değerlerini de sorgulamak zorunda kalır.

Kohut bu gruplarda liderlerin çocukluklarında ciddi narsisistik zedelenmeye uğramış olduklarını ve buna cevap olarak kendi dönüştürülmemiş büyüklenmeciliklerine ilişkin paronoid bir kişilik organizasyonu geliştirmiş olduklarını öne sürmüştür. Bu liderler başkalarında benzer bir kişilik organizasyonunu algılamaları yoluyla, en yatkın gençleri bulmada esrarengiz bir yeteneğe sahiptirler. Bu yatkınlıktaki gençlerle geçmişte ya da şimdi onları zedeleyen her ne varsa ondan intikam alma arzusunu paylaşırlar. Grup ve lider arasındaki bağ, liderin grup üyelerini kendisinin bir parçası olarak görmesi ve onlar üzerinde kesin kontrolünün olması sonucunda sağlanmaktadır**. Günümüzde silahlara ve bıçaklara ulaşılabilirliğin artmasıyla bu grupların güçleri de artmaktadır.

**Grand Canyon filminin bir sahnesinde, genç adam yaşlı olandan eğer bir silaha sahip olmaz ise yine de ona saygı duyulup duyulmayacağını öğrenmeye çalışmaktadır. Bu, genç adamın silahı olmadan itibarı olmayacağını ve saygı bekleyemeyeceğini gösteriyor. Yaşlı olan isteksizce ona katılır: silahın olması korku yaratır ve bu genç adamın saygı oluşturması için tek yoldur.

Daha önce Ornstein’ın belirttiği gibi erken çocukluk dönemindeki narsisistik zedelenmeler akut ya da kronik narsisistik öfke ile sonuçlanmaktadır. İntikam ihtiyacı Narsisistik öfkenin karakteristik bir özelliğidir (Kohut 1972): zedelenmiş kendilik (ya da grup kendiliği**) intikam yoluyla onarıma ihtiyaç duyar. Yani; büyüklenmeci kendiliğe karşı gerçekleşen hakaretin lekesini temizleyerek kendiliği geçici olarak güçlendirir (düello gibi bir şey). Geçmişin narsisistik zedelenmelerini tazmin için tekrar tekrar girişimde bulunan çeteler bize çok güçlü bir ayna tutarlar. Bu aynalar bize intikamı da beraberinde taşıyan narsisistik öfkeyi barındırmaları için çocukların görünür bir reddedilme, istismar, ihmal yaşamak zorunda olmadığını söyler. İntikam doğası gereği kendilik ya da grup için bir tehlikeyi önemsemediğinden, başkalarına yönelik her sadistik girişim grubun ve kendimizin yok edilmesinin tohumlarını içerir.

** Kohut (1976) grubun belirli bir psikolojik yapılanması olduğunu kabul ettiklerine göre, bunun “grup-kendiliği” olarak adlandırılabileceğini öne sürmüştür. Bu durumda grup-kendilik oluşturulan ve bir arada tutulan, parçalanma ve yeniden bütünlenme arasında gidip gelen, regresif davranış gösterebilen bir yapı olarak bireyin psikolojisine analog bir şekilde gözlenebilir.

Özet

Bu bölümde kişisel güç ve benlik saygısının ya da başkaları üzerinde yıkıcı saldırganlığın oluşumundan sorumlu olan kendilik nesnesi deneyimlerini inceledik. Yaşamın erken dönemlerinde kişisel güç ve benlik saygısının gelişmesinde bir başarısızlık, okul çağı çocuğunu ya da ergenin bu kendilik deneyimlerini onlara sağlayacak olan gruplara bağlanmasında bir eğilim yaratabilir. Grup bütünlüğü paylaşılan “narsisistik öfke” ile sağlandığında, bu gruplar yok edici güçler haline gelir. Bu güç hem grup içinde hem de grubun dışında oldukça fazladır. Erken dönemde yaşanan duygusal yoksunluk ve örselenme, nihilizm (hiçlik) ve derin değersizlik hissi yaratır, kişinin kendi yaşamı ve güvenliğine ilişkin aldırmazlığı ise yokedici saldırganlığa eğilimi daha da arttırır.

Benlik Saygısı, Güçlülük ve Yıkıcı Saldırganlık Hislerine Gelişimsel bir Bakış Açısı – Anna Ornstein
Çeviren: Ebru Çengel Kültür

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Thomas Bernhard’ın Eski Ustalar kitabından bir bölüm…

Reger'le Sanat Tarihi Müzesi'nde saat on bir buçukta sözleşmiş olmama karşın, uzun zamandan bu yana kararlaştırdığım üzere, onu bir kez...

Kapat