Bağımlılık, Özgür İrade ve İçebakışın Sınırları

Bağımlılık
Psikanalizin kullandığı bazı kavramlar, içebakışla gözlem ya da empatik içebakışla luşturulmuş soyutlamalar olmayıp, diğer gözlem yöntemleriyle elde edilmiş verilerden türetilmişlerdir. Psikanalitik gözleme dayalı kuramsal soyutlamalarla mukayese edilmeleri gerekse de, bu kavramlar diğerleriyle aynı değildir.
Bağımlılık kavramı, her zaman değilse de çoğu zaman kafa karışıklığı yaratacak biçimde birbirine bağlı iki ayrı anlamı ifade etmek için kullanılabilir. İlk anlamı, iki organizma (biyoloji) ya da iki sosyal birim (sosyoloji) arasındaki ilişkiyi ifade eder. Biyoloji ile ilgili gözlemci, çeşitli memeli yenidoğanların (hayatta kalmak için) aynı türün annelik bakımı veren yetişkinlerinden aldıkları bakıma bağımlı olduklarını doğrulayacaktır. Yetişkin insanlar arasındaki ilişkiler için de bağımlılıkla ilgili benzer yargılara varılabilir.
Karmaşık ve son derece uzmanlaşmış uygarlığımızda, toplumun her bir üyesi, yalnızca belirli birkaç beceri geliştirir ve böylece hem bildiği kadarıyla varlığı, hem de muhtemelen biyolojik olarak hayatta kalmak için, toplumun tamamına (diğerlerinin becerilerinin tümüne) bağımlıdır. Bağımlılık teriminin biyolojik vesosyolojik anlamları bir yana, aynı adı taşıyan ve psikodinamik formülasyonlarımızda büyük ölçüde kullandığımız psikolojik bir kavramla karşı karşıyayız. Bazı hastaların bağımlılık problemleri olduğunu ya da bunu psikanaliz sırasında geliştirdiklerini söylüyoruz. Veya oral-bağımlı kişiliklerden söz ediyor ve oral-bağımlılıklarının, analistle ilişkiyi devam ettirme arzularına tartışmasız biçimde katkıda bulunduğu sonucuna varıyoruz. Bizler burada psikanalitik bağımlılık kavramı ile uğraştığımız için, bu kavramı hastaların psikanalitik gözlemlenmesinden çıkardığımız ve bu kavramın analizanın zihinsel durumu ile ilgili bazı genellemeler ve soyutlamalar oluşturduğu kabul edilmeli. Mesela hastanın bağımlılıkla ilgili bir çatışma yaşadığını söylediğimizde veya bunları bastırıyor olduğu gibi yapısal bir formülasyonda, gerçekten de genellikle yaptığımız açıkça budur.

Bu türden bir formülasyona itiraz edilemez görünür, çünkü biz sadece denenip kanıtlanmış olan bastırma kavramını kullanıyor gibiyizdir. Ancak buna ek olarak, deminki formülasyonun doğruluğunu incelemeden önce tek başına ele almak durumunda olduğumuz, üstü kapalı bir varsayımda bulunmuş olduk. Psikanalitik bir kavram olarak regresyon, daha önceki bir psikolojik duruma geri dönüşü ifade eder. Bu nedenle problemimiz, bebeğin biyolojik ve sosyolojik anlamda) annesine bağımlı oluşu gibi doğruluğundan şüphe edilemeyecek bir gerçekle değil, bebeğin zihinsel durumunun yaklaşık olarak yetişkin bir analizanda ortaya çıkardığımız bastırılmış bağımlılık yönelişlerine tekabül edip etmediğine dair kafa karıştırıcı soruyla ilgilidir. Bu türden gayretlerin güvenilmezliğini göstermek için karşıt hipotez üzerine kafa yorabilir ve meme emen sağlıklı bebeğin olgunlaşmamış kendilik-farkındalığını, kendisi için en önemli etkinliğe tamamen dalmış olan bir yetişkinin, örneğin yüz metre koşusunun son metrelerindeki bir atletin, ya da cinsel birleşmenin doruk noktasında bir aşığın duygusal durumu ile karşılaştırmamız gerektiğini öne sürebiliriz. Yetişkindeki bağımlılık durumlarının analizle daha fazla indirgenemeyecek olan en eski psikolojik gestalta geri dönüş olduğu varsayımı, böylelikle sağlıklı çocuklardan empatik anlayışımızla öğrendiklerimizle karşıtlık halindedir.

Elbette ne gözlemlemesi gerektiği konusundaki beklentilerini yönlendirebilmek için biyolojik bulgu ya da ilkelerden ipucu almak, bir psikolog için faydalı olabilir. Yine de nihai sınama, psikolojik gözlemin bizzat kendisidir ve belirli bir zihinsel durumun yorumlanmasını biyolojik ilkelere dayanarak tahmin etmek, hele de psikolojik bulgularımızla çelişiyorsa, hatalıdır. Bu yüzden, bazı yetişkin hastalarda karşılaştığımız ürkek ve ısrarlı yapışma, tutunma ve bırakma karşısında direnç, psikolojik gelişimin normal bir evresinin tekrarı, yani makul ölçüde normal ebeveynlerin makul ölçüde normal çocuklarının zihinsel durumuna doğru bir gerileme değildir. Şayet çocukluk durumuna gerileme iseler, yetişkinlerdeki yapışkan bağımlılık tepkileri, gelişimin normal oral evresine değil, genellikle çocukluğun daha sonraki evrelerindeki çocukluk patolojisine geri dönüşü ifade ederler. Örneğin bunlar, belirli reddedilme deneyimlerine, yani öfke ve misilleme korkusunun karışımına yönelik tepkilerdir. Veya, yansıtılmış narsissistik fantezilerin tümgüçlü ve iyi huylu taşıyıcısı haline gelmiş olan terapiste yapışma suretiyle hastayı (mesela gizli yapısal çatışma ile bağlantılı suçluluk ve kaygının ortaya çıkmasına karşı) korurlar.

O halde psikolojik bağımlılığı neredeyse yalnızca oraliteye atfetme eğilimine de itiraz etmeliyiz. Hiç şüphesiz bazı durumlarda böyle bir bağlantı söz konusudur. Yine de biyolojik beklentiler tarafından kösteklenmeyen empatik gözlem, pek çok dürtünün, özellikle de neredeyse doyurulmamış bir halde tutulurlarsa (yarım kalmış psikanalitik perhiz – ne zaman tamamlanır ki?), terapiste yönelik bir Hörigkeit (yani kölelik)durumunun yaratılmasını sağlayabileceğini onaylamaya açık olacaktır. Bu nedenle de bu, söz konusu psikolojik durumu niteleyen özel bir dürtüye bağlı bir durum değil, ısrarcı bir yapışmadır.

Belki de bu durumlardan bazılarının açıklanmasında hatırlanacak en genel psikolojik ilke değişime dirençtir (“libidonun yapışkanlığı”), fakat muhtemelen bu en genel açıklamaya, ancak diğer olasılıklar elendikten sonra, ya da özel bir vakada bu etkene dair doğrudan psikolojik delil olduğunda dönülmelidir. Otuz beş yaşında bir adamın geçenlerde bana anlattığı olay, belki bu terimlerle açıklanabilir. Bir toplama kampından sağ kalan otuz kişiden biriydi ve onun tutuklu kaldığı dönem boyunca o kampta yüz bin insan öldürülmüştü. Rusların ilerleyişi tehlikeli hale gelince, Nazi muhafızlar kampı terk etmişti ve otuz mahkûm serbest kalmıştı. Fiziksel durumları fena olmamasına rağmen, hemen hemen dört upuzun gün süresince kampı terk etmeye gönülleri razı olmamıştı.

Yetersiz psikolojik yapıdaki analizanlarda bağımlılık olgusu, daha da farklı addedilmelidir. Örneğin kimi bağımlılar kendilerini yatıştırma ya da uykuya dalma yetisini edinmemişlerdir; önceki yatıştırılma ya da uyutulma deneyimlerini ruhiçi bir yeteneğe (yapıya) dönüştürememişlerdir. Dolayısıyla bu bağımlılar, nesne ilişkilerinin ikâmesi olarak değil, psikolojik bir yapının ikâmesi olarak ilaçlara bel bağlamak durumunda kalırlar. Eğer psikoterapideyseler, bu tür hastaların psikoterapiste ya da psikoterapötik sürece bağımlı hale geldikleri söylenebilir. Ne var ki onların bağımlılıkları aktarımla karıştırılmamalıdır: Terapist, varolan psikolojik yapının yansıtıldığı ekran değil, bu yapının psikolojik ikâmesidir. Bu psikolojik yapıya ihtiyaç duyduğu için, hasta artık bu desteğe, terapistin sakinleştirmesine ihtiyaç duyar. Bağımlılığı analiz edilemez ya da içgörü ile azaltılamaz; farkına varılmalı ve kabul edilmelidir. Gerçekten de klinik deneyimle sabittir ki, böyle durumlardaki en önemli psikanalitik vazife, gerçek ihtiyacı inkârın analizidir; hasta önce sosyal yalnızlığı sayesinde muhafaza edebildiği bir dizi bilinçdışı büyüklenmeci fanteziyi, kendisi için
acı verici olan bağımlı olduğu gerçeği ile değiştirmeyi öğrenmelidir.

Özgür İrade ve İçebakışın Sınırları

Psikoloji ve özellikle de psikanaliz (Knight, 1946; Lipton, 1955) son zamanlarda, din, felsefe ve hukuğun başına çeşitli şekillerde bela olmuş bir paradoksun yeni sürümüyle karşı karşıya geldi: Bir seçim yapma veya bir karara varma yeteneğimiz, psişik determinizm yasasıyla nasıl uyum içinde olabilir? Psikanaliz, ilk olarak, ancak rasyonalize edebildiğimiz irrasyonel güçlerin bizi nasıl sürüklediğini, ve ikinci olarak da, psişik işlevlerimize narsistik bir aşırı değer verme eğiliminde olduğumuzu, böylece de, pek değer verdiğimiz yüksek zihinsel etkinliklerimizle ilgili olarak büyüklenmecilikle kandığımız bir özgürlük hissi taşıdığımızı göstererek, ilk bakışta özgür seçimin varlığına karşı fikirlere ağırlık verir gibi görünüyor. Ne var ki daha yakın bir araştırma, seçimin ve kararın varlığına dair psikanalitik tutumların, hem karmaşık hem de çelişkili olduğunu gösteriyor. Freud’un kendi çelişkili durumu belki de en iyi şu şekilde anlatılabilir: O her zaman, satır aralarında ve kişisel fikri olarak, insan psikolojisinde özgürlük, seçim ve karar alanlarının varlığına inandı, ancak diğer yandan, bu fikri samimiyetle kendi biliminin kuramsal çerçevesine katmakta uzun bir süre son derece isteksiz davrandı. Psikanalitik psikoterapinin hedefine dair en çok alıntı yapılan sözlerinin bir dipnota indirgenmesi bu kararsızlığın bir ifadesidir. “Ego ve İd”de (Freud, 1923) psikanalizin amacının, “hastanın egosuna yollardan birini ya da diğerini seçme özgürlüğü vermek”, olduğunu söylemektedir (s.50; italikler Freud’a ait). Freud’un daha önceki kuramsal formülasyonları, mutlak psişik determinizme yönelikti ve bu kuramsal sistemde egonun “…karar verme özgürlüğüne” pek de yer verilmemiş gibi görünüyordu. Ichtriebe (ego dürtüleri, ego içgüdüleri) kavramı, egonun idden türediği, ya da gerçeklik ilkesinin sadece değişikliğe uğramış haz ilkesi olduğu gibi ifadeleri, bu bakış açısının örnekleridir. Oysa daha sonraki kuramsal formülasyonları, egonun bir derece özgür ya da bağımsız olduğuna dair önceki inançlarına, kabul etmek gerekir ki çoğu zaman üstü kapalı biçimde, ancak daha sık yer vermeye başladı. Bir psişik yapı olarak egoya yapılan vurgu ve “Ego ve İd”deki sözlerine ek olarak, egonun bağımsız kökenine dair, “Sonlandırılabilir ve Sonlandırılamaz Analiz”deki (Freud, 1937) ifadeleri, onun kuramsal bakış açısındaki ufak değişimin örnekleridir, ve belki de şimdi Hartmann’la (1939) genellikle egonun özerkliği olarak adlandırdığımız şeyin öncülleridir.

Probleme tekrer, kuramsal soyutlamalarımız için gereken ham malzemeyi elde etmemizi sağlayan gözlem yöntemini net bir biçimde tanımlayarak yaklaşırsak, belki kafa karışıklığının birazı giderilebilir. Gözlemsel malzemesini içebakış ve empati yoluyla elde eden bir bilim için, şöyle bir soru sorulabilir: Seçim yapma ve karar verme becerisini kendimizde gözlemleyebiliyoruz – peki daha fazla içebakış (direnç analizi) bu beceriyi altta yatan bileşenlerine ayrıştırabilir mi? Tam karşıtı olan psikolojik yapılanmalar, yani zorlanma, (mesela obsesyonel) kararsızlık ve şüphe deneyimleri, genellikle içebakış sayesinde bileşenlerine ayrılabilirler. Bu olguları, güdülerini saptama yoluyla psikanalitik olarak başarıyla çözümleyebildikçe, aynı anda, özgür seçimi ve kararı yeniden kurmaya doğru yol alıyoruz. Aynı şeyi içebakışla gözlemlenen seçim yapabilme becerisine de uygulayabilir miyiz? İçebakış yoluyla, seçim yapma deneyimini zorlantı ve narsizm bileşenlerine ayrıştırabilir miyiz? Psikanalizin bilinçdışı güdülenme ve rasyonalizasyona verdiği öneme rağmen, cevap hayırdır; uygun koşullarda, bilinçdışı güdülenmelerin ve rasyonalizasyonların ısrarla açığa çıkarılmalarının tek sonucu, daha kapsamlı ve daha canlı bir özgürlük deneyimidir.

Her bilim dalının, aşağı yukarı temel gözlem aracının sınırlamaları ile belirlenmiş olan, doğal sınırları vardır. Bir fizik bilimci, tüm kuramların, nedensellik yasalarının ötesinde kalan bazı açıklanamaz olgularla, mesela evrendeki enerjinin varlığıyla, işe başlamak zorunda olduğunu itiraf eder. Fiziksel bilimler değiştikçe ya da ilerledikçe, açıklanamamayan değişkenlerin (elementler, ısı, elektrik ve benzerleri) yerine başkaları geçebilir, ya da sayıları azalabilir. Ancak böyle birincil unsurların sayılarının sıfıra kadar düşürülmesi düşünülemez. Tek bir unsura indirgeme de, çeşitli doğal görüngüleri açıklamak zorunda olan bir bilimin pek işine yaramaz. Böylece her bilim optimal sayıda birkaç temel kavrama ulaşır.
Psikanalizin sınırları, potansiyel içebakış ve empatinin sınırları ile belirlidir. Gözlemlenen alanda psişik determinizmin yasaları egemendir, ki bu yasalar serbest çağrışım ve direnç analizi biçimindeki içebakışın, arzu, karar, seçim ve eylemlerimizin güdülenmelerini ortaya çıkarmaya potansiyel olarak muktedir olduğu varsayımını içerir. Ne var ki içebakışçı bilim, gözlem aracının aşamadığı sınırlar olduğunu ve halihazırda belli deneyimlerin eldeki yöntemle daha fazla çözülemediğini kabul etmek durumundadır. Arzuların ve diğer zorlayıcı içsel faktörlerin farkına varabiliriz ve içebakışla indirgenemez bu gözlemsel gerçeği, “dürtü” ya da cinsel ve saldırgan dürtüler kavramlarıyla ifade edebiliriz. Diğer yandan etkin bir “ben”in deneyimini gözlemleyebiliriz: Kendi kendini gözlemde dürtüyle bağı kopmuş olarak, arzu deneyimi olarak boşalmamış dürtüyle iç içe bir halde, ya da eylem olarak, motor boşalma örüntüleriyle kaynaşmış halde. Seçim yapma özgürlüğü, karar verme ve benzeri deneyimlerimiz, ben-deneyimi ve etkinliklerin bu deneyimden çıkan çekirdeğinin, içebakış yöntemiyle şu an için daha fazla bileşene ayrıştırılamayacağı gerçeğinin birer ifadesidir. Bu nedenle de bunlar güdülenme yasasının, yani psişik determinizm yasasının ötesindedirler.

İçebakış, Empati Ve Psikanaliz- Heinz Kohut

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Ahmet Altan’ın “erkek egemen” söylemi Oya Baydar’ı liberal tayfadan ayırdı

Ahmet Altan’ın “erkek egemen” bir söylemle kendilerini takdim etmesine içerleyen Oya Baydar, gazetenin köşe yazarlığından ayrıldı. Bu ayrılış öyküsünün detayına...

Kapat