Erken Zihinsel Örgütlenmeler ve Ruhiçi Kişilerarası Çatışma

Erken Zihinsel Örgütlenmeler
İçebakış konusunda sadece irrasyonel dirençlerle değil aynı zamanda gerçekçi sınırlamalarla da karşı karşıyayız. Örneğin, bazı yazarların tanımlarının ya da kuramlarının, insanbiçimci, yetişkinbiçimci ve benzeri olduklarına dair eleştirel ifadeler duyuyoruz. Sözü edilen konuların diliyle söylenecek olursa, bu eleştirel ifadeler, ya gözlemcinin empatik süreçlerinin ihtiyatla ele alınmadığını, ya da söz konusu yazarın yanlış biçimde empati kurduğunu ima etmektedirler. Gözlemci gözlenenden ne kadar farklıysa empatinin güvenilirliğinin o kadar azalacağına kuşku yok. Psikanaliz genetik (gelişim) yönelimlidir ve insan deneyimine değişen karmaşıklıkta, değişen olgunlukta vs. zihinsel örgütlenmelerin uzun dönemli sürekliliği olarak görür.
Böylelikle zihinsel gelişimin erken safhaları da, kendi kendimizle, yani kendi geçmiş zihinsel örgütlenmelerimizle empati kurabilme becerimize karşı özel bir meydan okuma teşkil eder. (Tabii bu düşünceler, sadece uzun dönemli yaklaşıma değil aynı zamanda, örneğin psikolojik derinlikten ve uyku, nevroz, yorgunluk, stres ve benzeri durumlardaki psikolojik regresyondan söz ettiğimiz zamanki enine-kesitsel yaklaşıma da uygundur.) İlkel, erken dönem veya derin psikolojik süreçleri anlatırken ne tür bir kavramdan yararlanmalıyız? Örneğin, Freud’un aktüel nevroz sendromunda devamlı içebakışın (serbest çağrışım ve direnç analizi şeklinde bile olsa) kaygı nevrozunda kaygıdan, nevrastenide ise yorgunluk ve ağrılardan öte bir psikolojik içerik ortaya koyamaması, operasyonel anlamda belirleyici oldu (Freud, 1898). Freud, arasıra karşılaştığı çeşitli fantezileri bu semptomlara ikincil (onların akılcılaştırılmaları) olarak görmüş olmalı. Psikolojik bulgu eksikliği Freud’u, aktüel nevrozu organik bir rahatsızlığın – diğer bir deyişle, içebakış dışında araştırma yöntemleriyle, örneğin biyokimyasal araçlarla, incelemenin daha verimli bir açıklama sunmayı vaad ettiği bir durumun – doğrudan ifadesi olarak anlatmaya sevk etti. Nevrotik rahatsızlık2, bitkisel nevroz (Alexander, 1943) veya organ nevrozu (Fenichel, 1945) gibi bazı psikopatolojik oluşumlar ve zihinsel gelişimin birincil işlevsel safhasını ayırdetme aygıtı için de aynı düşünceler geçerlidir. Benzer şekilde, biz de zihinsel gelişimin en erken safhalarının psikolojik içeriğini tam olarak anladığımızı iddia etmemeli, bu devrelerden söz ederken, daha sonraki deneyimlerin benzer görüngülerine göndermede bulunan kavramlardan kaçınmalıyız. Yani, belli belirsiz empatik tahminlerle yetinmeli ve mesela arzu yerine gerilimden, arzu doyumu yerine gerilimin azalmasından ve problem çözümü yerine de yoğunlaşma ve uzlaşım oluşturmadan söz etmeliyiz. Bu terminolojik hatalardan daha güç farkedilen şey ise, erken dönem psikolojik durumların tartışmasında bazen düşülen kullanım kaymaları.
Başlangıçtaki zihinsel duruma yönelik ilkel bir empatik içebakış geliştirmeye çalışmaktansa sosyal bir durumun, örneğin anne ve çocuk arasındaki ilişkinin, tanımlanması öneriliyor. Anne ve çocuğun erken dönemdeki etkileşimlerinin araştırılması ve tanımlanması hiç kuşkusuz elzemdir; ne var ki o vakit, bir tür sosyal psikoloji ile uğraştığımız ve bu yüzden de içebakışçı psikolojinin sonuçları ile mukayese edilmesi ama onunla eş tutulmaması gereken bir bakış açısına doğru kaydığımız da unutulmamalıdır.

O halde içebakış yönteminin yardımıyla gerçekleştirilen gözlemler üzerine kurulan kuramlarla, örneğin sosyal psikolog ya da biyoloğun gözlem yöntemi üzerine kurulu kuramları, birbirine ya da birbiriyle karıştırmamaya dikkat etmeliyiz. Dere, yolu üzerindeki kayalardan kaçınarak, yokuş aşağı, en kısa yolu bularak ırmağa doğru akar – ve böylece su ile çevresi arasındaki uyum problemi çözülmüş olur. Eşine ihanet etme isteğiyle ilgili çatışması olan evli bir kadın histerik körlük geliştirir – ve yine adaptasyon probleminin çözülmüş olduğu söylenebilir. Benzer şartlardaki bir başka kadın daha fazla baştan çıkarılmak istemediğine karar verir; o da baştan çıkarıcı adamı görmek istemez ve alelacele eve dönmeye karar verir – yine bir uyum problemi çözülmüştür. Sosyal psikolog, ödevlerin farklı karmaşıklık düzeylerini, biyolog ise bunların çözümünde kullanılan araçların farklı karmaşıklık düzeylerini karşılaştırarak bu uyum süreçlerini birbirinden ayırmaya kalkışabilir ki, bunlar, çağımızın elektronik “beyinleri” (hesaplama makinaları) göz önünde tutulduğunda, kolay ayırımlar değildirler. Bir sosyal psikoloğun ya da biyoloğun çözümü her ne olursa olsun, bu mekanizmaları, içebakış ve empatiyi kullanarak birbirinden ayıran psikanalistin çözümüyle net bir şekilde tezat oluşturur. Psikanalist bu mekanizmaları, ne etkinlikleri ya da etkisizlikleri, ne de karmaşıklık ya da basitlikleri ile değil, diğerinin deneyimine empati kurarak, çeşitli zihinsel etkinliklerin içebakan kendiliğe olan göreli uzaklıklarını tahmin ederek birbirinden ayırır. Bazı psikolojik süreçler (yenidoğanın gerilimi ya da gerilimi boşaltması) neredeyse empati sınırlarının dışındadır ve gerçekleşen uyumun, kayalar ve yer çekimi ile etkileşim halindeki suyun hareketine daha yakın olduğu söylenebilir. Başka süreçler, empatik gözlemciye, az önce anlatılanlardan biraz daha yakın olsalar da, kendini gözlemleyen egodan yine epeyce uzaktırlar: Uzlaşım oluşturmalar, yoğunlaştırmalar, yer değiştirmeler, birincil süreç diye adlandırdığımız aşırı belirlenim (örneğin
psikonevrotik semptom oluşturma); ve nihayet içebakış ve empatimize daha yakın olan psikolojik süreçler: Mantıklı düşünme, problem çözme ve niyetli eylemin -seçim ve karar becerisi- ikincil süreçleri.

Ruhiçi (Endopsychic) ve Kişilerarası Çatışma

Bu noktada, özellikle psikanalizin “yeterince kişilerarası” olmadığına ya da sosyal matris yerine tek gövdeli bir bakış açısı kullandığına dair sıklıkla
ifade edilen kanıları gözönüne alarak, ruhiçi ve kişilerarası çatışma kavramlarının durumlarını psikanalitik kuram çerçevesinden inceleyeceğiz. Bu türden görüşler psikanalitik gözlemin asıl bileşeninin içebakış olduğunu gözden kaçırırlar. Bu yüzden, kişilerarası teriminin psikanalitik anlamını,
içebakış yoluyla kendini gözlemlemeye açık bir kişilerarası deneyim manasında tanımlamalıyız; böylece sosyal psikologların ve diğerlerinin
kullandığı kişilerarası ilişki, etkileşim, işlem (transaction) vs. gibi terimlerin anlamlarından farklılık göstermiş olur.

Freud’un erken dönem araştırmaları psikonevrozun içebakış ve empati yoluyla incelenmesine yönelikti. Çabaları iki büyük keşifle ödüllendirildi: Bilinçdışı ve aktarım olgusu, yani bilinçdışının, psişenin içebakışla daha ulaşılabilir olan kısmına yaptığı özel etki. Aktarım nevrozunda devamlı içebakış, çocuksu arzularla bu arzulara karşıt içsel güçler arasındaki içsel çatışmanın, yani yapısal çatışmanın farkına varılmasını sağlar. Bir aktarım figürü olduğu ölçüde analist, kişilerarası ilişki çerçevesinde değil, analizanın bilinçdışı ruhiçi yapılarının (bilinçdışı anılarının)3 taşıyıcısı olarak deneyimlenir. Mesela hasta, kaygısız bir şekilde, seansa gelirken otobüs ücretini ödemekten yırttığını anlatır. Kendisini karşıladığında da analistinin yüzünün alışılmadık ölçüde sert olduğunu “farketmiştir”. Bir aktarım figürü olarak analist (direnç analizinin devamlı içebakışla ortaya koyduğu şekliyle), analizandaki bilinçdışı süperego güçlerinin (bilinçdışı baba imagosunun) bir ifadesidir.

Ne var ki, psikanalitik incelemenin kapsamı yavaş yavaş genişledi ve kısa zamanda psikozu da içine aldı. Böylece analist yeni bir görevle karşı karşıya kaldı: Artık, ilkel zihinsel örgütlenmelerin, yapılanma öncesi psişenin deneyimleriyle empati kurmak durumundaydı. Psikozlar alanında daha önceki iki büyük, erken yapılan keşif, Freud’un (1914b) psikotik hipokondriyanın anlamını kavraması ve Tausk’un (1919), empati ya da içebakış yoluyla, şizofreniğin bir makine tarafından etkilendiği sanrısını, kendiliğin erken döneme ait bir biçiminin canlanması ve “sen” deneyimi ile
bağlantının kopmasından sonraki acılı ve kaygılı beden deneyimlerine gerileme olarak tanımasıydı. Narsistik bozukluklar ve sınır durumlardaki sürekli içebakış da, aynı şekilde, arkaik bir nesneyle bağını sürdürmeye ya da ondan zayıf bir ayrışmayı sürdürmeye çalışan, yapılanmamış psişeyi anlamayı sağladı4. Analist burada, içsel yapıların yansıtıldığı bir ekran değil (aktarım), sağlam psikolojik yapılar oluşturmak için fazlaca uzak, reddedici ya da güvenilmez olan erken dönem gerçekliğin doğrudan bir devamıdır. Böylece analist, içebakış yoluyla, ilkel bir kişilerarası ilişki çerçevesinden deneyimlenir. Analist, analizanın bağını sürdürmeye, kendi kimliğini ayırmaya ya da bir parçacık içsel yapı türetmeye giriştiği eski nesnedir. Mesela şizofren bir hasta seansa soğuk ve çekingen bir halde gelir. Bir önceki gece gördüğü rüyada, karla kaplı çorak bir alanda bir kadın ona memesini vermiştir ama o, bu memenin lastik olduğunu farketmiştir. Bu hastanın duygusal soğukluğunun ve rüyasının, analistin onu görünüşte küçücük ama gerçekte çok önemli olacak şekilde reddedişine gösterdiği tepki olduğu anlaşılır. Analist tarafından gerçekçi bir reddedilişe duyulan tepkiler kuşkusuz aktarım nevrozlarının analizinde de görülür ve tanınıp ortaya konmaları taktik önem taşır. Ne var ki, psikozlarla sınır durumların analizlerindeki arkaik kişilerarası çatışmalar, psikonevrozlardaki yapısal çatışmaya tekabül eden, stratejik önemdeki merkezi bir konumu işgal eder. Aynı düşünceler, ayrıntılardaki farklar göz önüne alınarak, psikozlarda karşılaşılan yapısal çatışmalara da uygulanabilir.

Aktarım üzerine birkaç kısa yorum daha yapmadan ruhiçi ve kişilerarası çatışma başlığını terk edemeyiz. Freud’un temel aktarım tanımı (1900a) belirsizlik barındırmayan bir kavram oluşumunun sonucuydu: Aktarım, bilinçdışının (çoğunlukla zayıflamış olsa da) varolan bastırma bariyerinden
geçen, bilinçöncesi üzerindeki etkisidir. Rüyalar, semptomlar ve analizanın analisti algılayış halleri, aktarımın en önemli görünümleridir. Aktarım ve karşıaktarım kavramlarının (genellikle sosyal psikolojideki belirli kişilerarası ilişkileri işaret eden) şimdiki kafa karıştırıcı kullanımları, kuramsal çerçevenin dayanması gereken çalışma tarzı ile ilgili kasıtsız bir tutarsızlıktan doğmaktadır. Eğer önceki aktarım kavramını 1923’teki yapısal şema içine oturtur ve ek olarak da aktarımı egonun özerkliği (Hartmann, 1939) ile ilgili şekilde tanımlarsak, Freud’un 1900’de üzerine çalıştığı ham zihin modeli ile sakatlanmadan, çalışma tarzımızı muhafaza etme avantajına sahip olabiliriz. Böylece nesneye yönelik bastırılmış çocuksu arzuların, analistin (şimdiki gerçeklikte önemsiz olan) özellikleri ile bir karışımı olması dolayısıyla, terapötik durumdaki nesneyle aktarım deneyimi, orijinal anlamını korumuş olur. Bu, iki başka deneyimden net bir biçimde ayırt edilmelidir: Nesneye yönelik, derinlerden doğan ama bastırma bariyerini geçemeyen yönelişlerden (karş. Freud’un “Ego ve İd” deki şeması: Bastırma bariyeri egonun yalnızca küçük bir parçasını idden ayırır) ve egonun, ilk haliyle aktarım olan, ancak daha sonra bastırılmış olanla bağını kopararak özerk nesne seçimi haline gelen, nesne yönelişlerinden. Her iki örnekte de nesne seçiminin kısmen geçmişten kaynaklandığını, yani sonraki nesne seçiminin çocukluktaki modelleri taklit ettiğini kabul etmek önem taşımaktadır. Ancak her aktarımın tekrar olduğu doğruysa da, her tekrar aktarım değildir.

İçebakışa dayanmayan tarihsel yaklaşımla, geçmişin zihinsel aygıtın gelişimini belirleyen etkileri ile, geçmişten kalıp hala varlığını sürdüren ümkün değildir. Ne var ki sürekli bilimsel içebakış yoluyla, çocukluktaki modelleri taklit eden aktarımsal olmayan nesne seçimlerini (örneğin sık düşülen bir hatayla olumlu “aktarım” diye nitelendirilenlerin bir kısmı),gerçek aktarımdan ayırdetmemiz mümkün. İkincisi, sürekli içebakışla yavaş yavaş yok olurken, ilki, yapısal çatışma alanının dışında yer alır ve psikanalitik içebakıştan doğrudan etkilenmez.

<<Öncesi] İÇEBAKIŞ, EMPATİ VE PSİKANALİZHeinz Kohut [sonrası >>

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Gökyüzünde Bir Dünya, Suda Bir Hücre Ve Yeryüzünde Bir İnsan – Orhan Hançerlioğlu

Milyonlarca yıl önce dünyamız, güneşten kopan bir gaz bulutu idi. Güneşin ve kor halindeki bu kütledeki ısının etkisiyle hidrojen ve...

Kapat