“Hayat bir yolculuktur…” Arthur Rimbaud – Mario Levi

Yolculuğun Büyüsü mü Dediniz?..

Gönüllü asker olarak Batavia’ya gittiği günlerde, bambaşka bir şiirin arayışına mı çıkmıştı Arthur Rimbaud, sessiz sedasız, bitimsiz bir kaçışla özdeş uzun bir ölümü, daha henüz yirmili yaşlarındayken karşılamaya mı ?.. Soruyu yanıtlamak kolay değildir. Dünya şiirinin bu ‘dâhi çocuğu’, o günlerden başlayarak, ‘Komün ruhu’nu ya da o ‘Sarhoş Gemi’ye bir zamanlar bağlanmış umutları, Paris bulvarlarının büyüsü ile Soho’nun arka sokaklarını, Paul Verlaine’e duyduğu aşkı, hatta tutkuyu, dünya şiirinin bugün bile en önemli eserleri arasında kabul edilen Aydınlanmalar (İlluminations) ile Cehennemde Bir Mevsim’i (Une Saison en Enfer) ve kelimeler adına göze aldığı savaşımların tümünü, deyiş yerindeyse ardına bakmaksızın, şiiri âdeta yadsıyarak geride bırakacaktır çünkü…

Dünya çapında bir şair olarak kabul edildiği günlerde on yedi, yazmayı bütünüyle bırakıp, bu tehlikeli yolculuğa çıkmaya karar verdiği günlerdeyse sadece yirmi iki yaşındadır. Cehennemde Bir Mevsim, evet… Garip, kışkırtıcı, ama bir o kadar da gizemli bir başlıktır bu… Yaratıcısı bu başlıkta kendi geleceğini görmüştür belki de. Yolculuk kendisini için için hazırlamaktadır… Cehenneme yolculuk ya da bir lağım çukurundan başka bir şey olmayan ‘uygar dünya’dan, oncasına yüceltilen Avrupa’dan kaçış… İskenderiye, Larnaka, Limasol, Zanzibar, Sumatra, Malaya, Aden, Harar… Çöllerde, deve sırtında silah kaçakçılığı…

Kahve, misk, fildişi, bir rivayete göre de esir ticareti… Esrar… ‘Aykırı’ cinsellikler… Frengi… Şiirin, sözlerin bu hırçın simyacısına yetmediği açıktır. Ama ya başka bir yerdeki dünya ?.. Ya hayatın öteki yüzleri ?.. Ya derin bir yalnızlık gecesinde, Harar’ın bir olasılıkla o korkunç çöl ikliminde, öldürülme tehlikesini ensesinde belki de her an duyan bir ‘şair eskisi’nin gördükleri, görebildikleri ?.. Ya o ‘uzun boylu, zarif, sigara içen Habeş kadını’ için hissedilenler, hissedilip de bir türlü ‘beklendiğince’ yazılamayanlar ?.. Ya sayıklamalar, uyuşturuculara zorunluluk nöbetleri ?.. Bu sorulara belki de hiçbir zaman asıl yanıtları bulamayacağız. Ama görebildiğimiz, en azından bir nebze hissedebildiğimiz ve anlayabildiğimiz, bu uzun yolculuğun ya da arayışın, kim ne derse desin, yadırgansın veya yadırganmasın, sonuçta, çok, hatta fazla ‘şairce’ olduğudur. Dünyayı tanımak isteyen bir gezgininkinden ya da yazgısını yabancı ellerde arayan bir tacirinkinden enikonu farklı bir yola çıkıştır, geride kalan gemileri, bu gemiler kimleri ve hangi heyecanları taşıyorsa taşısın, yakmayı gerektirmektedir… Yirmi iki yaşında dünyanın en büyük şairlerinden biri olarak görülmek belki de hiçbir anlam taşımamıştır onun için… İçinden geldiği ya da içine doğduğu, daha da önemlisi o şair kimliğiyle sesini duyurduğu dünya, o yıllanmış mağrur Avrupa uygarlığının dünyası, onun gözünde, bir şiirin çağrısına, anlatmak isteyip de anlatamadıklarına değmemiş gibidir. O dünya sanki bugün de değişmedi, bizlere, şimdilerde yaşadığımız coğrafyaya, belki de çok daha çirkin yüzleriyle ulaştı. Bu ‘uyumsuzun’ bize bıraktığı çıkış kapısından gitmemiz nereye kadar mümkün ama ?.. Çaresizlikler ile hayal kırıklıkları farklı çıkış kapılarının da düşünülmesine ve aranmasına yol açabiliyor ne de olsa. Ya da farklı çıkmazlar farklı ölümleri gerektirebiliyor. Ama sonuç ne olursa olsun, bu yolculukla çok anlamlı bir olasılığın, bir isyanın, dahası bir uyarının ipuçlarıyla karşı karşıya bırakıldığımız kesin. Cendrars örneğindeyse bunun hani nerdeyse karşıtı bir durumla karşı karşıya bırakılıyoruz. Yolculuk şiirin atardamarıdır artık, arayışın, serüvenin ve yaşama sarhoşluğunun bir başka dışavurumudur. Çevresindeki her şeyi renk, hareket, patlama ve ışık olarak görür çünkü Cendrars. Bu tutumuyla da Proust’un bambaşka bir özlem adına dile getirdiği ‘Hayat bir yolculuktur’ düşüncesini yaşadıklarıyla da ortaya koyar…

Böyle örnekleri dünya edebiyatı adına çoğaltmak ya da çeşitlendirmek o kadar da zor değildir. Ama ben yine de bu meselede kolay kolay değişmeyecek, genel kabul görebilecek bir ortak payda var diyorum. Yola çıkışların coşkusundan, dönüşlerin hüznüne uzanan çizgi… Yaşanan, gerçekten yaşanan ya da yaşandığı duygusunu veren hayat nerede, ne zaman başlar bu durumda ?.. ‘Yazı’, hayatın bu anlamıyla nasıl örtüşebilir ?.. Ya da… Ya da tüm yaşananlar, önünde sonunda, bir zorunlu kendine dönüş olduğu için mi bu denli yakıcı ve tedirgin edicidir ?.. Bu sorular karşısında işimiz zorlaşıyor işte… Ama bir sorudan bir başkasına geçmek ve yanıtları sorular ardında gizlendikleri yerlerde kovalamak her zaman için olası. İnsanların o çetin yolculuklarından hep bir ‘şeylerle’ dönecekleri, bu ‘şeyler’in de kendince bir yetkinleşmeye doğru bir başka yol alışa kaynaklık edebileceği iddia edilir örneğin. İncil’den ve birçok eski söylenceden bu yana, değişik eğretilemelerle sık sık işlenmiş bir izlektir bu. Ancak hiç kuşku yok ki, o alışıldık bilgilenmenin çok ötesinde bir durumla karşı karşıya kalıyoruz burada da. Notre-Dame’ın tarihçesinden, kulelerini süsleyen sanatından çok, bir dizi çok özel görüntüyü, kokuyu ve rengi içimizde taşıyabilmemizdir çünkü artık asıl önemlisi. Hep döndüğümüz, dönmeye mecbur kaldığımız ‘hayat durakları’dır bunlar. Ne var ki, tüm bunların karşısında, bu sefer de Baudelaire’in söyledikleri vardır: yolculuk acı bir deneydir… Hüzünlü bir geriye dönüşün, bir yerlerde bir ‘şeyleri’ bu kez de bırakmanın ve hep bir eksiklikle geriye, aynı yere dönmenin acısından da mı söz etmeliyiz öyleyse ?.. Belki… Beat kuşağı da galiba bu yüzden hep ‘yolda’ olmayı seçti. Yolda… Bu dönüşü olabildiğince erteleyebilmek için… Böyle bir tutsaklığa bir şekilde karşı koyabilme umuduyla…

Onca hayattan ve insandan sonra, kimi ‘hatırlamalardan’ ve çağrışımlardan kurtulmamız, gerçekten kurtulmamız ne kadar mümkündür ama ?.. Kavafis’in bizleri bir gölge gibi izleyen, o şehre, o mahalleye, kısacası o tercihe tutsaklığımızı, yüzyılların damıtılmışlığıyla dile getiren o şiirini nereye kadar unutabiliriz örneğin, ‘uygarlık’ ya da ‘gelişmişlik’ adına karşı karşıya bırakıldığımız bu kolay kolay yüzleşemediğimiz yalnızlık ve koskoca hapishane düşünüldüğünde ?.. Bir adım daha atabiliriz… Godot’yu Beklerken’in sonunda Vladimir Estragon’a ‘Hadi gidiyor muyuz ?’ diye seslenir. ‘Hadi !’ diye yanıtlar Estragon. Gitmeye kararlı görünürler en nihayet. Ama bir türlü kımıldayamazlar. Oldukları yerde çakılı kalmışlardır sanki. Tüm ‘oyun’ süresince olduğu gibi… Dünya edebiyatının doruklarından biriyle karşı karşıyayızdır. Bu ‘simgesel’ durum, o büyük parıltıların tutsağı çağımız insanının da durumunu tüm çıplaklığıyla ortaya koymuyor mu ?.. Yine de gidenler var, gerçekten var, diyebilirsiniz. Ama o zaman da, gittiğimiz her yere kendimizi de götürdüğümüzden, aynı yerde kaldığımız duygusuna her an yakalanabileceğimizi de düşünmemeli miyiz ?..

Geriye şimdi başka çağrışımlar kalıyor. Bir insanın bir insana yolculuğundan söz etmeye çalışalım ya da zaman zaman bir başkasına gitmek isteyip de bir türlü gidememenin doğurduğu o kırgınlığı bir kez daha hatırlayalım öyleyse. O bakışların büyüsünü aklınıza yeniden getirmek ister misiniz ?.. O çaresizliklerin hikâyesi mi düşüyor belleğinize ?.. Akşamlara bağlanan sevinçlerin tüm yaşananlara rağmen tüketilemediği o anların birinde, o yolculuklarda, yabancısı olduğunuz bir şehirde, o şehre özgü içkilerden birini yudumladığınızı hayal edin bir süreliğine… Böyle bir hayalle kafanızda yarattığınız dünyanın gerçektekinden çok farklı olduğunu o anda da kendinize söyleyebilir misiniz ?.. Bir şarkı da çalınabilir kulağınıza… Duyduklarınız o yanılsamaların tarihinden mi gelmektedir ?.. Hikâyeniz yine ayakta gördüğünüz ve sizi bir süreliğine ayakta tutacak bir rüyanın hikâyesi midir ?.. O başka şehir, o başka insanı size verecek midir ?.. Gerçekten verebilecek midir ?.. Ya da o başka insan var mıdır ?.. Soruyu yanıtlamakta zorlanıyor musunuz ?.. O yolculukların ne önemi var bu durumda ?.. Hangi yolculuk, hangi açmazdan ya da insandan kaçışı, giderek kurtuluşu sağlayabilir ?.. Farklı olasılıklar, farklı seçenekler midir gerçekten ?.. O şehirdeki tek ya da iki başınalığınızda, diyelim ki güneşin yine olağanüstü görünen o batışını ‘başka’ bir yerden seyrederken, hep aynı gölgenin devamı, dahası benzeri değil misinizdir ?..

Gelgelelim, yaşananlar ve duyulanlar ne olursa olsun, o olasılık yine de vardır, sizi bir yerlerde beklemektedir sonuçta. İçinize bu durumda bildiğiniz, yabancılamadığınız bir tedirginlik yayılabilir… O arayışın çağrısı sizi, size rağmen kışkırtmaktadır. Size ve kaybettiklerinize rağmen… Attığınız ve atamadığınız adımlarınıza rağmen… Iskalamalarınıza ve yan çizmelerinize rağmen… Tehlikeli bir yoldur bu. Hiçbir güvencesi de yoktur üstüne üstlük. Ama bu hikâyeyi yaşamak, tüm tehlikelerini göze alarak yaşamayı seçmek, hiçbir tutkuyu, bir insana yolculuğu ve kaybetmeyi de bilmenin kazancına yeğlenesi değil mi ?..

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Bejan Matur: “Annenin dağlara bakıp iç geçirmesi/ Doğum…”

Kapat