HAKLI ÇIKMA SANATI: BÜTÜN DİYALEKTİĞİN TEMELLERİ – ARTHUR SCHOPENHAUER

Eristik Diyalektik[1] tartışma sanatıdır, mutlaka haklı çıkmak amacıyla tartışma sanatı; yani per fas et nefas [hem haklıyken hem de haksızken].[2] Örneğin insan belli bir konuda objektif olarak haklıyken, izleyenlerin gözünde ve hatta bazen kendi gözünde de, haksız kabul edilebilir. Bu durumda karşımdaki tartışmacı benim kanıtımı çürüttüğünde, aslında belki başka kanıtlar da olabileceği halde, savunduğum önerme çürütülmüş sayılmaktadır. Tabii bu durumda muhalifim için de tam tersi bir ilişki söz konusudur: Objektif olarak haksızken, haklı çıkar. Yani bir tezin objektif doğruluğu ile tartışmacı ve dinleyicilerin değerlendirmesine göre geçerliliği, iki ayrı şeydir. (Diyalektik bunlardan ikincisi ile ilgilidir.)

Bu nereden ileri gelir? – İnsan türünün kötülüğünden. Böyle olmasaydı, bizler baştan sona dürüst olsaydık, o zaman her tartışmada sadece gerçeği günışığına çıkarmaya çalışırdık, bunun ilk dile getirdiğimiz düşüncemize mi, yoksa karşımızdakinin görüşüne mi denk düştüğüne aldırmazdık: Bu hiç fark etmezdi ya da en azından tamamıyla ikincil sayılırdı. Oysa şimdi asıl sorundur. Düşünme yetisi bağlamında özellikle duyarlı olan doğuştan kibirlilik, ilk öne sürdüğümüz düşüncenin yanlış, muhalifimizin görüşünün ise doğru çıkmasını istemez. Öyleyse her tartışmacı doğru bir yargıda bulunmak için çaba göstermelidir. Dolayısıyla önce düşünüp sonra konuşması gerekir. Ama doğuştan kibirliliğe çoğunlukla gevezelik ve doğuştan hilekarlık eşlik eder. Bu kişiler düşünmeden konuşur ve eğer savlarının yanlış olduğunu, haksız olduklarını fark ederlerse, durum bunun tam tersiymiş gibi görünsün isterler. Gerçeğe olan ilgi doğru olduğu sanılan önermenin oluşturulması sırasında herhalde çoğu kez yegane itici güç iken, şimdi yerini kibrin ilgisine bırakmıştır: Doğrunun yanlış ve yanlışın da doğru gibi görünmesi gerekmektedir.

Ancak bu hilekarlığın, artık bize de yanlış görünen bir önerme üzerinde bu ısrar edişin bile bir mazereti vardır: Başlangıçta önermemizin doğruluğundan çoğunlukla tamamen eminizdir, ama şimdi karşı tarafın argümanları onu geçersiz kılmış görünmektedir; önermemizden hemen vazgeçersek, aslında haklı olduğumuzu sonradan anlamamız çok olasıdır: Kanıtımız yanlıştı, ama önerme için doğru bir kanıtlama vardı; sadece, önermeyi kurtaracak argüman hemen aklımıza gelmemişti. Dolayısıyla bizde şöyle bir düstur oluşur: Karşı argüman doğru ve ikna edici göründüğünde bile onunla savaşmalı, sadece görünüşte doğru olduğuna ve tartışma esnasında aklımıza onu çürütecek ya da kendi iddiamızı başka bir biçimde doğrulayacak bir argüman geleceğine inanarak mücadeleyi sürdürmeliyiz: Böylelikle tartışmada hilekarlığa neredeyse mecbur kalırız, en azından baştan çıkıp oraya doğru çekilmemiz kolay olur. Bu süreçte anlama yetimizin zaafı ve istencimizin sapkınlığı birbirini karşılıklı olarak destekler. Bundan şu ortaya çıkmaktadır: Tartışan kişi genel olarak doğru için değil, sadece kendi önermesi için mücadele eder, proara et focis [yurt ve ocak için] gibi ve per fas et nefas hareket eder. Göstermiş olduğumuz gibi, başka türlüsünü yapamaz.

Genellikle herkes, kendisine yanlış ya da şüpheli göründüğünde bile savını kabul ettirmek ister.[3] Bunun için gerekli araçları herkese kendi kurnazlığı ve kötülüğü bir ölçüde temin eder. Tartışmalar sırasında edinilen günlük deneyim bunları bize öğretmektedir; yani herkesin kendi doğal mantığı olduğu gibi, kendi doğal diyalektiği de vardır. Ama bu doğal diyalektik, hiç de doğal mantık gibi güvenilir değildir. Kimse kolay kolay mantık kurallarına karşı bir düşünce ileri süremez ya da çıkarsama yapamaz: Yanlış yargılar çok fazladır, yanlış çıkarımlar ise son derece seyrek görülür. Yani bir insanda doğal mantığın yetersiz kaldığına pek rastlanmaz, ama doğal diyalektiğin yetersizliği öyle değildir: Bu eşit dağıtılmamış bir doğal yetenektir (tıpkı esas itibarıyla eşit dağılmış aklın tersine, eşitsiz dağılmış yargıda bulunma yetisi gibi). Çünkü aslında haklı olduğu bir konuda insanın sadece görünürdeki argümanlarla aklının karışması veya görüşünün çürütüldüğünü kabul etmesi ya da bunun tam tersi, sıklıkla olan bir şeydir. Ve tartışmadan galip çıkan kişi, çoğunlukla bunu önermesini oluştururken yargıda bulunma yetisinin doğru işlemesine değil, o önermeyi kurnazlık ve beceriklilikle savunmuş olmasına borçludur. Doğuştan olan, her durumda olduğu gibi burada da en iyisidir.[4] Ancak, alıştırma yapmanın ve muhalife saldırmaya yarayan ya da onun saldırmak için en fazla kullandığı taktikler üzerinde düşünüp taşınmanın da bu sanatta ustalaşmaya çok büyük katkısı vardır. Yani her ne kadar mantığın gerçekten pratik kullanımı yoksa da, diyalektiğin pekâlâ olabilir. Bana öyle geliyor ki Aristoteles kendi asıl mantığını (Analitik) esas itibarıyla diyalektiğe temel ve bir hazırlık olması üzerine oluşturmuştu ve asıl meselesi diyalektikti. Mantık önermelerin yalın biçimiyle uğraşır, diyalektik ise onların ne içerdiğiyle ya da malzemesiyle, yani içeriğiyle: Bundan dolayı biçimin yani genel olanın, içerikten yani özel olandan önce ele alınması gerekliydi.

Schopenhauer: İnsanlar, genel kabul gören bir fikri ne kadar saçma olursa olsun benimserler

Aristoteles diyalektiğin amacını benim burada yaptığım kadar kesin belirlememiştir. Temel amaç olarak tartışmayı göstermiş, ama aynı zamanda, gerçeğin aranmasını da belirtmiştir (Topik, I, 2); daha sonra (Topik, I, 12) şöyle der: Önermeler felsefi olarak gerçeğe göre, diyalektik olarak ise görünüş ya da övgüye, başkalarının kanaatine (δοξα [doxa]) göre incelenir. Bir önermenin nesnel doğruluğunun, onun geçerli kılınmasından veya onaylanmasından farklı olduğunun ve ayrı tutulması gerektiğinin bilincindedir, ancak bunları diyalektiğin sadece ikinciyle ilgili olduğunu belirlemeye yetecek ölçüde ayırt etmez.[5] Bu yüzden, ikinciye yönelik olarak getirdiği kuralların arasına birincininkileri de karıştırmıştır. Dolayısıyla bana öyle geliyor ki, giriştiği işi tam ve kesin olarak sonuçlandıramamıştır.[6]

Aristoteles, diyalektiği kurma işini Topikler’de [Topicis] kendine özgü bilimsel tiniyle son derece metodik ve sistematik olarak ele almıştır. Bu hayranlık uyandırıcıdır, ama buradaki açıkça pratik olan amaca tam anlamıyla ulaşılamamıştır. Aristoteles Analitikler’de [Analiticis] kavramları, yargıları ve çıkarımları saf biçim açısından ele aldıktan sonra, içeriğe yönelir; artık sadece kavramlarla ilgilidir: Çünkü asıl içerik kavramlardadır. Önermeler ve çıkarımlar kendi başlarına sadece biçimden ibarettir: Onların içeriği kavramlardır.[7] – Aristoteles şöyle bir yol izler: Her tartışmanın bir tezi veya bir problemi (bunlar sadece biçimde ayrılır) ve bunu çözmekle görevli önermeleri vardır. Burada söz konusu olan her zaman kavramlar arasındaki ilişkidir. Bu ilişkiler öncelikle dört tanedir. Bir kavramın 1. tanımı [definitum]; veya 2. cinsi [genus]; veya 3. kendine özgü, ayırdedici niteliği, yani proprium, ιδιον [idion]; veya 4. accidens’i, yani kendine özgü veya onu başkalarından ayırıcı olsun ya da olmasın herhangi bir özelliği, kısacası bir nitelemesi [Prädikat] aranır. Her tartışmanın problemi, bu ilişkilerden birine bağlanır. Bütün diyalektiğin temeli işte budur. Aristoteles Topik’in sekiz kitabında kavramların bu dört açıdan birbirleriyle karşılıklı girebilecekleri tüm ilişkileri ortaya koyar ve her mümkün ilişkinin kurallarını belirtir. Yani bir kavramın, bir diğerinin proprium’u, accidens’i, genus’u veya definitum’u (tanımı) olabilmesi için onunla nasıl bir ilişki içinde olması gerektiğini açıklar: bu gibi bir düzenlemede kolayca yapılabilecek hataların neler olduğu, böyle bir ilişkiyi kurmak (κατασκεναζειν [kataskeuazein]) isteyen birinin her defasında nelere dikkat etmesi gerektiği ve başkası böyle bir şey yaptığında o kuruluşu çürütmek (ανασκευαζειν [anaskeuazein]) için neler yapılabileceği. Aristoteles böyle her kuralın ya da bu sınıf-kavramlarının aralarındaki her bir genel ilişkinin kuruluşunu τοπος [topos], yani locus [yer, durum] olarak adlandırmış ve böyle 382 adet τοποι [topoi] sıralamıştır. Topica [Topikler] adı buradan gelmektedir. Ayrıca tartışmaya ilişkin bazı genel kurallar da ekler, ama bunlarla da konu tamamlanmış olmaz.

Yani topos saf içeriksel değildir, belli bir nesne ya da kavrama bağlanmaz; ama her zaman bütün olarak kavram sınıflarının bir ilişkisine dairdir ve bu ilişki de, her tartışmada olduğu gibi sözkonusu dört açıdan ele alınan sayısız kavram arasında bulunabilir. Ve bu dört ilişki biçiminin de yine alt sınıfları vardır. Buradaki ele alış hâlâ bir ölçüde biçimseldir, ama mantıkta olduğu gibi saf biçimsel değil, çünkü kavramların içeriğiyle ilgilenmektedir. Ancak, bunu biçimsel tarzda yapar: A kavramının içeriği B kavramının içeriğiyle nasıl bir ilişkide olmalıdır ki, biri diğerinin genus’u, proprium’u (ayırdedici özelliği), accidens’i veya tanımını oluştursun ya da bunlara bağlı altbaşlıklar durumundaki bir ilişki bulunsun: karşıtlık αντικειμενον [antikeimenon], neden ve etki veya bir özelliğin varoluşu ya da eksikliği vb. Her tartışma bu ilişki üzerinedir. Aristoteles’in topoi olarak bu ilişkiler üzerine getirdiği kuralların çoğu kavram ilişkilerinin doğasında bulunan şeylerdir; herkes kendiliğinden bunları bilir ve muhalifinin bunlara riayet etmesi için kendiliğinden ısrar eder. Yani tıpkı mantıkta olduğu gibi. Hatta bu durumda kurallara uymak ya da uyulmadığını fark etmek, topos’taki soyut kuralları gözetmekten daha da kolaydır. Bundan dolayı bu diyalektiğin pratikte kullanım alanı büyük değildir. Neredeyse sadece kendiliğinden anlaşılan ve sağlıklı aklın kendiliğinden fark edeceği şeyler söyler. Örnekler: “Eğer herhangi bir nesnenin cinsinden [genus] söz ediliyorsa, ona bu cinsin bir türü de [species] tekabül etmek zorundadır; böyle değilse, önerme yanlış demektir: Mesela ruhun hareket ettiği ileri sürülüyorsa, uçuş, yürüyüş, büyüme, küçülme vb. gibi belli bir hareket ona özgü olmalıdır. Yoksa ruh hareketsizdir. Yani türü olmayan bir şeyin cinsi de yoktur: Bu topos’tur.” Sözkonusu topos, tezler ileri sürmeye ve çürütmeye yarar, dokuzuncu topos’tur. Ve tersi de geçerlidir: Eğer bir şeyin cinsi yoksa, türü de yoktur. Mesela birisinin bir başkası aleyhine konuşmuş olduğu iddia ediliyor olsun: Onun hiç konuşmadığını ispatlarsak, böyle bir şey söylemediğini de ispatlamış oluruz. Çünkü cinsin olmadığı yerde tür de olamaz.

Nitelik, yani proprium konusunda, 215. locus’ta şöyle denilmektedir: “İlkin, geçersizleştirme üzerine: Eğer muhalif nitelik olarak ancak duyusal yoldan algılanabilecek bir şeyi belirtmişse, bu kötü bir belirtmedir. Çünkü duyusal olan her şey, duyular alanının dışına çıktığı zaman belirsizleşir. Mesela muhalif, güneşin niteliği olarak onun dünyanın üzerinden geçen en parlak yıldız olduğunu ileri sürsün. Bu işe yaramaz, çünkü güneş battığında artık duyular alanının dışında olduğu için, dünyanın üzerinden geçip geçmediğini bilemeyiz. – İkincisi, bir iddia ileri sürmek üzerine: Niteliğin doğru şekilde belirtilmesi için, ya duyusal yoldan algılanmayan bir şey ya da duyusal yoldan bilinen ama kaçınılmaz olarak hazır bulunan bir şey belirtilmelidir. Mesela, yüzeyin niteliği olarak onun önce bir rengi olduğu belirtilmişse, bu duyusal bir özelliktir ama açıkça her zaman mevcuttur, yani doğrudur.” – Aristoteles’in diyalektiği hakkında bir fikir vermek için bu kadarı yeter. Bana böylece amaca ulaşılmış gibi gelmediği için, bir başka kaynaktan daha yararlanmayı denedim. Cicero kendi Topikler’ini, Aristoteles’in eserini belleğinde kaldığı kadarıyla taklit ederek oluşturmuştur. Metin çok sığ ve zayıftır. Cicero bir topus’un ne anlama geldiğini, amacının ne olduğunu açık seçik kavrayabilmiş değildir ve ex ingenio [kendi icadı] türlü çeşitli anlamsızlığı bir yığın hukuksal örnekle donatmıştır. Onun en kötü yazılarından biridir bu.

Diyalektiği saf haliyle kavramak için objektif gerçekle ilgilenmeden (bu mantığın konusudur) onu sadece haklı çıkma sanatı olarak ele almalıyız. Tabii eğer zaten haklıysak, haklı çıkmamız daha kolay olacaktır. Ama kendi başına diyalektiğin başlıca görevi, her türden saldırıya, özellikle dürüst olmayan saldırılara karşı insanın kendini nasıl savunacağını ve aynı şekilde başkasının iddialarına kendisiyle çelişkiye düşmeden ve söyledikleri çürütülemeden nasıl saldırabileceğini göstermektir. Objektif doğruyu bulma işini kendi önermelerini geçerli kılma, kabul ettirme sanatından ayırmak gerekir: Bunlardan ilki çok farklı bir faaliyettir [πραγματεια – pragmateia]; yargıda bulunma yetisinin, düşünümün ve deneyimin işidir ve buna özgü bir sanat yoktur; diğeri ise diyalektiğin amacını oluşturur. Diyalektik, görüntünün [Schein] mantığı olarak tanımlanmıştır. Yanlış: Öyle olsa, sadece yanlış önermelerin savunmasında kullanılabilirdi; oysa insan haklı olduğunda da görüşünü savunmak için diyalektiğe gereksinim duyar. Hileli yolları tanımalıdır ki onlara karşılık verebilsin. Ayrıca, muhalifi aynı silahlarla vurabilmek için bunlara sıklıkla kendisi de başvurabilir. Yani diyalektik açıdan objektif doğruyu bir kenara bırakmak ya da tesadüf saymak zorundayız. Tek yapmamız gereken, kendi iddialarımızı nasıl savunacağımızı ve muhalifimizin görüşlerini nasıl çürüteceğimizi bulmaktır. Buna yönelik kuralları uygularken, objektif doğruyu hiç dikkate almamalıyız, çünkü genellikle objektif doğru bilinmez.[8] Çoğu zaman haklı ya da haksız olduğumuzu kendimiz de bilemeyiz, sık sık buna inanır ve yanılırız. İki taraf da sık sık buna inanır: Çünkü veritas est in puteo [doğru derindedir] (εν βυθω ή αληθεια [en butho e aletheia], Demokritos). Tartışmaya başlarken kural olarak herkes kendi dediğinin doğru olduğuna inanır. Tartışma ilerlediğinde iki taraf da kuşkuludur. Ancak tartışmanın sonunda doğrunun bulunması, onaylanması beklenir. Ama diyalektik bununla meşgul olmaz: Bir kılıç ustası dövüşürken düelloya yol açan olayda kimin haklı olduğuyla ilgilenmez, tek dikkat ettiği şey, hamle yapıp isabet ettirmek ve hasmının hamlelerini savuşturmaktır. Diyalektikte de aynen böyledir: Tinsel bir kılıç dövüşüdür diyalektik, ancak böyle saf olarak kavranırsa kendine özgü bir disiplin oluşturabilir. Çünkü saf objektif doğruyu amacımız olarak görürsek, yalın mantığa geri döneriz. Öte yandan, amacımız yanlış önermeler öne sürmek olursa, ortaya kuru sofistikten başka bir şey çıkmaz. Ve her iki durumda da nesnel doğru ve yanlışı önceden bildiğimiz varsayılmıştır; oysa bu çok seyrek olabilen bir şeydir. Öyleyse diyalektiğin doğru kavranışı söylediğimiz gibidir: Diyalektik tinsel kılıç dövüşü sanatıdır ve tartışmayı kazanmaya yarar. Aslında buna eristik demek daha uygun olurdu. En doğru ismi eristik diyalektiktir: Dialectica eristica. Ve çok yararlıdır, ne var ki son zamanlarda haksız yere ihmal edilmiştir.

Bu anlamda diyalektik, tartışmada haklı olmadıklarını fark eden ama buna rağmen durumu kurtarmak isteyenlerin, doğadan aldıkları yetenekle uyguladıkları bir sanatın sistem ve kurala indirgenerek özetlenmesi ve sunumudur. Dolayısıyla diyalektiğin bilimini yaparken nesnel gerçeklik ve onun ortaya çıkarılması üzerinde durmak, tamamen amaç dışı kalırdı; çünkü özgün ve doğal diyalektikte böyle bir şey olmaz, tek hedef haklı çıkmaktır. Yani bizim kastettiğimiz anlamda bilimsel diyalektiğin temel görevi, tartışmada başvurulan hileleri tek tek açıklamak ve çözümlemektir: Böylece bunları gerçek tartışmalarda hemen tanıyabilir ve yok edebiliriz. Tam da bu nedenle diyalektik açıkça, objektif gerçekliği değil tartışmayı kazanmayı nihai amacı yapmalıdır.

Geniş çaplı araştırmalar yaptığım halde, bildiğim kadarıyla bu yönde gerçekleştirilmiş herhangi bir çalışma yok.[9] Yani bakir bir alan var önümüzde. Amacımıza varmak için, deneyimden yola çıkmalıyız: Çevremizde sık yaşanan tartışmalarda tarafların söz konusu hileleri birbirine karşı nasıl kullandığını gözlemleyerek farklı biçimlerde tekrarlanan hilelerin genel yapılarına ulaşmalıyız. Böylece, hem kendimiz kullanmak hem de bize karşı kullanıldıklarında bunu boşa çıkarmak üzere, genel bazı hileleri [Stratagemata] ortaya koyabiliriz.

BÜTÜN DİYALEKTİĞİN TEMELLERİ

İlk önce, her tartışmanın esasını ele alacak, bir tartışmada aslında ne olduğuna bakacağız. Diyelim ki muhalifimiz bir tez öne sürdü (ya da biz sürdük, bu fark etmez). Bunu çürütmek için iki tarz ve iki yol vardır.

Tarzlar: a) ad rem [konuya yönelik]; b) ad hominem [insana yönelik] ya da ex concessis [kabul edilmiş olana göre]. Yani öne sürülen önermenin ya eşyanın tabiatıyla, mutlak nesnel gerçekle; ya da muhalifin başka iddialarıyla veya onayladığı diğer şeylerle, yani göreli öznel gerçekle uyuşmadığını göstermeliyiz. Bu sonuncu tarz sadece kanaate bağlı göreli bir şeydir ve konuya ilişkin nesnel doğruyla bir bağlantısı yoktur.

Yollar: a) doğrudan çürütme; b) dolaylı çürütme. Doğrudan çürütme tezin nedenlerine, dolaylı çürütme ise sonuçlarına saldırır; ilki tezin doğru olmadığını, ikinci ise doğru olamayacağını gösterir.

Doğrudan çürütme iki türlü olabilir: Ya muhalifin önermesini dayandırdığı nedenlerin yanlış olduğunu gösteririz (nego majorem; minorem [büyük ve/veya küçük öncülün reddi]) ya da nedenleri kabul ederiz ama bunlardan o önermenin çıkmayacağını gösteririz (nego consequentiam [vargının reddi]); yani tasımın vargısı veya biçimini hedef alırız.

Dolaylı çürütmede ise ya Apagoge [sapma; bir şeyi karşıtının saçma ya da olanaksız olduğunu göstererek ispatlama] ya da örneğe [Instanz] başvurulur.

Apagoge: Muhalifin önermesini doğru kabul ederiz; sonra bunu doğru kabul edilen bir başka önermeyle birlikte bir çıkarsamanın öncülü olarak kullandığımızda ne sonuç çıkacağını gösteririz: Ortaya açıkça yanlış olan bir vargı çıkmıştır, ya eşyanın tabiatıyla[10] ya da muhalifin başka iddialarıyla çelişmektedir, yani ad rem ya da ad hominem olarak yanlıştır (Hippia Major ve başka diyaloglarda Sokrates). Demek ki muhalifin tezi olan önerme de yanlıştır: Çünkü her ne kadar yanlış öncüllerden hep yanlış önermeler çıkmasa da, doğru öncüllerden sadece doğru önermeler çıkar.

Örnek [Instanz], ενστασις [enstasis – itiraz], exemplum in contrarium [karşı örnek]: Genel önermenin doğruca formülasyonunda kapsadığı özel durumlara gönderme yapılarak çürütülmesi: Sözkonusu durumlar aslında genel önermeye uymadığından, demek ki önermenin kendisi yanlıştır.

Her tartışmanın çerçevesi, iskeleti işte böyledir. Yani artık tartışmaların temel bilgisine sahibiz. Çünkü esas itibarıyla her türlü tartışma buna döner, buna indirgenir. Ama bütün bunlar gerçek ya da sadece görünüşte olabilir, hakiki ya da sahte gerekçeler ileri sürülerek gerçekleşebilir. Ve işin aslını bilmek kolay olmadığından, tartışmalar da uzayıp gider ve sert geçer. Aynı şekilde, biz de açıklamalarımızda gerçeği ve görünüşü ayırt edemeyiz, çünkü zaten bundan tartışmacıların kendileri de önceden emin değildir. Dolayısıyla hileleri haklı ya da haksız olduğumuzu dikkate almadan açıklayacağım; çünkü bundan kendimiz de emin olamayız. Ancak tartışma yoluyla ortaya çıkacak bir şeydir bu. Ayrıca, genel olarak her tartışmada ya da argümantasyonda herhangi bir konu hakkında hemfikir olmamız gerekir ki, bunu prensip olarak alıp buradan hareketle tartışılan soruya ilişkin yargıda bulunmaya çalışalım: Contra negantem principia non est disputandum [Prensipleri reddeden biriyle tartışılamaz].

Arthur Schopenhauer
Eristik Diyalektik
Haklı Çıkma Sanatı
Türkçesi: Ülkü Hıncal – Sel Yayıncılık


[1] Antik dönemde mantık ve diyalektik çoğunlukla eş anlamlı kullanılırdı, günümüzde de öyle.
[2] “Eristik” aynı şeyi anlatan biraz daha sert bir sözcük sayılır. Diogenes Laertius’a göre (V, 28) Aristoteles retorik ve diyalektiği birlikte düşünmüş, amaçlarının inandırma [Überredung[*2] ], το πιθανον [to pithanon – xxx] olduğunu belirtmişti. Diğer yandan, amaçları gerçek olan analitik [mantık] ile felsefeyi de bir tuttu. Διαλεκτικη δε εστι τεχνη λογων, δι ής ανασκευαζσμεν τι η κατασκευαζσμεν, εξ ερωτησεως και αποκρισεως των προσδιαλεγομενων [Dialektikh de esti techne logos, di hes anaskeuazomen ti h kataskeuazomen, ex erothseos kai apokriseos ton prosdialegomenon – Diyalektik bir konuşma sanatıdır, onun aracılığıyla bir şey çürütülür ya da ileri sürülüp ispatlanır ve bu konuşmacıların soru ve cevaplarıyla yapılır] (Diogenes Laertius, III, 48, vita Platonis). Gerçekten de Aristoteles şu ayrımı yapmaktadır: 1. Tartışma götürmez [apodiktisch] doğrulukta sonuçlara varmanın teorisi ya da yöntemi olarak mantık veya analitik; 2. Doğru kabul edilen, doğru sayılan, ενδοξα [endoxa – kabul gören kanılar], probabilia [olası şeyler] (Topik, I, 1 und 12) sonuçların, yani kendi başlarına yanlışlıkları da, doğrulukları da kesin sayılmayan sonuçların (çünkü önemli olan bu değildir) yöntemi veya diyalektik. Ama bu -aslında haklı olalım veya olmayalım- haklı çıkma sanatından başka nedir ki? Böyle bir sanat, içeriğe önem vermeden sadece görünüşte doğruya ulaşmakla ilgilenir. Dolayısıyla, yukarıda belirttiğim gibidir. Bu şekilde mantıksal ve diyalektik sonuçları ayırt eden Aristoteles, bunlara 3. eristik ve 4. sofistik sonuçları da ekler. Eristikte çıkarsamanın biçimi doğrudur ama önermelerin kendileri, yani içerik gerçeğe uymaz, sadece doğru görünürler. Sofistikte ise çıkarım biçimi yanlıştır ama doğru gibi görünür. Aslında bunlardan son üçü, eristik diyalektiğe dâhil edilmelidir, çünkü hepsi de nesnel doğrunun değil, sadece görünüşte doğrunun peşindedir; doğruyu önemsemezler, amaçları haklı çıkmak, zafer kazanmaktır. Aristoteles’in sofistik çıkarımlar üzerine kitabı diğerlerinden ayrı olarak sonradan hazırlanmıştı. Diyalektiğin son kitabıydı.
[3] Machiavelli Hükümdar’a komşusunun her zayıf anından ona saldırmak için yararlanmasını tavsiye eder; yoksa komşusu aynı şeyi yapacaktır. Eğer dünyada sadakat ve dürüstlük egemen olsaydı durum değişirdi; ama bunlar beklenen tavırlar değildir, dolayısıyla hiç uygulanmamaları gerekir, çünkü kötü karşılık görülecektir. Tartışmada da durum tıpkı böyledir: Muhalifimiz haklı göründüğünde bunu kabul edersek, durum tam tersi olduğunda o herhalde hiç de aynı şekilde davranmayacaktır. Karşı taraf per nefas [haksız olduğu halde] devam edeceğine göre, ben de öyle yapmaya mecburum. Bir önermeye bağlanıp kalmak yerine gerçeğin peşine düşmeli demek kolaydır; ama karşımdakinin bunu yapacağını varsayamam, demek ki benim yapmam da olmaz. Kaldı ki muhalifim bana haklı göründüğünde, daha önce enine boyuna düşündüğüm önermemden vazgeçmek istiyor bile olsam, bir anlık izlenime kapılıp gerçeği bir kenara bırakmam ve hatayı tercih etmem çok kolaydır.
[4] Doctrina sed vim promovet insitam [Ama sadece eğitim iç manevi kuvveti geliştirir – Horatius, Carmina, IV, 4, 33].
[5] Diğer yandan Aristoteles de elenchis sophisticis adlı kitabında diyalektiği tekrar sofistik ve eristikten ayırmaya çalışmıştır. Diyalektik çıkarımların biçim ve içerik olarak doğru, eristik ya da sofistik olanların ise yanlış olduğunu belirtir (son ikisi sadece amaçları bakımından farklıdır: Eristik sadece haklı çıkmayı hedefler; sofistik ise haklı çıkarak elde edilecek itibar ve paranın peşindedir). Önermelerin içerik olarak doğruluğu her zaman kesinlikten uzaktır, dolayısıyla ayrım yaparken bunu temel almak uygun değildir. Hele tartışmacılar, en az emin olabilenlerdir: Tartışmanın sonucu bile ancak çok az güvenilir bir bilgi sağlar. Yani Aristoteles’in diyalektik kavramını sofistik, eristik ve peirastik[*1] kavramlarını da kapsayacak şekilde anlamalı ve tartışmada haklı çıkma sanatı olarak tanımlamalıyız. Tabii bunun için en iyisi daha baştan haklı konumda olmaksa da, insanlığın mevcut durumu ve zihniyeti nedeniyle bu tek başına yeterli olmadığı gibi, anlama yetisinin zayıflığı nedeniyle çok gerekli de değildir. Yani bazı hileler nesnel doğrudan bağımsız oldukları için, nesnel olarak haksız olduğumuzda da kullanılabilirler ve zaten nesnel haklılık veya haksızlığımızdan hiçbir zaman tam emin olamayız. Dolayısıyla benim görüşüm, diyalektiği mantıktan Aristoteles’in yaptığına kıyasla daha kesin şekilde ayırmak, biçimsel olması koşuluyla nesnel gerçeği mantığa bırakıp diyalektiği ise haklı çıkmakla sınırlamaktır. Öte yandan, sofistik ve eristiği Aristoteles’in yaptığı gibi diyalektikten ayırmamak gerekir; çünkü böyle bir ayrım nesnel, maddi gerçekliğe dayandırılmaktadır ve bunu önceden açıkça bilmek mümkün değildir. Yapmamız gereken, Pilatus Pontius gibi “Gerçek nedir?” diye sormaktır. Çünkü Demokritos’un dediği gibi (Diogenes Laertius, IX, 72), veritas est in puteo: εν βυθω ή αληθεια [en butho e aletheia – doğru derindedir]. Tartışmada gerçeği günışığına çıkarmaktan başka bir şey amaçlanmamalı demek kolaydır, oysa gerçeğin nerede olduğunu bilmeyiz, hem muhalifin argümanları hem de kendimizinkiler aklımızı karıştırır. – Zaten re intellecta, in verbis simus faciles [Konu anlaşıldıysa, kendimize sözcüklerle zorluk çıkarmayalım]: Diyalektik terimi genellikle mantıkla eş anlamlı kullanıldığından, burada ele aldığımız disiplini Dialectica eristica, yani eristik diyalektik olarak adlandırıyoruz.
[6] Bir disiplini daima diğerlerinden katıksızca ayırmalı.
[7] Ama kavramlar belli sınıflar altında toplanabilir: cins ve tür, neden ve etki, özellik ve karşıtlık, sahip olma ve olmama, vb. ve bu sınıflar için geçerli, loci veya τοποι [topoi – yerler, konumlar] denilen birkaç genel kural vardır. Mesela neden ve etkinin locus’u şöyledir: “nedenin nedeni, etkinin nedenidir” (Christian Wolff, Ontologia, syf. 928). Pratik bir örnek: “Mutluluğumun nedeni zengin olmamdır, dolayısıyla zengin olmamı sağlayan, mutluluğumun asıl kaynağı, failidir. Karşıtlıkların locus’ları: 1. Birbirlerini dışlarlar, örneğin düz ve eğri. 2. Aynı öznede bulunurlar: örneğin sevginin yeri istençse (επιθυμητικον [epithometikon – arzulama]), nefretin yeri de orasıdır; yok eğer nefretin yeri duyguysa (θυμοειδες [thumoeides – xxx]), sevgininki de öyledir; eğer ruh beyaz olamıyorsa, siyah da olamaz. 3. Düşük dereceli olan yoksa, yüksek dereceli olan da yoktur: Dürüst olmayan insan iyiliksever de olamaz. Görüldüğü gibi, loci bütün halinde kavram sınıflarıyla ilgili bazı genel doğrulardır; özel hallerde bunlara dönerek argümanlar geliştirebilir veya genel bir fikir açıklığı edinebiliriz. Ancak, bunların çoğu oldukça yanıltıcıdır ve pek çok istisnaları vardır. Örneğin şu locus’a bakalım: Karşıt şeylerin bağlantılı olduğu şeyler de birbirinin karşıtıdır; örneğin erdem güzeldir, kötülük çirkin; arkadaşlık diğerinin iyiliğini isteyicidir, düşmanlık ise kötülüğünü isteyici. Ama şimdi bir de şu örneklere bakalım: İsraf bir kötülüktür, demek ki elisıkılık bir erdemdir; deliler doğruyu söyler, demek ki akıllılar yalancıdır. Bunlar olamaz. Ölüm geçip gitmektir, öyleyse hayat oluşmaktır – yanlış. Bu tür topi’nin yanıltıcılığına bir örnek: Scotus Eriugena de praedestinatione adlı kitabının 3. bölümünde, Tanrı’da -biri seçilmişleri selamete götürecek, diğeri kötüleri lanetlenmişliğe mahkum edecek- iki praedestinationes [kaderin önceden belirlenmişliği] bulunduğunu varsayan sapkınları [Ketzer = heretik] çürütmeye girişir. Bunun için (kimbilir nereden bulup aldığı) şu topus’u kullanır: «Omnium, quae sunt inter se contraria, necesse est eorum causas inter se esse contrarias ; unam enim eandemque causam diversa, inter se contraria efficere ratio prohibet.» [Birbirinin karşıtı olan şeylerin nedenleri de karşıt olmak zorundadır, çünkü bir ve aynı nedenden farklı ve birbirine karşıt şeyler çıkmasını akıl kabul edemez.] Demek böyle! Oysa aynı ısının balçığı sertleştirip balmumunu yumuşattığını bize experientia docet [deneyim öğretmektedir] ve bunun gibi daha yüzlerce örnek vardır. Yine de topus akla uygun görünüyor. Yazarın bu topus’a dayandırdığı kanıtlamayı konumuz açısından ele almak gerekmez. Baco de Verulamio ise Colores boni et mali adı altında, çürütülmeleriyle birlikte bütün bir loci derlemesi oluşturmuştur. Burada örnek olarak düşünebileceğimiz bu loci’den yazar sophismata [sofizmalar, yanıl(t)malar] adıyla söz etmektedir. Şölen’de sevginin bütün üstün özelliklere, güzelliğe, iyiliğe vb. sahip olduğunu ileri süren Agathon’a bunun tersini kanıtlamak için Sokrates’in getirdiği argüman da bir locus olarak görülebilir: “Aradığın şeye sahip değilsindir; sevgi güzeli ve iyiyi arar; demek ki bunlara sahip değildir.” Görünüşte sanki her şeye uygulanabilen bazı genel doğrular varmış ve bunlar sayesinde karşılaşılan türlü çeşitli tekil durumlar hakkında, özgün ayrıntılara girmeden karar verilebilirmiş gibidir. (Karşılık [Kompensation] yasası gayet iyi bir locus’tur.) Ne var ki, kavramlar soyutlama yoluyla farklardan çıkmıştır, dolayısıyla sonsuz bir çeşitliliği kapsarlar ve tam da bu nedenle kavramlar aracılığıyla her türden çeşitli şeyler bir araya getirilip üst kavramlara göre karar vermeye girişildiğinde, bu sonsuz çeşitlilik kendini yeniden ortaya koyar. Hatta insanın tartışmada zor duruma düşünce herhangi bir genel topos’un ardına sığınarak kurtulmaya çalışması doğaldır. Loci aynı zamanda lex parsimoniae naturae’dir [doğadaki tutumluluk yasası] ve natura nihil facit frustra [doğa hiçbir şeyi boşuna yapmaz]. Aslında tüm özlüsözler de pratiğe yönelik birer locus’tur.
[8] Çoğu zaman iki konuşmacı da çok canlı ve ateşli bir tartışma yapar ve her biri diğerinin görüşünü benimsemiş halde evine gider; aralarında takas yapmışlardır.

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz