Bir Freud-Kohut Karşılaştırması: Dinden Dönme mi, Sinerji mi? – Michael Franz Basch

Pek çok psikanalist için Kohut’un Freud psikanalizinden ayrılışı kendilik psikolojisi olarak bilinen sunuşu (1971) ile değil; bize sık sık söylediği gibi,  kendince en önemli katkısı olan ‘İçebakış, Eşduyum ve Psikanaliz’ (1959) ile daha önce başlamıştı. Bu denemede Kohut, psikanalizin özünün, eşduyumsal anlamaya giden yolda analistin hastanın psikolojik yaşamına girmesi yoluyla, hastanın sözcüklere dökülmüş içebakışlarının daha derin anlamlarına doğru işbirlikçi bir atılımla, insan düşüncesi ve güdülenmesinin araştırılması olan ve eşduyumsal anlamayı sağlayan, Freud’un psikanalitik yönteminin keşfinde yattığını gösteren tarihsel ve epistemolojik kanıtları ortaya koymuştu.

Bu yazı 1957’de Chicago Psikanaliz Enstitüsü’nün kuruluşunun 25. yıldönümü kutlamasında ana konuşma olarak sunulmasına rağmen, Kohut’un bana söylediği gibi, ancak Maxwell Gitelson’un araya girmesiyle ve bu alandaki diğer bazı etkili öncülerin karşı çıkmalarının aşılmasıyla yayın için kabul edilmişti. Karşı çıkan bu grup, yazıda kuramı değil de yöntemi bir bilim dalının temeli yaparak Kohut’un dolaylı yoldan Freud’un psikanaliz için içgüdü kuramının üstünlüğüne karşı çıktığını fark etmişlerdi. Kohut bu konuda tamamıyla masumdu; yıllar öncesinde (1977) bütünleşmemiş çocukluk cinselliğinin ve saldırganlığının psikonörotik hastaların analizinde ortaya çıkışının Freud’un düşündüğü gibi biyolojik bir yatağı göstermediği, ancak bunun yerine daha derindeki ve daha ilerdeki analiz edilebilir bir kendilik patolojisinin bir yan ürünü olduğu sonucuna isteksizce varmıştı. Ancak kendilerini Freud’un vasiyetinin koruyucuları olarak kabul edenler, Kohut’un eşduyum ve içebakış yazısına karşı çıkmakta oldukça haklıydılar.Tek taraflı ve uzun zaman önce saptırılmış biyolojik spekülasyona ve epistemolojik yanıltmacaya dayanmakta olan (Basch, 1975a) içgüdü teorisi, o zamanlar geleneksele dayandırılmış inançla desteklenmekteydi (hala da bir dereceye kadar öyledir)- bu inanca karşı herhangi bir tehdit, iskambil kağıtlarından yapılmış bütün bir evi yıkabilirdi. Demek ki Sigmund Freud ile Heinz Kohut’un katkıları arasında bir karşılaştırma yapılırken Kohut’u hangi Freud ile karşılaştırıyorsunuz sorusu sorulmalıdır. Diğer doğal (fiziksel) bilimlerle birlikte bir kaidenin üzerine oturmuş bilimsel bir psikoloji arayışındaki Freud mu, yoksa insan davranışı arkasındaki bilinçdışı güdülerin araştırılması amacıyla neredeyse rastlantıyla psikanalitik yöntemi keşfeden Freud mu? Tarihsel bir değerlendirme gösterir ki kendisini oluşturan klinik bulgularla birlikte psikanaliz yöntemi ve Freud’un bu klinik bulguları açıklamak için geliştirdiği zihinsel aygıt kuramı tek parça değildir. Sadece aradaki farkın berraklaştırılmasıyla Kohut’un çalışması Freud’un katkılarını geliştirdi mi yoksa temelden çürüttü mü konusunda bir yargıya varılabilir.

TARİHSEL GELİŞİM

Freud nörozlarla çalışmaya gerçekten rastlantı eseri başlamıştır (Jones, 1953). 1885’te, o sırada 29 yaşında Viyanalı bir nöroloji araştırmacısı iken, Salpetriere Hastanesi’nde çocuk beyni örneklerini çalışıp çocuk nörolojisi konusundaki bilgisini ilerletmek üzere Paris’e gitmişti. Oradaki patoloji laboratuvarının onu düşkırıklığına uğratmasına rağmen, çok geçmeden bölüm başkanı olan Jean Martin Charcot’nun haftalık konferanslarına çok ilgi duymaya başladı.

O günlerde pek çok doktor, anatomik bir temel bulunamayan hayali sorunlarının üstesinden gelebilmeleri için hastaların sağduyusuna seslenmek ve istençlerini kullanmalarını emretmek suretiyle nörozları iyileştirmekteki yetersizlikleriyle engellenmiş olarak, nörotikleri sıkıntıları hakkında suçlamakta ve daha fazla ilgiyi haketmeyen temaruzcular ya da düzenbazlar olarak gözden çıkartmaktaydı. Zamanın seçkin bir nörologu olan Charcot alışılmadık ancak geriye bakıldığında kesinlikle rastlantıyla, diğerlerinin kaos gördüğü yerde bir düzen keşfedebileceğini düşündü ve nörozların kalıtsal olarak güçsüzleşmiş beyin üzerinde duygusal örselenmenin etkisine bağlı bir hastalık olarak nitelenebilir olduğunu ileri sürdü ve böylelikle çalışmaya, sınıflandırmaya ve sağaltıma değer olduğuna ikna oldu. Charcot, hastalığı başlatmış ve hastanın belirtilerinin hasta hiç bilmeden atfedilebileceği unutulmuş örselenmeyi, örneğin demiryolu kazası gibi sıklıkla yaşamı tehdit eden bir sarsıntıyı yeniden canlandırıncaya dek hipnotik transın hastayı zaman içinde geriye götürmek için kullanılabileceğini izleyenlerine gösterirdi. Freud, Charcot’nun bulgularını onaylayarak bu hastaları kendisi araştırmaya başladı; ancak kısa süre sonra bu problemin kaynağı hakkında öğretmeninin yaptığı açıklamayla fikir ayrılığına düştü. Mantık ve bilinçliliğin aynı olduğunu kabul eden Kartezyen görüşü olduğu gibi kabul eden Charcot, nörotik belirtinin kaynağı hasta tarafından bilinmediğinden, belirti; serebral korteks tarafından üretilmiş mantıklı düşüncelerin dışındaki diğer şeylerin sonucu olmalıdır diye ileri sürmüştü. Ölmüş nörotik hastaların beyin otopsilerinde hiçbir kortikal hasar izi olmadığından, kortikal hasar; bazı anlarda korteksi mantık yoluyla güçlü duyguları boşaltmaktan alıkoyup, sonuçta ortaya çıkan duygusal yük ya da enerjiyi beynin aşağı merkezlerini uyaracak biçimde serbest bırakan, şimdiye dek bilinmeyen bir fizyolojik bozukluk olmalıydı. Histeri, saplantılar, zorlantılar, ya da kaygı durumlarının belirtilerini ortaya çıkartan; beynin subkortikal, usa vuramayan parçasının bu kışkırtılmasıydı. Bu belirtiler kendi içlerinde hiçbir anlama gelmiyordu; ve bir çocuğun piyano tuşlarına vurmasından ortaya çıkan sesler ne kadar gerçek müzikse o kadar mantıklı düşünceydiler.

Ancak Freud açıkça bu önyargılara boyun eğmemekteydi ve beyin hasarına uğramış olmaktan çok uzak olan hastalarının, eğer bir şey varsa da, ortalama zekanın üzerinde olduklarını çok geçmeden gördü. Belirtilerinin; bir kez anlaşıldığında, gereksinim ve ahlaki değerler arasındaki bir çatışma ile pazarlık için son derece zekice usa vurulmuş ve kılık değiştirmiş biçimde tasarlanmış oldukları ortaya çıktı; belirtiler bilmece gibi, günahı için hastanın uygulanmasını umduğu cezayı ifade ettiği kadar, hem yasak arzunun hem de doyumunun doğasını ifade ediyordu. Dahası bir nörolog olarak Freud (1888); bilinçliliğin, düşünce olarak adlandırdığımız kortekse ait problem çözücü etkinliğe eşlik etmek zorunda olması için bir neden görememekteydi. En sonunda, şu anda iyi bilindiği gibi, Freud, bilinçliliğin eşlik etmediği usa vurulmuş düşünce kanıtlarının düşler, ve dil sürçmeleri, unutkanlıklar ve yanlışlıklar gibi günlük yaşamdaki yanlışlıkların gerisindeki güdüler çalışıldığında ve şifresi çözüldüğünde herkeste bulunacağını farketti.

Charcot’nun çalışmasını keşfettikten sonra Freud, Charcot’nun hipnotik araştırma yöntemini diğer bir öğretmeni olan Joseph Breuer’den duymuş olduğu örseleyici duygusal anıların katartik boşaltımı ile birleştirdi. Bu teknik, nörotik patolojinin sağaltım ve araştırması için temel oldu ve terapide psikanalitik yöntem haline gelmek için gerekli öncülleri sağladı (Breuer ve Freud, 1893-1895; Basch, 1983b).

DÜŞÜNCE OLUŞUMU PSİKANALİTİK KURAMININ KÖKENLERİ

Genel bir bilimsel psikoloji kurma hedefi Freud’u ilkin Andersson’un (1962) ‘beyin mitolojisi’ olarak adlandırdığı ‘Bilimsel Bir Ruhbilim Projesi’ (Freud, 1895a)ni ortaya çıkartmaya ve daha sonra da bunu anatomik olmayan zihinsel aygıtın (Basch, 1975b, 1976a, 1983a) çeşitli uyarlamalarına dönüştürmeye girişmesine yol açtı. Bunlar kazık çit olarak adlandırılan modeli (Freud, 1900); bilinçdışı, bilinç öncesi ve bilinçli zihin durumlarına ayrılan topografik modeli (Freud, 1915a); ego ve idin son uyarlamalarını (Freud, 1923) içerir.

Bütün bu beynin işlev görmesi ve düşünce işlemlenmesi modellerini neyin işlemsel yaptığını anlamak için Freud’un psikolojik yazılarının çeşitli koleksiyonlarına hiç dahil edilmemiş Afazi Üzerine (Freud, 1891) adlı çalışmaya geri dönmeliyiz. Bu kitapta Freud yaşamı boyunca biliş kuramının temeli olarak kalan ve son yayınlarından sadece birinde karşı çıktığı (Freud, 1940) düşünce oluşumu modelini ilk olarak benimsemiştir. Varsayımı; düşüncenin, duyusal imgelerin kendilerini uygun olarak tanımlayan kelimelerle birleşmesiyle mümkün olacağı ve, per contra (bunun tersine)ÇN, kelimeler olmaksızın duyusal imgelerin bilinçlilikten ve bilişsel olgunlaşmaya katılmaktan uzak tutulduğu şeklindeydi. Eylem için güdülenmeyi duyusal bir imgeye bağlanmış içgüdüsel bir gücün miktarına atfetmişti. Çatışmalar içgüdüsel gerilimi boşaltma gereksinimi ve ketlenmemiş davranışa vicdan ve göreneklerle yapılan kısıtlanmalar arasında baş gösterecekti. İçgüdülerin gücünü kontrol etmekten aciz olan bedensel belirleyiciler olarak beyin ya da zihin, konuşma çağrışımlarını yasaklanmış duyusal imgelerden çekecekti. Bu görünümler daha sonra hem olgunlaşmalarını engelleyen düşünceden, hem de eylemle doğrudan doyum sağlamalarını durduran bilinçlilikten yalıtılacaktı. Bu kuramsal yapı, Freud’un, ya tersine çevirebilsinler ya da yüceltebilsinler diye gizli arzularını ve korkularını ifade edebilmeleri için kelimeleri bulmakta yardım ederek iyileştirdiği nörotik hastalarında gördüğü çatışmaya karşılık gelmekteydi. Freud için nörotikler temel olarak işlevsel afaziklerdi, ve terapideki başarısının düşüncenin gelişimine dair varsayımını geçerli kıldığını düşünüp yanıldı. Ne yazık ki Freud kuramını onaylıyor görünen tek bir hastalık üzerinde çalışmaktaydı. Uzun dönemde bu başarı, Freud ya da onu izleyen analistler tarafından psikanalizin kapsadıklarının tamamının fark edilmesini önledi.

Şunun vurgulanması gerekir ki yukardaki varsayımların hiçbiri bilindiğinin aksine psikanalitik kuramın bir parçası değildirler. Bütün bunlar Freud’un düşleri, psişik gerçekliği ve aktarımı keşfetmesinden ve işlemsellik öncesinin (Piaget ve Inhelder, 1969) ya da primer süreç (Basch, 1977) olarak adlandırdığı durumsal (Langer, 1982) simgelemenin şifresini çözmesinden önce formüle edilmişti. Freud ‘Proje’yi hiç yayınlamadığından ve son zamana dek ‘Afazi Üzerine’nin önemi farkedilmediğinden , analistler bu kavramların kökenlerini bilmiyorlardı. Freud’un daha sonraki yazılarının onları inandırmaya yönlendirdiği gibi , bu sonuçlara bir şekilde psikanalitik araştırma ile varıldığını varsayıyorlardı (Basch, 1983a).

GÜDÜLENMENİN PSİKANALİTİK KURAMININ KÖKENLERİ

Freud’un insan güdülenmesini açıklayan kuramını anlamak için bunun da bir varsayım olduğunu ve klinik gözlemlerinden ortaya çıkmasından değil de bu gözlemlerini açıklama girişimi ile diğer alanlardan türetilmiş olduğunu anlamak gerekir. 1885 ve 1900 arasında Freud’un zihinsel süreçler hakkında temel kuramlarının çoğunun oluştuğu zaman, biyolojide hormonların keşfedildiği zamandı. Kandaki kuvvetli kimyasal güçlerle vücudun bir bölümünün diğer bir bölümün çalışmasını etkilediği keşfi- örneğin büyümeyi uyaran salgılarını üretmesi için beynin tiroid bezini etkileyen bir kimyasal (hormon) salgıladığı – devrim yapmış bir açıklamaydı, ve nörotik hastalarıyla çalışmalarında gözlemlediklerini açıklamaya çalışmak için Freud’un bundan alıntı yapması şaşırtıcı değildir.

Freud’un ilgisini çeken nörotik fikirlerin gücüydü- sağduyunun üstesinden gelebiliyorlardı ve başka bir anlamda kusursuz bir biçimde sağlıklı bir kişiyi tam olarak felç edebiliyorlardı. Bu gücü nereden alıyorlardı? Klinik olarak hastalarını hipnotize ederek ve yaşça geri döndürerek Freud, çocukluktaki cinsel deneyimlerin ve/ veya düşlemlerin sonradan nörotik fenomenler haline gelenler için bir temel oluşturmaktan sorumlu olduğunu keşfetti. Bu klinik bulguyu biyolojik bir spekülasyonla birlikte ortaya koydu: Testis salgıları kimyasal olarak ya da testislerin çevresindeki bağdokuyu gererek mekanik olarak, orada bulunan cinsel fikirleri harekete geçirmek üzere beyine mesajlar göndermektedir. Freud bu dönüşümün mekaniğini açıklayamamış, bunu somatik olan ile psişik olanın arasındaki ‘esrarengiz sıçrama’ olarak adlandırmıştı. Her olayda davranış için güdüleyici gücü sağlayan, cinsel enerjiye dönüştürülmüş bu bedensel cinsel salgıydı. Nörotik fikirler çok güçlüydü çünkü diğer fikirler ve güdülere göre bu gücün fazlasını çekmekteydiler ve böylelikle zihinsel yaşam üzerinde baskındılar (Freud, 1895b, p.108).

Bu en ilksel, bütün olarak görüşe dayanan ve uzun zaman önce aksi kanıtlanmış fikir, Freud’un içgüdü kuramının ve cinselliğin bütün güdülenmelerin temeli olduğu fikrinin temelidir.

Freud başlangıçta iki temel içgüdü ya da dürtü1 olduğunu ileri sürdü: kendini koruyucu ve türü koruyucu ya da cinsel. Daha sonra ( Freud, 1933) bunu, cinsel dürtünün hem kendini hem de türü korumaktan sorumlu olduğu ve saldırganlık dürtüsünün cinsel dürtüye zıt çalışan ölüm içgüdüsüne ilişik olduğu şeklinde cinsel ve saldırgan dürtüler olarak değiştirdi. Freud kendini koruyucu dürtünün ya da ego, içgüdü ve sonradan saldırgan dürtünün bedensel kaynağının ne olabileceğini hiçbir zaman berraklaştırmadı. ( İnanması zor ama 100 yıldır bu alana hakim olan bu kuramın üzerinde durduğu temel gerçekten budur).

Freud davranışın güdülenmesinde cinsel temel varsayımının doğruluğunu zihninde oluşturduktan sonra bunu çeşitli şekillerde değiştirdi; böylelikle haz-hoşnutsuzluk ilkesi olarak da bilinen güdülenmede gerilimin azaltılması kuramı ortaya çıktı. Yine bu tek taraflı bir fikirdir: beden işlenmemiş biçiminde cinsel davranış olarak körlemesine ifade arayan cinsel uyarıyı üretmeyi sürdürür. Önce ebeveynler sonra da en geniş anlamda toplum olmak üzere kültür bu kadar tam anlamıyla bencil bir ifade biçimine izin veremez ve boşalmaya karşılık engeller koyar. Bu kısıtlama, cinsel uyarı beyin ya da zihinsel aygıtta biriktikçe gerilim yaratır. Bu gerilim hoşnutsuzluk olarak deneyimlenir. Beynin ya da zihinsel aygıtın toplumun gereksinimleriyle uyum halinde olan bölümü – Freud’un önce gerçeklik ilkesi, sonradan ego olarak adlandırdığı- cezalandırılmaksızın cinsel uyarılmayı boşaltabileceği uzlaşmalar bulmaya çalışır. En iyi yol, yüceltmeden,yani sonradan toplum tarafından

—————————————————————————————————————-

1Dürtü ya da Almanca trieb, içgüdünün değişmiş bir biçimidir. İlkel hayvanlarda içgüdü, davranışı çok dar, katı bir biçimde belirler; gelişmiş hayvanların içgüdüsel gereksinimlerini ( açlık, susuzluk, solunum ve cinsellik) nasıl karşılayacakları konusunda bazı seçimleri vardır. Davranışta birtakım seçimler olduğunda kör bir içgüdüden çok dürtüler söz konusudur.

cezalandırılmak yerine ödüllendirilecek çalışma ve oyun ile cinsel enerjiye vekaleten çıkış yolları bulmaktan geçer. Eğer bu işe yaramazsa, savunmalar içgüdüyü, bilinçdışına itmeye çalışarak ve zihinsel aygıtın makul, gerçeğe yönelimli bölümü olan bilinç öncesine giriş yolu bulmasına izin vermeyerek bastırmaya çalışırlar.Bastırıldıktan sonra bu yasak fikirler, halen içgüdüsel güç üzerlerinde iliştirilmiş olduğundan, baskı uygulamayı ve yasak doyum aramayı sürdürürler. Bastırmadan kaçmaları halinde ikinci bir savunma hattı nörotik belirti oluşturmadır – hem arzuyu doyuran hem de böyle bir arzusu olduğu için hastayı cezalandıran bir boşaltım yolu. Böylelikle örneğin histerik bir kadın yarı cinsel nöbetlerle gerilimini azaltabilir, ancak aynı zamanda hastalığı tarafından eğersizleştirilerek altta yatan fikirleri için cezalandırılmakta ve evlenebileceği bir erkek bulmaktan mahrum kalmaktadır – ve bunun gibi.

Yani Freud’un tasarladığı, bir depo (beyin) içinde biriken temel bir güç kaynağı (cinsellik) olan ve basınç çok yükseldiğinde boşaltılması gereken bir zihinsel makineydi. Aslında bir değil iki depo vardı. Biri, içine işlenmemiş içgüdünün döküldüğü ve sözel olmayan algılamalarla birleştiği, ve daha sonra bilinçdışının id bölümü olarak adlandırılmış sistem bilinçdışıydı. İkincisi, içinde değişmiş, yansızlaşmış içgüdüsel enerjinin çalışma ve sevgi için kabul edilir bir biçimde kullanılabildiği bilinçli, daha sonra ego olarak adlandırılmış sistem önbilinçti.

Freud’un kendisi, dürtüler ve içgüdülerle ilgili kuramlarının klinik bulgularını açıklama tarafına çekilmiş biyolojik tahminler olduğunu gizlemeksizin açıklamıştır. Söylediğine göre bu fikirler psikanalitik gözlemlerden türetilmeyip, daha çok ileri sürülmüşlerdir (Freud, 1915b). Bu varsayımların belirsiz olduğunu ve en azından yetersiz olduğunu kabul etmiş ve içgüdü kuramından psikanalizin ‘mitolojisi’ olarak söz etmiştir (Freud, 1933, sf.95). Freud, libido ve içgüdülerin doğası kuramlarının sonunda uygun bir organik temel bulacağını önceden söylemiştir; ancak içgüdülerin kesin bir kuramının yokluğunda, psikolojik bulguları temelinde içgüdülerin biyolojik öncülleri hakkında tahmin yapmakta kendisini mazur görmüştür (Freud, 1914). Şimdi şurası gerçek ki Freud bunları yararlı bulduğunda, sanki tekrarlanan kullanımlar varsayımları daha gerçek yaparmış gibi (Basch, 1976a), analiz dışı tahminlerin başlangıçtaki denemelik doğası unutulmaya yüz tuttu. İşte içgüdü ve dürtü kuramı hakkındakiler bunlardı.

PSİKANALİTİK KURAMIN KÖKENİ

Psikanaliz; Freud (1) erişkin nörotik hastalarının ilerletilmiş anılarının aslında çocukluk düşlemleri olduğunu; (2) daha sonraki davranışı etkilemesi söz konusu olduğunda, psişik gerçekliğin dış gerçeklik kadar belirgin olduğunu; ve (3) hastanın arzuladığı ya da korktuğu çocukluk düşlemlerini şimdiki duruma yansıtmak suretiyle erişkin gerçekliğine dönüştürme çabasının doktor ve hasta arasındaki ilişkide kendisini gösteren sürekliliği olan bir süreç olduğunu anladığında araştırmacı bir yöntem olmaya başlamıştır. Freud çalışmalarında nörozun çözümlenmesini sağlayanın bu aktarımın yorumu olduğu esasında durmuştur. Eski örselenmenin, hastanın düşünsel yaşamı kadar duygusal yaşamıyla da meşgul olan analistle yeniden ortaya çıkması durumunda iyileştirilmesi ve sonuçta sağaltıcı olduğunu kanıtlanmasıdır. Aktarımın sürdürülmesi, incelenmesi ve çözümlenmesi, psikanalizin temeli oldu ve bugün de böyledir. Psikanalitik yöntemi belirleyen buydu ve ana önemi bütün analistlerce kabul edilmiş büyük olasılıkla tek ilkedir.

Psikanalitik kuramın sorunu psikanalitik yöntemin en azından en başta çok iyi işe yaramasıdır. Gerçekten o kadar işe yarar ki, formülleştirilmesi psikanalitik yöntemin uygulanmış olmasıyla uyarılmış olması gereken kuram ve bunun gerçekten psikanalitik etiketini hak etmesi hiçbir zaman göze görünür hale gelmez. Bunun yerine Freud psikanalitik yöntemin başarısının, düşüncenin gelişimi kuramı ve zihnin ve beynin nasıl çalıştığı kavramı ile ilgili genel kuramının deneysel kanıtı olduğunu hissetmiştir. Mantık dizgesini aşağıdaki hat üzerinde kurmuş görünmektedir: Çocukluk cinselliğinin giderek uğradığı değişimler, nörozun nihai başlangıcı için temel oluşturur. Düşler, dil sürçmeleri ve sağlıklı kişilerde görülen günlük yaşamdaki diğer yanlışlıklar; çocukluk cinselliğinin, normal gelişimin bir parçası olduğunu göstermektedir. Bu nedenle nörotik hastaların analizinde yeniden inşa edilen gelişme bütün insanların gelişimini yansıtır: Nörozlar diğerlerinde ödipal çatışmanın çözülmesi yoluyla çoğunlukla gözden saklanmış olanı kalın kabartmalarla gösterir. Benzer şekilde Freud nörotik gelişimi günlük erişkin mantığının kurallarını izlemeyen bir düşünce sürecinin sonucu olarak görmüştü. Herkes böyle bir düşünce süreci biçiminin düşlerdeki ve günlük yaşamın yanlışlıklarındaki evrenselliğini sergiler. Bu temelde Freud, beynin ya da zihnin yaşamdaki sorunlarla uyum sağlamaya giriştiği en erken biçim olan, birincil süreci keşfetmiş olduğu sonucunu çıkartmıştı (Basch, 1983a).

Geriye bakıldığında, tabii ki, bu çeşit sonuçlar ‘non sequitur’dur (birbirini izlemez)ÇN. Bir nörozun analitik çalışması yoluyla sunulan, gelişime dair içgörü, kendi içinde, bütün çocukluk gelişiminin ya da erken gelişimle ilgili önemli her şeyin artık anlaşılmış olduğu garantisini sunmamaktadır. Mantığın önünde gelen bir düşünce işlemlenmesi usulünün şifresini çözme yetisi bizi en erken ya da birincil süreçle temas haline getirir diye de olduğu gibi kabul edilmez (Basch, 1977).

Psikanalitik metapsikoloji (Basch, 1973) olarak adlandırılan açıklayıcı kuramın temelini oluşturan, gelişimin psikanalitik görüşü, genel psikolojiyle ilgili beş koşula dayanır. Psikanalitik yöntemin keşfinden önce Freud tarafından geliştirilmiş bu koşullar aşağıdaki gibidir:

Beyin ya da zihinsel aygıtın amacı, yaşamın korunmasıyla en fazla uygun olacak düzeyde uyarandan kaçınmak ya da en azından en düşük düzeye indirgemektir.

Düşünce gelişimi doğrusaldır; çocuğun kendilik ve dünyayı anlaması daha az karmaşık olmakla birlikte temel olarak erişkinlerde bulunan aynı algı ve biliş ilkelerine dayanmaktadır.

Düşüncenin yoğunluğu -duygulanım bileşeni- kendisini bir arzuya iliştiren ve davranış üzerindeki etkisini belirleyen ileri sürülmüş bir ‘psişik enerjinin’ niceliğiyle belirlenir.

Konuşmanın gelişimi düşünceden öncedir ve düşünce için gereklidir.

Gerçek düşünce, sözel mantıkla denktir ve duyusal, resimli görüntülerin daha karmaşık ve sonradan kazanılmış kelime imgeleriyle birleşmesi yoluyla olası hale gelir (Basch, 1983a).

Bugün biliyoruz ki bu ileri sürülen koşulların her biri yanlıştır. Gerçek olan, daha çok, Freud ve sonuçta çevresinde bir araya gelen iş arkadaşlarının gelişim için başka bir seçenek oluşturan ve daha kabul edilir bir kuramı olası kılacak kanıtlarının henüz olmamasıydı. O zamanlar fark edilmemesine ve şimdi bile pek çok analist tarafından böyle olduğu kabullenilmemesine rağmen Freud’un gelişim varsayımının deneysel olarak reddi yetişmemişti. Kısaca tedaviye gelen hastaların belirtileri prensipte, çocuğun cinsel gelişiminin değişimlerinin araştırılması ve yorumlanmasıyla iyileştirilmiş olmalıydı; ancak bu yolla yarar sağlanamadı.

PSİKANALİTİK KURAMIN UYGULANMASININ GENİŞLETİLMESİ

Psikanalistlerin nörozlar dışında şimdi narsisistik kişilik ve davranış bozukluğu olarak adlandırdığımız nedenlerden sıkıntı çeken hastaları her zaman olmuştur. Freud tarafından yapılmış yorum aşağıdadır (1919).

Çok çaresiz ve sıradan yaşamı sürdüremeyen hastaları sağaltıma almaktan kaçınamayız öyle ki onlar için analitikle eğitici etki birleştirilmelidir; hatta çoğunluk için bile zaman zaman ortaya çıkan durumlarda hekim bir öğretmen ya da akıl hocasının yerine geçmek zorunda kalır. Ancak bu her zaman büyük bir dikkatle yapılmalıdır ve hasta bize benzemesi için değil kendisine has doğasını bağımsızlaştırması ve gerçekleştirmesi için eğitilmelidir [ p.165] .

Benzer şekilde Freud (1937) terapötik analiz olarak adlandırılanın tersine karakter analizi gerektiren hasta grubunu analiz etmenin zorluklarına değinmişti. Bu olgularda sonlandırma özellikle tatminkar ya da kesin değildi, amaçları alçakgönüllü olsa bile, sağaltımın sonuçları sınırlı ve en iyi olasılıkla çelimsizdi (p.250). Bu hastaların analizlerinde Nacherzieung olarak adlandırılan, yetiştirilmelerini makul bir olgunluk düzeyine ilerletme çabasıyla tamamlamak için geç kalmış bir girişime gerek duydukları görülmüştü. Bu hastaların psikonörotik hastalara karşılık analitik divanlarda giderek daha fazla görülmeleri, psikanalizin uygulanması için genişlemekte olan alan olarak adlandırılan koşula yol açtı. Eğitici ve uyandırıcı çabalar biçiminde analistin kişiliğinin işin içine girmesi, bu hastaların olgunlaşmamış, takılı kalmış kişilik özelliklerinin üstesinden gelmek için zorunlu oldu: örneğin akıldışı talepkarlıkları, saygısızlıklara aşırı duyarlılıkları, analisti tanrılaştırmaya yatkınlıkları ve sonuçta analistin sadece insan olduğu ve kusursuz olmadığı ortaya çıktığı zamanki yoğun öfkeleri gibi.

Ancak bu çeşit müdahaleler psikanaliz için tatminkar olmaktan her zaman uzak olmuştur, çünkü diğer psikoterapilerin aksine psikanaliz için temel olan, aktarımın yönetilmesi değil, incelenmesi ve çözümlenmesidir. Kohut’un çalışması bu sorunun çözümlenmesini sağlayacak kapıyı açmıştır.

Kohut’a keşiflerinde, önyargılarını bir yana koyup kendisini dinlemesi için bir hastanın ısrarı yol gösterici olmuştu. Kendiliğin Çözümlenmesi (Kohut, 1971)’nde anlatılan Bn. F, olgunlaşmamış davranışlarının Kohut’un aktarımdaki cinsel ve saldırgan duygulara karşı direncinin göstergesi olduğu şeklindeki klasik yorumuyla ilerlemeyi inatla reddetmişti. Böylelikle sağaltımda gelişimin çok farklı ve erken bir dönemini bilinçdışı olarak yeniden canlandırmaya çalıştığının ayırtına varmasını sağlamıştı. Kohut sonunda farkına vardı ki, Bn. F ödipal çatışma dönemindeki bir çocuğun karşı cinsteki ebeveynine karşı harekete geçirdiği ikideğerli sevgiyi aktarmamaktaydı. Daha ziyade, çok erken bir tutumu, yani ebeveyni çocuğa ayrı bir birey gibi davranan biri gibi değil de örnek vermek gerekirse adeta Alaaddin’in cini gibi sadece çocuğun gereksinimlerini doyuran bir uzantısı gibi yapma gereksinimini ortaya koymaktaydı. Kohut hastanın kendisiyle kaynaşmak ve böylelikle kendisine ait duyguları ve varlığı olan bir birey olmasını ortadan kaldırma arzusunu kabul edebildiğinde , kendisini hastanın sevgi ya da saldırganlığının mutlak nesnesi olarak düşünmekten vazgeçti. Şimdi hastanın söylediğinin içeriği ve ahengiyle eşduyumsal olarak tını verebilmek için kuramsal önyargılardan yeterince bağımsızlaşmıştı. Hastanın çağrışımları, anıları ve duyguları, ve bunların doğurduğu yeniden yapılanmalar, Kohut’u, hastanın, önceden ifade ettiğini farzetmiş olduğundan çok farklı düşünceleri ifade etmekte olduğunu fark etmeye götürdü. Uygun bir anda hastaya erken çocukluğundan gelen bu gereksinimlerin hastanın demek istediği gibi yankılatılacağını ve dikkate değer bulunacağını gösterdiğinde, hasta anlaşılmış hissediyordu. Çağrışımsal berraklaştırma ve ayrıntılandırma bunu izliyordu ve aktarım derinleşiyordu. Çıkmaza sokulmuş olan analiz, aslında şimdi tatminkar bir sonuca doğru ilerlemekteydi.

Kohut’un aktarımın ödipal yönlerini değil de sürekli olarak diğer yönlerini araştırması yıllar içinde onu klasik psikonörotik hastanın analizinin temelinde ileri sürüleni genişleten ve katkı sağlayan bir gelişim kavramına yönlendirdi. Hastalarının yapılandırılmış, bütünleşmiş ve tutarlı bir kendilik duygusuna olan gereksinimlerini kendisine aktarmakta olduğunu fark etti. Biçimlendirici olmuş yıllar süresince, bu gereksinimlere karşılık olarak verilen en uygun yanıttan daha azı nedeniyle, varoluşlarının ve değerliliklerinin geçerli kılınması gereksinimini kendileri doyuramamaktaydılar. Bu hastalar; analistle, ya kaynaşmış gibi, böylelikle analistin hiç bağımsız bir varoluşu kalmayacak şekilde davranarak, ya da onu Tanrı benzeri bir konuma yükseltip paylaşmayı arzuladıkları bilgi ve güç gibi bütün erdemleri ona atfederek, iki yoldan biriyle ilişki kuruyorlardı. Eğer analist bu tutumları ortadan kaldırılması gereken yapaylıklar olarak ele almamışsa ve hastayı bunların tahminen gerçekdışı doğalarıyla yüzleştirmekten kaçınmışsa, bunlar şimdiye dek sıklıkla analiz edilmesi mümkün olmayan hastaların analizinde temel olan narsisistik ya da kendiliknesnesi aktarımına doğru ilerlemekteydi. Kohut, aktarımdaki ödipal dönem çatışmasını yinelemektense , bu hastaların kendiliğin çalışılabilir bir varoluşunu kurmaya yönelik başarısız bir girişime eşlik etmiş özlem ve düş kırıklıklarını yinelemekte olduğunu öğretmekteydi; böylelikle keşiflerine ‘kendilik psikolojisi’ etiketi iliştirilmiş oldu2 (Basch, 1981).

Kohut erken gelişimin üç temel gereksinimini ayrıştırmıştır:(1) Yeterliliğin geçerlilik kazanması ve onaylanması; (2) bebek ya da çocuğun üstesinden tatminkar bir biçimde gelebilmesi için yeterliliğini aşan gerilim ya da gerginlik zamanlarında korunması ve desteklenmesi; (3) bir yakını tarafından bir insan olarak kabul edilmesi. Bu gereksinimler belirgin olarak karşılanmadığında ya da yanlış anlaşıldığında terapötik ilişkide sonuç olarak yeniden harekete geçerler. Kohut bu yinelemeleri sırasıyla aynalama, idealleştirme, ve öteki ben aktarımları olarak tanımlar. Ayna aktarımında, hasta terapistin onayıyla geçerli kılınma arayışındadır; idealleştirme aktarımında terapiste kendisini koruyacak ve güç alacağı, hayran olunan ve güçlü bir yardımcı olarak saygı duyar; öteki ben aktarımında hasta tanıdıklığı, onun gibi olmanın sağlayacağı rahatlığı arar (Basch, 1988).

2Bütün bir kendilik gelişimi bakış açısından analitik hastaların gelişimine bakmanın pratik ve klinik sonuçları Kohut (1971, 1977, 1978, 1984), Strozier (1985), Elson (1987), ve Goldberg (1978, 1988) tarafından ayrıntılandırılmıştır. Kohut (1979), ilk terapisi kendiliknesnesi aktarımlarının keşfinden önce gerçekleşmiş ve ikinci terapisinde bu aktarımları bilgi olarak kullanılmış bir hastanın analiz ve yeniden analizini bildirmiştir. Kohut ve Wolf (1978), kendilik psikolojisinin ilkelerinin bir özetini yazmışlar, ve Wolf (1988) bu alana üstün bir tanıtım sunmuştur.

Ayna Aktarımı

Papousek ve diğer çocuk araştırmacılarının deneylerinin gösterdiği gibi bir bebek için hiçbir şey davranışı ile çevredeki olaylar arasındaki rastlantısal ilişkileri kurmak kadar pekiştirici olamaz. Bebek ve çocuklar için, iletişimde ve özerk davranışta yeterlilik sağlama arayışında olduklarından, uygun bir duygulanım yanıtı almak özellikle önemlidir (Basch, 1988). Ayna aktarımı hastanın üstünlük elde etme çabalarının geçerlilik kazanmasında zorluklar yaşadığını gösterir.

İdealleştirme Aktarımı

Hayran olunan güçlü bir kişilikle işbirliği yoluyla gerekli olduğunda güçlendirilmek ve korunmak için duyulan karşılıksız kalmış bir arzu, idealleştirme aktarımına yol açar. Bebek ve küçük çocuk ebeveynlerinin kollarında duyarlılıkla ama sıkıca taşınır ya da sarmalanırken durumundan memnuniyetin, emniyetin, ve temin edilmenin kendisine iletilmesi bu yeniden canlanmanın temelini oluşturur. Bu; saygı duyulan ve, tehlikedeyken, engellenmişken ya da anlam arayışındayken, kendilik sisteminin sağlamlığını sürdürebilmesi için gereken ilham, güç, ve diğer her şeyi verebilecek biriyle birlik olma gereksinimidir.

Öteki Ben Aktarımı

Bir terapi ilişkisinde yer alan kişiler arasındaki aynılık ya da tanıdıklık bağını kabul eden bir yanıt gereksinimi öteki ben aktarımı olarak adlandırılır. Bu olgu önceleri aynalanma sürecinin bir parçası olarak görülmüştü, ancak Kohut (1984) daha sonra her ikisi arasında bir farklılık tanımladı (ayrıca Detrick’e bakınız, 1986). Böyle yapmasını nedeni, öteki ben aktarımının insan olarak, tanıdık olarak, ya da türün diğerleriyle aynılık olarak kendini sessizce kabul ettirme gereksinimi gibi temel bir insan gereksinimine yanıt verdiği sonucunu çıkartmaktaydı. Bebek ya da çocuğun değerinin geçerlilik kazanması; başarılarının memnuniyet ve gururla fark edilmesi de gencin istediği gruba katılma gereksinimini karşıladığından, öteki ben aktarımının neden başlangıçta ayna aktarımının alt başlığı olarak yer aldığı anlaşılır. Ama günlük yaşamda öyle durumlar vardır ki; ne ülküleştirilenin daha büyük olan gücüyle birleştirmenin sakinleştiriciliği, ne de yetki ve başarıya tanıklık den aynalama değil de; insanın ancak kabul edildiğini hissettiği birinin yanında sessizce varlığını sürdürmesi yoluyla kendiliğin güçlenmesinin ortaya çıktığı görülür.

Şunun vurgulanması gerekir ki, Kohut ile aktarımın tanımının değişmiş olmasına rağmen, ele alınışı değişmemiştir. Hastaya analitik deneyimin üzerinde ve fazlasının anlamlı bir yaşantı sağlayacağı şeklindeki yanlış yolda bir çabada analistin hiçbir rolü yoktur. Kohut’un klinik kurama katkısının sonucu olarak farklı olan, analistin gidişatıdır. Analist artık kendisini ayna aktarımının ya da idealleştirme aktarımının gelişimine, henüz olgunlaşmamış ve tamamlanmamış yorumlarla ya da hastaya psişik gerçeklik yerine dış gerçekliği işaret etmekle (Basch, 1988), etkin olarak katılmaya zorlanmış hissetmemektedir.

Başlangıçlarını ve ortaya çıkma biçimlerini tanımaya hazırlanmamız için Freud bize psikonörotiğin cinselleştirilmiş aktarım çabalarına bizi hazırlayacak bir kuramsal çerçeve vermiş olmasına rağmen, diğer kendiliknesnesi aktarımlarının etkisi için bu geçerli değildir. Ülküleştirmeler, başka bir hastanın analisti baştan çıkartma girişimleriyle karşılaştırıldığında, analiste artık bir insan olarak yönlendirilmemektedir. Bunun tersi gibi görülebilmesine rağmen öylece oturup hastanın ne söylediğinin bilinçdışı anlamını düşünmek, büyük olasılıkla karşılayamayacağınız taleplere dair sizde olmayan bir önem yüklendiğinde, sahip olmadığınız erdemler atfedildiğinde, ve çeşitli güçler, özellikle terapötik güçler ile övülerek göklere çıkartıldığınızda rahatsızlık duyarken kolay değildir. Hastayı doğru yola sokmak ya da mide bulandırıcı derecedeki övgülerinin arkasında olumsuz duygular yattığına dair ısrar etmek zorunluluğu çok güçlüdür. Ödipal aktarımda olduğu gibi bizi sadece hastanın gereksinimlerinin duygulanım etkisinin ötesine götürecek bir kuram, bizi hastanın söylediklerinin o andaki anlamından yeterli derecede bağımsız yapar. Böyle bir kuram kendimizi korumak zorunda kalmaksızın duygunun aktarımını deneylememize izin verecek uygun bir eş uzaklık durumunu kolaylaştırır. Sadece bu koşullar altında bir hasta deneyerek ve parçalar halinde çocukluk arzularını ve korkularını ortaya koyar ve bunların analistle birlikte yeniden özetlenmesinde berraklaştırılmasına ve sonuçta yorumlanmasına izin verir.

Benzer şekilde, Kohut’un ayna aktarımları olarak adlandırılan deneyimine dayanan klinik genellemeleri, bizi hastanın büyüklenmeciliğiyle ve analistle kaynaşma gereksinimiyle nesnel olarak uğraşmaya hazırlar. Burada kendi bireyselliğimizi, diğerlerinin sadece amaç için araç olarak kullanılacak şekilde var oldukları, bebeklik ve çocukluğun nesnesiz durumu dönemini yeniden yaratmaya eğilimli bir hastanın ellerinde, ihlal edilmiş buluruz. Bunun neyi simgelediğini anladığımızda, hastanın aynalanma gereksinimi (çocuğun bireysellik potansiyelini ve önemini eş duyumla geçerli kılacak gereksinimini tanımlayan anımsatıcı bir terim) aktarım ortaya konuldukça analitik yanıtla karşılanabilir. Ortada rol yapma ya da hastaya hoşgörü gösterme diye bir şey yoktur. Hastanın anlaşılmamış değil, anlaşılmış hissetmesi yeterlidir. Analisti, kendisine karşı gerçek duygularından kaçınmakta olduğuna ısrar etmeyi bırakıncaya ve yorumlarını ve yeniden yapılandırmalarını hastanın analistin bir zamanlar Bn. F.’nin annesinin yapmış olduğu gibi hastanın ilgisinin merkezi olmayı talep etmesinden çok varlığını ve etkinliklerini onaylayacak kendiliknesnesi deneyimine yarayacak aktarım gereksinimine odaklandığında, Bn. F., aynalanmış, yani anlaşılmış hissetmişti. Böylelikle analizinde ilerleme kaydedebildi.

Birinin psikanaliz yapıp yapmadığını saptama ölçütleri, hastanın iyileşmesi ve gelişmesinin öncelikle hastanın analiste olan aktarımıyla ortaya konulan patolojisine dayanıp dayanmadığıdır; aktarım, hastanın kendisini anlama düzeyini arttırmak için yorumlanır ve hasta üretken bir yaşam sürebilsin diye önceden bozuk işlev gösteren yapıların onarılacağı ya da kusurlu yapıların güçlendirileceği noktaya doğru derinlemesine çalışılır. İleri sürdüğüm ölçütlere bakıldığında Kohut’un katkısı, klasik Freud analiziyle tam bir uyum halindedir. Gerçekten, psikanalizle psikoterapi arasına kesin bir çizgi çekmeyi bir kez daha olası kılmıştır. Nacherziehung örneğin narsisistik kişilik bozukluklarındaki hastaların gecikmiş olgunlaşmaları, aktarım analizi yoluyla geleneksel biçimde sağlanabildiğinden, psikanalizin görüş alanının genişlemekte olduğunu gerçekten iddia edebiliriz. Bu nedenledir ki psikonöroz ya da psikonörotik karakter bozukluklarının analizleri ile erken dönem kendiliknesnesi bozukluklarının analizleri arasında sıklıkla yapılan bir ayrıma karşı çıkmaktayım. Bu yarılma bu iki grup hastanın psikanalitik olarak ele alınması ya da anlaşılmasında özde farklı bir şeyin olduğu düşüncesine götürür. İnanıyorum ki psikanalitik kuram çerçevesinde Kohut’un kuramını incelemem, böyle bir farklılık olmadığını ortaya koymuştur (Basch, 1981).

KOHUT VE METAPSİKOLOJİ

Kohut’un çalışmasının kapsamı, metapsikoloji olarak adlandırılan psikanalizin açıklayıcı kuramı için psikanalitik uygulanmada olduğu kadar önemlidir. Kohut’un erişkin hastaların analizlerinde yapılmış gözlemlerine dayanan geriye dönük yeniden yapılandırmaları, erken zihinsel gelişime dair bugün bilinenleri pek çok yönden onaylar ve bütünler (Basch, 1977). Çocuk araştırmaları, bebeklerin kaçınmaktan çok uyarı aradıklarını ve düşüncenin bir konuşma ürünü olmadığını göstermektedir. Bu bulgular, bebek ile ebeveynleri arasındaki makul derecedeki eşduyumsal ilişkiye dayanan Kohut’un kendilik kavramıyla aynı düşüncededir. Çocukluk döneminin bebeğin sorun çözme yetilerini biçimlendirecek sözel olmayan anı izlerini inşa ettiği öğrenme dönemi olduğunu fark eden bir kuram, ancak, çocukluk yaşantısının yaşam boyunca karakter oluşumu üzerindeki etkisini açıklar. Piaget (Piaget ve Inhelder, 1969) öğrenme sürecinin sadece basit bir gelişmeden ibaret olmadığını; yüzeyde benzerlik gösteren olayların deneyimlemiş kişi tarafından ulaşılmış bilişsel gelişim dönemine bağlı olarak farklı yorumlandığını göstermişlerdir. Hastaların kendiliknesnesi aktarımında kurdukları ilişki biçiminin, eşduyumsal iletişimin başarısız olduğu gelişim alanlarını yansıttığına dair Kohut’un fark ettiği, bilişsel olgunlaşmanın hiyerarşik kavramıyla uygundur. İçinde barındırdığı çatışmalarla ödipal evre, çocuğun yeni kazanmış olduğu simgesel soyutlama ve somut işlemleme yeteneğini yansıtan, gelişime ait yalnızca bir evredir. Bütün gelişimsel sorunları bu terimlerle ele almak yanlış olur. Yenidoğanlarla bakıcıları arasındaki iletişim amacın içgüdüsel olarak türetilmiş psişik enerjinin boşaltımı olan temeldeki bir kapalı sistem kavramı yoluyla açıklanamaz. En başından beri ortada olan olgunlaşma karmaşıklıklarını açıklamak için yanlış düzeltici geri ve ileri bildirime izin veren bir açık sistem ileri sürülmelidir. Hem güdü ve hem de yoğunluğu içgüdü ve psişik enerjiden çok duygulanım yaşamının değişimleriyle ortaya konulabilir – duygulanım yaşamın başlangıcından sonuna dek iletişim ve bilişin temeli olarak hizmet eden, kalıtımla elde edilmiş bir otomatik ve otonom davranış kalıpları şeklinde anlaşılır (Basch, 1976b, 1988).

Kohut’un çalışması, Freud’un yönteminin, bulmayı umduklarının daima çıkageleceği dairesel bir kendini geliştiren kehanet olduğunu söyleyenlerin iddialarını çürütür. Potansiyel olarak aynı kendiliknesnesi aktarımı gibi gelişimin daima çalışılacak diğer yönleri vardır ve bunların bekledikleri yalnızca, analitik durumda yaşadıkları ile psikanalitik kuramın ait olduğu insan gelişimine dair daha büyük bir kuramın kapsadıkları arasındaki gerekli bağlantıları yapabilecek bir geçmişi, ve o derece kendisini analiz edebilme kapasitesi olan yetenekli bir analist aracılığıyla, Freud’un yönteminin uygulanmasıdır.

Psikanalitik kuramın yeniden gözden geçirilmesinin gerekliliği bir süredir açıkça bilinmekteydi, ama analistler klinik çalışmalarına zararlı olabileceğini hissettikleri bir risk almaktansa kendilerini diğer bilimlerden yalıtmayı yeğleyerek, bu gereklilikleri kabul etmekte isteksiz olmuşlardır. Kohut’un aktarımın geniş yelpazesi ve görüş alanını keşfi burada kısaca taslağı yapılmış değişiklikleri yapma gereksinimini klinik veriler temelinde açıkça gösteren, psikanaliz içinde ilk yöntemli karşı karşıya gelmedir. Şurası vurgulanmalıdır ki, metapsikolojideki bu yeniden gözden geçirmelerin hiçbiri Freud’un klinik keşiflerinin önemini hiçbir şekilde değiştirmemektedir. Değişen şudur ki, nörotik patolojiyi çalışmaktan öğreneceğimiz, gelişim hakkındaki bilgilerin, artık zihinsel yaşamın bütünü için örnekleyici olmayışıdır. Ödipal dönem ve değişimleri olgunlaşmanın bir yönünü biçimlendirmektedir ve, önemi Kohut’un kendilik-gelişimi kavramında kesinleşen karakter evriminin daha geniş bir taslağına böylelikle uymasıyla önemi azalmamaktadır.

Epistemoloji ve bilimsel bir kuram oluşturulması anlamında, yıllar önce terk ettiği yola psikanalitik kuramı, Kohut’un geri yerleştirdiğinin açık hale getirilmesi gerekir. Psikanalitik yöntem insan davranışının anlamına, güdüsüne dair verileri açıklar. Psikanaliz yalnız başına, Freud’un yapacağına inandığı gibi, genel bir psikoloji ortaya çıkartamaz. Diğer taraftan genel psikoloji, bilinçdışı güdülemeyi berraklaştıracak araştırmacı bir yönteme gerek duymaktadır. Geçmişte psikanalitik kuramın doğası hakkındaki karışıklık; psikanalizin getirecekleriyle kendi disiplinlerinin diğer yönlerini birbiriyle uyumlu hale getirmek için psikanalizin klinik başarılarını dikkate alan psikologlar için bile; bunu zor hatta olanaksız hale getirmişti. Kendiliknesnesi aktarımlarına dayanan güdülenme ve anlama dair bir psikanalitik kuram hastanın aktarımında yeniden yaratıldıkça, gelişiminin herhangi bir alanındaki ilişkilerin duygulanım anlamını araştırma yetisine sahiptir. Bu verilerin birikmesi, bütün düzeylerdeki insan davranışlarının araştırılmasında çok yararlı olacaktır.

SONUÇ

Kohut’un çalışması psikanalitik kurumla henüz bütünleşmemiştir. Kendilik psikolojisinin psikanalizden saptığını ve psikanaliz için bir tehdit oluşturduğunu hissedenler vardır. İnanıyorum ki bu eleştirenler kendilik psikolojisinden korkmaktadırlar çünkü kendileri serbest çağrışım verileri, bunlardan soyutlanabilecek kanun ya da klinik genellemeler, ve diğer alanlardan bunları açıklamak için ileri sürülmüş varsayımlar arasında kesin bir ayrım yapmakta başarısız olmuşlardır (Basch, 1973). Sadece ilk ikisi psikanalitik yöntemle doğrudan ilişkilidir. Sonuncu olan açıklayıcı kuram, ayrı bir tartışma alanına aittir ve bu kuramlardaki değişikliklerin psikanalitik önermelerin geçerliliği ile ilgisi yoktur. Açıklayıcı varsayımlar olarak içgüdülerin ve Ödip karmaşasının dışlayıcılığı ve merkeziciliğini, Kohut psikanalitik yeniden yapılandırmalarla bebeklik ve erken çocukluk dönemine dolaylı yoldan ışık tutup, kendilik kavramının gelişimindeki değişikliklerin sandığımızdan daha karmaşık olduğunu ortaya koyarak, kaçınılmaz olarak sorgulamıştır.

Kendilik psikolojisi, psikolojinin ayrı ya da yeni bir biçimi değil, geleneksel psikanalitik uygulamanın daha çok bir uzantısıdır ve bu uygulama için düzelticidir. Freud ve Kohut’un çalışmasını sanki temelde farklı durumları temsil ederlermiş gibi karşılaştırmayı düşünmek yanlışlık olur. Kohut, Freud’un klinik keşiflerinin mantıklı sonuçlarını benimseyebiliyordu, ve psikanalizde eşduyum ve içebakışın üstünlüğüne yaptığı vurguyla, Freud’un çalışmasını daha önce mümkün olmamış yönlere ilerletebiliyordu. Kohut’un bu katkıları psikanalitik bulguların yararlı ama yeni bir şey olmadığını açıklamak için ondokuzuncu yüzyıl biyolojisini Freud’un içgüdü kuramı şeklinde kullanmanın uygunsuzluğunun altını çizmiştir – çünkü içgüdü kuramı ve buna dayandırılan açıklamaların yıllardır hiçbir bilimsel temeli olmadığı bilinmektedir (Basch, 1975a).

Daha fazla sayıda analist Kohut’un aktarımının boyutlarını ilkin kendi analizlerinde, daha sonra da hastalarının analizinde anladıkça, psikanalitik düşüncede varolan ikilik kaybolacaktır. Ego psikolojisinin id psikolojisini izlemesi gibi, kendilik psikolojisi ego psikolojisinin evrimsel varisi olarak görülecektir. Ve Kohut kesinlikle her zaman olduğunu düşündüğü gibi Freud psikanalizine katkıda bulunmuş olarak bilinecek ve onurlandırılacaktır.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
UNESCO açıkladı: Kürt kızların okula gitme oranı Senegal’den bile daha az

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu UNESCO, Türkiye'nin doğusuyla diğer bölgeleri arasında büyük eğitim eşitsizliği olduğuna dikkat çekti. Fazırladığı...

Kapat