Hakiki Olmak Üzerine – Irvin D. Yalom

Yakışıklı bir yönetici olan Charles’ın özgeçmişi güzel sıfatlarla doluydu: Andover, Harvard ve Harvard Business School’da kaliteli bir eğitim almıştı. Dedesi ve babası, başarılı birer bankacıydı; annesi, kadınlara özel ayrıcalıklı bir üniversitenin mütevelli heyetindeydi. Çevresinde de hep güzel şeyler vardı: San Francisco’da, Golden Gate ile Körfez Köprüsü’nü gören panoramik manzaralı bir apartman dairesi, sevgi dolu, sosyal açıdan itibar sahibi bir eş, yıllık beş yüz bin dolar civarı kazanç ve üstü açılan bir Jaguar XKE. Henüz otuz yedi yaşında olmasına rağmen tüm bunlara sahipti.

Ne var ki içinde hiç güzel bir şey yoktu. Kendinden sürekli şüphe eden, suçluluk duygularının pençesinden kurtulamayan Charles otoyolda ne zaman bir polis arabası görse terlemeye başlıyordu. Esprili bir dille, “Öylece dolanıp duran, kendine bir günah arayan suçluluk… işte ben buyum,” diye anlatmıştı. Rüyalarından bile kendini nasıl yerdiği belli oluyordu. Kendisini bir mağarada ya da mahzende, kocaman, kanayan yaralar içerisinde büzülmüş halde görürdü ve hepsinde değersiz, kaba saba, suçlu, sahtekar biriydi. Öte yandan, onca aşağılayıcı unsura rağmen muzip espri anlayışı da rüyalarında kendini hemen belli ediyordu.

İlk seanslarımızdan birinde, “Bir film için seçmelere gitmişim, diğer adaylarla birlikte bekliyorum,” diye anlatmaya başlamıştı rüyasını. “Sıram gelince gayet iyi bir performans sergiliyorum. Haliyle yönetmen beni bekleme odasından tekrar çağırıp iltifatlarda bulunuyor. Sonra bana daha önce hangi filmlerde oynadığımı soruyor. Ben de daha önce hiçbir filmde oynamadığımı söylüyorum. Birden yumruklarını masaya vurup ayağa kalkıyor ve odadan çıkarken, ‘Sen oyuncu değilsin. Sen oyuncu taklidi yapıyorsun,’ diye bağırıyor. Ben de peşinden koşup bağırıyorum: ‘Oyuncu taklidi yapıyorsan, zaten oyuncusundur.’ Ama o yürümeye devam ediyor ve iyice uzaklaşıyor. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum: ‘Oyuncular, başka insanları taklit ederler. Oyuncuların işi budur!’ Oysa bu çabam beyhude kalıyor. Yönetmen gözden kayboluyor ve ben yalnız kalıyorum.” Görünüşe göre Charles’ın güvensizliği öyle güçlüydü ki onun değerli olduğunu gösteren şeyler bir kulağından girip diğerinden çıkıyordu. Olumlu olan ne varsa (başarılar, terfiler, eşinden, çocuklarından ve arkadaşlarından gelen sevgi dolu mesajlar, müşterilerinin veya çalışanlarının harika geribildirimleri…) hepsi elekten akan su gibi üstünden kayıp gidiyordu. Bir defasında, ceplerinin delik olduğu yorumunu yapmıştım. Bu tabir onda büyük yankı uyandırmış olacak ki çalışmamız boyunca defalarca kullandı. Kendini böyle küçük görmesinin altında yatan nedenleri haftalarca konuşup her tür olağan şüpheliyi (ortalama IQve SAT sonuçları, ilkokul günlerinde zorba çocuklara karşı koyamama, ergenlik sivilceleri, tuhaf bir tarzda dans etmesi, ara sıra erken boşalma, penisinin küçük olmasına ilişkin endişeler…) masaya yatırdıktan sonra nihayetinde karanlığının asıl kaynağına varabildik.

“Her şey ben sekiz yaşındayken başladı,” diye anlatmaya başladı Charles. “Gri ve rüzgarlı bir günün sabahında, olimpik bir yelkenci olan babam her zamanki gibi Maine’in Bar Harbor kasabasından ufak teknesiyle açıldı ve bir daha da geri dönmedi. O günü hiç unutamıyorum. Tüm ailenin panikle toplanması, giderek şiddetlenen fırtına, annemin huzursuzca ileri geri yürümesi, Sahil Güvenlik’e ve arkadaşlarımıza açtığımız telefonlar, kırmızı kareli bir örtü serilmiş mutfak masamızın üstünde duran telefondan gözümüzü alamamamız ve alacakaranlık yaklaştıkça çığlıklarını yükselten rüzgarın bizi giderek daha da korkutması… En kötüsü de sabah Sahil Güvenlik’in arayıp babamın boş teknesini alabora olmuş halde bulduklarını söylediğinde annemin inleyerek ağlamasıydı. Babamın cesedi hiç bulunamadı.”

Charles’ın yanaklarından gözyaşları süzülüyordu. Sanki olayı yirmi sekiz yıl önce değil de daha dün olmuş gibi anlatırken tüm duyguları boğazında düğümleniyordu. “Güzel günlerimizin sonuna gelmiştik. Babamın beni kucakladığı, birlikte nal oyunu, Çin daması ve Monopoly oynadığımız günler geride kalmıştı. Sanırım bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını daha o zaman fark etmiştim.” Charles’ın annesi, yaşamının geri kalanını yas tutarak geçirmişti. Babasının yerini alacak biri de çıkmamıştı. Charles kendi kendine ebeveynlik ettiğini düşünüyordu. Evet, kendini yetiştirmek bir bakımdan iyiydi; insanın bazı şeyleri sıfırdan başarması, son derece güçlendirici bir deneyim olabiliyordu. Öte yandan bu yalnız yürünen bir yoldu ve bazen gecenin karanlığında, Charles yıllar önce soğumuş olan o sıcak kalbin özlemini duyuyordu.

Bir yıl önce, bir hayır organizasyonunda, yüksek teknoloji girişimcisi James Perry’yle tanışmış, ikili çabucak arkadaş olmuştu. Birkaç görüşmeden sonra James, Charles’a cazip bir teklif götürerek yeni kurduğu bir şirkette yönetici olmasını istemişti. Charles’tan yirmi yaş büyük olan James, Silikon Vadisi’nde dokunduğunu altına çeviren bir isimdi. Bugüne kadar ciddi bir servet elde etmişti ama kendi deyimiyle, oyundan bir türlü çıkamadığından yeni şirketler kurmaya devam ediyordu. Aralarındaki ilişki (arkadaş, işveren ve çalışan, usta ve çırak) ne kadar karmaşık da olsa Charles ve James bu nazik dengeyi koruyabiliyordu. işleri gereği sık sık seyahat etmeleri gerekiyordu ama denk geldiğinde iş çıkışında mutlaka bir şeyler içip sohbet etmek için buluşuyorlardı. Her şeyden bahsediyorlardı; şirket, rekabet, yeni ürünler, personelle ilgili sorunlar, aileleri, yatırımları, vizyondaki filmler, tatil planları veya akıllarına gelen herhangi bir şey… Bu baş başa görüşmeler Charles için oldukça kıymetliydi.

Charles, James’le tanışmasından kısa bir süre sonra bana başvurmuştu. Ona akıl hocalığı yapan biriyle böylesine besleyici bir ilişki içinde olduğu bir dönemde yardım araması çelişkili bir durum gibi görünebilir. Oysa bunun basit bir açıklaması vardı. James’ten gördüğü babacan ilgi, babasının ölümüyle ilgili anıları canlandırmış ve neler kaçırdığını daha net görmesine sebep olmuştu.

Terapinin dördüncü ayında Charles beni arayıp acil bir görüşme talep etti. Ofisime girdiğinde yüzü bembeyazdı. Ağır adımlarla vardığı koltuğuna kendini bıraktıktan sonra ağzından tek sözcük döküldü: “Ölmüş!”

“Ne oldu Charles?’

“James… ölmüş. Kalp krizi. Birden gitmiş. Eşi, kendi yönetim kuruluyla toplantısından döndüğünde Charles’ı salondaki koltuğa yığılmış halde bulduğunu anlattı. Tanrım… en ufak bir hastalığı bile yoktu! Hiç ama hiç beklenmedik bir şey.”

“Ne korkunç… Senin için büyük bir şok olmalı.’

“Nasıl anlatmalı? Kelimeler kifayetsiz kalıyor. O kadar iyi bir adamdı, bana karşı o kadar nazikti ki… Onu tanıdığım için gerçekten çok şanslıyım. Biliyordum! Bu kadar güzel bir şeyin uzun süremeyeceğini biliyordum! Yazık, eşine ve çocuklarına üzülüyorum.’ “Ben de sana üzülüyorum.’

İki hafta boyunca Charles’la haftada iki, üç defa görüştük. Çalışamıyordu, doğru düzgün uyuyamıyordu ve seanslarımızda sık sık ağlıyordu. Perry’ye ne kadar saygı duyduğunu ve birlikte geçirdikleri zaman için nasıl minnettar olduğunu tekrar tekrar dile getiriyordu. Geçmiş kayıplarının acısı yeniden yüzeye çıkmıştı. Babası tek kaybı değildi. Annesi öleli tam üç yıl bir ay olmuştu. Bir de yedinci sınıftayken ölen çocukluk arkadaşı Michael ile anevrizma patlaması nedeniyle ölen kamp danışmanı Cliff vardı. Charles şokta olduğunu tekrar tekrar söyleyip durdu.

“içinde bulunduğun bu şoku biraz daha iyi anlamaya çalışalım,” diye önerdim. “Acaba neler barındırıyor olabilir?’

“Ölüm her zaman bir şok etkisi yaratır.’

“Anlatmaya devam et lütfen.’

“Oldukça açık zaten.’

“Yine de… sözcüklere dök.”

“Gözünü açıp kapıyorsun ve bir bakıyorsun ki hayat bitmiş. İşte bu kadar. Saklanacak yer yok. Güvenlik diye bir şey yok. Geçicilik… yaşam geçici… Bunu biliyordum zaten… Herkes bilmez mi? Ama üstüne pek düşünmemiştim. Düşünmek de istememiştim. James’in ölümü bana bunu düşündürdü. Buna mecbur kaldım, hep bunu düşünüyorum. Yaşı benden büyüktü, benden önce öleceğini biliyordum. Yine de… bu durum beni bir şeylerle yüzleşmeye itti.’ “Biraz daha anlat. Ne gibi şeylerle?”

“Kendi yaşamımla ilgili, şeyler. Gelecekte beni bekleyen ölümümle ilgili şeyler. Ölümün kalıcılığını düşünüyorum. Sonsuza kadar ölü olmayı düşünüyorum. Nedense bu düşünce, yani sonsuza kadar ölü olma düşüncesi, bir türlü aklımdan çıkmıyor. Katolik arkadaşlarıma ve onların öbür dünyadaki yaşamla ilgili inançlarına o kadar imreniyorum ki… Keşke ben de böyle şeylere inanabilseydim.’ Derin bir nefes aldı ve başını kaldırıp bana baktı. “İşte bunları düşünüyorum. Aklımda bir de gerçekte neyin önemli olduğuyla ilgili sorular dolanıyor.”

“Bunu biraz daha açar mısın?’

“Tüm yaşamımı çalışarak ve ihtiyaç duyduğumdan daha fazla para kazanarak geçirmenin ne kadar anlamsız olduğunu düşünüyorum. Şu an yeterince şeye sahibim ama hız kesmeden devam ediyorum. Tıpkı James gibi. Bugüne kadarki yaşam tarzımı düşünmek beni üzüyor. Daha iyi bir eş ve baba olabilirdim. Neyse ki hala vakit var.”

Neyse ki hala vakit var. Bu düşünceyi memnuniyetle karşıladım. Yas karşısında böyle olumlu bir tepki vermeyi başaran çok sayıda insan tanımıştım. Yaşamın acımasız gerçekleriyle yüzleşmek onları uyandırmış ve köklü değişimler yapmalarına vesile olmuştu. Aynı durumun Charles için de geçerli olabileceğine inanıyordum. Bu yolu seçmesine yardımcı olabileceğimi umuyordum.

Gelgelelim James Perry’nin ölümünden yaklaşık üç hafta sonra Charles ofisime oldukça gergin bir vaziyette girdi. Hızlı hızlı nefes alıp veriyordu. Biraz sakinleşebilmek için elini göğsünün üstüne koydu, derin bir nefes verdi ve kendini yavaşça koltuğa bıraktı.

“Bugün randevumuz olması iyi oldu. Önceden randevulaşmamış olsaydık muhtemelen dün akşam sizi arardım. Hayatımın en büyük şoklarından birini yaşadım.”

“Ne oldu?”

“James’in eşi Margot Perry dün beni aradı ve benimle konuşmak istediği bir şey olduğunu söyledi. Dün akşam buluştuk… Neyse, sadede geleyim. Şöyle dedi: Aslında bunu sana söylemek istemiyordum Charles ama artık pek çok kişi bildiği için başkasından duyacağına benden duy istedim. James kalp krizinden ölmedi. intihar etti.’ Bunu öğrendiğimden beri doğru düzgün düşünemez haldeyim. Dünyam alt üst oldu.”

“Korkunç bir şey! içinde olan bitenleri dinlemek istiyorum.” “Hangisinden başlasam. Bir tür duygu tufanı. Ayrıştırmakta zorlanıyorum.”

“Herhangi bir yerden başla.’

“Aklıma gelen ilk düşüncelerden biri şuydu: Eğer o intihar edebiliyorsa ben de edebilirim. Bunu daha fazla nasıl açıklayabilirim bilmiyorum. Onu çok iyi tanıyordum, birbirimize çok yakındık. Bana çok benziyordu, ben de ona benziyordum ve eğer o böyle bir şey yapabiliyorsa, yani kendini öldürebiliyorsa demek ki ben de yapabilirim. Bu olasılık beni çok sarstı. Merak etme, intihara meyilli değilim. Ama bu düşünceye takıldım kaldım. O yapabiliyorsa demek ki ben de yapabilirim. Ölüm, intihar: Bunlar soyut fikirler değil. Artık değil. Bunlar gerçekler. Ve neden? Neden kendini öldürdü? Bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Eşinin de hiçbir fikri yok ya da en azından yokmuş gibi davranıyor. Kendisinin de çok şaşırdığını söyledi. Nedenini hiç öğrenemeyeceğim gerçeğine alışmam gerekecek.’

“Devam et Charles. Her şeyi anlat bana.’

“Yer yerinden oynadı. Artık neyin gerçek olduğunu bilmiyorum. James çok güçlüydü, çok becerikliydi. Beni de çok desteklerdi. O kadar ilgili, düşünceli bir adam olmasına rağmen şimdi düşünüyorum da… artık var olmak istemeyecek kadar acı çekiyordu demek ki. Gerçek nedir? Neye inanabilirsin? Beni desteklerken, bana tavsiyelerde bulunurken bir yandan da kendini öldürmeyi düşünüyormuş meğer. Demek istediğimi anlıyor musun? Birlikte oturup sohbet ettiğimiz o özel, keyifli zamanlarda… Gerçi o zamanların keyifli olmadığını artık biliyorum. Biriyle bağlantı kurduğumu hissetmiştim, her şeyimi paylaşmıştım. Meğer tek kişilik bir gösteriymiş benimki. O aslında orada değilmiş. Mutlu değilmiş. Kendini yok etmeyi düşünüyormuş. Artık neyin gerçek olduğunu bilmiyorum. Kendi gerçekliğimi kendim yaratmışım.’

“Peki ya bu gerçeklik? Bu oda? Sen ve ben? Biz birlikteyken olan bitenler?’

“Neye, kime güveneyim bilemiyorum. Biz diye bir şey yok. Tamamen yalnızım. Tam şu anda, konuşurken aynı şeyi deneyimlediğimizden hayli şüpheliyim.”

“Olabildiğince ‘biz’ olalım istiyorum,” dedim. “iki insan arasındaki boşluğun tamamen kapanması mümkün değildir ama bu boşluğu, bu odada olabildiğince küçültmek istiyorum.”

“Ama Irv, ben senin aklından geçenleri sadece tahmin ediyorum. James konusunda ne kadar yanıldığımı görüyoruz. Düet yapıyoruz sanmıştım ama meğer solo atıyormuşum. Eminim burada da aynı şeyi yapıyorum, yani senin hakkında yanlış tahminlerde bulunuyorum.” Charles bir an tereddüt ettikten sonra, “Şu anda ne düşünüyorsun?’ diye sordu.

Yirmi veya otuz yıl önce olsaydı böyle bir soru karşısında elim ayağıma dolanırdı. Ama terapist olarak olgunlaştıkça, profesyonel sorumluluklarımı elden bırakmadan bilinçdışıma güvenebilmeyi öğrendim. Düşüncelerimin içeriğinden çok onları ifade etmeye istekli olmamın önemli olduğunu çok iyi biliyordum. Bu doğrultuda, aklıma ilk geleni söyledim.

“Sen bu soruyu sorduğunda aklıma ilk gelen şey aslında epey tuhaf. insanların anonim olarak sırlarını paylaştığı bir internet sitesinde gördüğüm şeyi düşünüyordum. ‘Starbucks’ta çalışıyorum ve kaba müşterilere kafeinsiz kahve veriyorum,’ diye yazmıştı biri.’ Charles şaşkın gözlerle bana baktı ve bir kahkaha patlattı. “Ne? Bunun konuştuklarımızla ne alakası var?’

“Ne düşündüğümü sordun, ben de söyledim işte. Aklıma gelen ilk şey buydu: Herkesin bir sırrı vardır. Bu noktaya nasıl vardığımı açıklamaya çalışayım. Düşünce akışım iki dakika kadar önce gerçeklikten ve gerçekliği nasıl ürettiğinden bahsederken başladı. Ne kadar haklı olduğunu düşündüm. Ortada olan tek bir gerçek yoktur, her birimiz bir noktaya kadar kendi gerçekliğimizi inşa ederiz. Sonra, bir an, lütfen birazcık daha sabret, sonuçta ne düşündüğümü soran sendin… Alman filozof Kant aklıma geldi. Kant deneyimlediğimiz gerçekliğin doğasını, zihinlerimizin yapısının aktif olarak etkilediğini söyler. Derken elli yıllık terapistlik deneyimimde dinlediğim büyük sırları düşündüm ve anladım ki bir olmayı ne kadar istesek de aramızda her zaman bir mesafe kalıyor. Sonra senin kırmızı ile veya kahvenin tadı ile ilgili deneyiminin benim ‘kırmızı’ ve ‘kahve’ deneyimimle çok farklı olabileceğini ama bunu hiçbir zaman bilemeyeceğimizi düşündüm. Kahve. işte bu… Starbucks itirafıyla bağlantı buradan gelmiş. Kusura bakma, Charles, sanırım konudan uzaklaşıyorum.’

“Yo hayır, hiç uzaklaşmıyorsun.’

“Peki şimdi de sen söyle, ben konuşurken senin aklından neler geçti?”

“Aynen, diye düşündüm. Böyle konuşman hoşuma gidiyor. Düşüncelerini paylaşman beni mutlu ediyor.’

“Madem öyle, şimdi aklıma bir şey daha geldi, eski bir anı. Bundan uzun yıllar önce, henüz öğrenciyken bir vaka sunumu dinlemiştim. Bahsedilen hasta tropik bir adada mutlu bir balayı geçirmişti. Hayatının en güzel dönemlerinden biriydi bu. Ne var ki ertesi yıl evliliği hızla çöküşe geçmiş ve boşanmıştı. Daha sonra eşi ona, balayı da dahil olmak üzere, birlikte oldukları zaman boyunca aklının başka bir adamda olduğunu söylemişti. Bu hasta da seninkine çok benzer bir tepki vermişti. Tropik adadaki masalsı ilişkilerinin karşılıklı bir deneyim olmadığını, kendi kendine çalıp oynadığını fark etmişti. Kalanını pek hatırlamıyorum ama bu hastanın da tıpkı senin gibi gerçekliğin paramparça olduğunu hissettiği aklımda kalmış.’

“Gerçekliğin paramparça olması… Bu tam da bana hitap eden bir tabir. Rüyalarımda bile görüyorum. Dün gece etkileyici rüyalar gördüm ama sadece bir kısmını hatırlayabiliyorum. Bir oyuncak bebek evinin içindeydim. Perdelere, pencerelere dokunuyor, kağıttan ve selofandan yapılmış olduklarını hissediyordum. Biraz uyduruk bir evdi. Derken güçlü ayak sesleri duydum ve birinin evin üstüne basmasından korkmaya başladım.”

“Charles, şimdiki gerçekliğimize tekrar bir bakmak istiyorum. Peşinen uyarayım, bunu yapmaya devam edeceğim. Şu an sen ve ben ne durumdayız?”

“Başka yerlere kıyasla daha iyi sanırım. Yani daha dürüstüz. Ama hala bazı boşluklar var, büyük boşluklar bunlar. Gerçekliği gerçekten paylaşmıyoruz.”

“Pekala, o halde boşlukları ufaltmaya devam edelim. Benden öğrenmek istediğin neler var?”

“Hımın… Daha önce bana böyle bir şey sormamıştın. Çok fazla sorum var aslında. Beni nasıl görüyorsun? Şu an benimle aynı odada olmak nasıl bir şey? Bu senin için ne kadar zor bir seans?” “Makul sorular. Sistematik olma çabası gütmeden, aklıma geldiği şekilde yanıtlayacağım. Yaşadığın şeyler beni etkiledi. Yüzde yüz bu odanın içindeyim. Seninle olmaktan hoşnutum ve sana saygı duyuyorum. Bence sen de bunu biliyorsun. Ya da en azından biliyorsundur diye umuyorum. Sana yardımcı olmayı çok istiyorum. Babanın ölümünün gölgesinde kaldığını, bu olayın tüm yaşamını etkilediğini düşünüyorum. James Perry’yle ilişkinde yakaladığın o değerli şeyin aniden elinden alınmasının ne kadar korkunç bir şey olduğunu düşünüyorum. Ayrıca babanın ve James’in kaybının bana yönelik duygularını da etkilediğini sanıyorum. Aklıma başka neler geliyor, bir düşüneyim. Seninle görüşmelerimizde, bazen birbirinin önüne geçen iki temel duygum olduğunu söyleyebilirim. Bir yandan senin için bir tür baba olmak istiyorum ama diğer yandan da senin baba ihtiyacını aşmana yardımcı olmak istiyorum.”

Ben konuştukça Charles başını sallayarak dinledi, gözlerini yere dikti ve sessizliğini korudu. Sonunda ona, “Peki şimdi Charles, şimdi ne kadar gerçeğiz?” diye sordum.

“Hatalı konuşmuşum. Asıl problem sen değilsin, benim. Kendime sakladığım, söylemekten çekindiğim o kadar çok şey var ki.” “Senden uzaklaşacağımdan korktuğun için mi?”

Charles başını salladı. “Kısmen.”

Artık meseleyi kesin olarak anlamıştım: Yaşım. Başka hastalarla da bu konu gündeme gelmişti. “Benim canımı yakmaktan korktuğun için mi?” diye sordum.

Başıyla onayladı.

“Güven bana: Kendi duygularımla baş etmek benim işim. Senin yanında kalacağım. Sen bir yerden başlamaya çalış.”

Charles kravatını gevşetti ve gömleğinin üst düğmesini açtı. “Peki, dün gece gördüğüm rüyalardan bir diğerini anlatayım. Ofisinde seninle konuşuyoruz ama ofisin marangoz atölyesine benziyor. Bir odun yığını, büyük bir testere, rende ve zımpara gözüme çarpıyor. Derken, sen birden bir feryat koparıyorsun ve göğsünü tutarak yere yığılıyorsun. Sana yardım etmek için fırlıyorum. 91l’i arıyorum ve ambulans gelene kadar sana sarılıyorum. Sonra da seni sedyeye yerleştirmelerine yardım ediyorum. Devamı da vardı ama şimdi hatırlamıyorum.”

“Bu rüyayla ilgili yorumların ne?”

“Yani… bence son derece açık bir rüya. Yaşının farkındayım ve ölmenden korkuyorum. Marangoz kısmı da çok bariz. Rüyamda seni ortaokuldaki atölye öğretmenim Bay Reilly’yle birleştirmiş olmalıyım. Çok yaşlıydı ve benim için bir tür baba figürüydü. Ortaokuldan sonra bile onu ziyaret etmeye devam etmiştim.” “Peki ya rüyadaki duygular?”

“Net değil ama panik hissini ve sana yardım etmekten duyduğum gururu hatırlıyorum.’

“Bunu gündeme getirmen iyi oldu. Bana anlatmaktan kaçındığın başka rüyalar varsa onlardan da bahsedebilir misin?’

“Şey, peki… Bunu anlatmaktan rahatsızım ama bir hafta ya da on gün önce gördüğüm bir rüya vardı, aklıma takılmıştı. Rüyada şimdiki gibi karşılıklı koltuklarda oturuyorduk ama duvarlar yoktu. içeride mi yoksa dışarıda mı olduğumuzu anlamıyordum. Senin suratın asıktı. Bana doğru eğilip altı aylık ömrünün kaldığını söyledin. Sonra da… burası çok tuhaf.. seninle bir pazarlığa giriştim. Ben sana nasıl ölüneceğini öğretecektim, sen de bana nasıl terapist olunacağını. ikimizin de epey ağlaması haricinde pek bir şey hatırlamıyorum.’

“İlk bölüm açık, elbette yaşımın farkındasın ve uzun yaşamayacağımdan endişelisin. Peki ya terapist olmak istemekle ilgili ikinci kısım?’

“Ondan ne çıkarabileceğimi bilmiyorum. Terapist olabileceğimi hiç düşünmedim. Beni aşardı. Sürekli böyle güçlü duygularla karşılaşmayı kaldıramazdım. Sana gerçekten hayranım. Bana karşı hep çok nazik davrandın ve beni hep doğru yönlendirdin.’ Gözyaşlarını silmek için uzanıp bir peçete aldı. “Bu benim için çok zor. Sen bana ne çok şey verdin… Bense burada oturmuş hakkında korkunç rüyalar anlatıp canını yakıyorum. Bu doğru değil.’

“Burada üzerine düşen şey düşüncelerini benimle paylaşmak. Bunu da gayet güzel yapıyorsun. Elbette yaşım seni endişelendiriyor. ikimiz de benim yaşımda, seksen bir yaşında bir insanın hayatının sonlarına yaklaşmakta olduğunu biliyoruz. Sen şimdi hem James’in hem de babanın yasını tutuyorsun. Bu dönemde beni kaybetmekten de korkman çok doğal. Seksen bir sahiden de ileri bir yaş, insanı şaşırtacak kadar hem de. Düşündükçe ben de şaşırıyorum. Kendimi hiç yaşlı hissetmiyorum. Ne ara seksen bir oldum diye her defasında düşünüyorum. Sınıfımda, yaz kampındaki beyzbol takımında, tenis takımında hep en küçük çocuk bendim. Şimdi ise gittiğim her yerin… restoranlar, filmler, konferanslar… en yaşlısıyım. Buna bir türlü alışamıyorum.”

Derin bir nefes aldım. Birkaç saniye sessizce oturduk. “İlerlemeden önce, tekrar bir noktaya parmak basmak istiyorum. Ne durumdayız? Boşluğun boyutu nedir?”

“Boşluk epey küçüldü. Ama bu gerçekten çok zor. Bu normal bir konuşma değil. Genelde bir insana, ölmenden korkuyorum, demezsin. Bu senin için çok acı verici olmalı. Oysa şu an canını yakmak isteyeceğim belki de en son insansın.”

‘‘Ama burası olağandışı bir yer. Burada dürüstlüğe engel olacak hiçbir tabumuz yok ya da en azından olmamalı. Ayrıca unutma ki gündeme getirdiğin konular benim zaten üstüne uzun uzun düşündüğüm şeyler. Bu alanda çalışmanın önemli bir parçası da gözünü her şeye açık tutmak.”

Charles başıyla onayladı. Kısa bir sessizlik oldu.

“Bugün her zamankinden çok daha fazla sessizlik oluyor,” diyerek sessizliği böldüm.

Charles yine başıyla onayladı. “Gerçekten tamamen buradayım ve tamamen seninleyim. Sadece… bu tartışma beni heyecanlandırıyor.” “Sana söylemek istediğim önemli bir şey daha var,” dedim. İster inan ister inanma, insanın yaşamının sonuna yaklaşmasının bazı olumlu etkileri de oluyor. Sana birkaç gün önceki garip bir deneyimimden bahsetmek istiyorum. Akşam altı civarıydı. Eşimi, evin önündeki posta kutusunu açarken gördüm. Ona doğru yürüdüm. O da başını çevirdi ve gülümsedi. Aniden açıklayamayacağım bir biçimde, zihnim sahneyi değiştirdi ve birkaç saniyeliğine de olsa karanlık bir odada oturmuş yaşamımdan sahnelerin yer aldığı bir film izlemekte olduğumu hayal ettim. Krapp’ın Son Bandındaki ana karakter gibi hissettim. Samuel Beckett’in o oyununu biliyor musun?”

“Hayır ama duymuştum.”

“Oyun doğum gününde, eski doğum günlerinde yaptığı ses kayıtlarını dinleyen yaşlı bir adamın monoloğundan oluşuyor. işte ben de bir nevi Krapp gibi yaşamımın eski sahnelerinden oluşan bir film canlandırdım kafamda. İşte orada, ölen eşimin yüzünde kocaman bir gülümsemeyle bana döndüğünü, beni yanma çağırdığını hayal ettim. Onu izlerken içimi korkunç bir hüzün, tarifsiz bir keder kapladı. Derken birden bu görüntüler dağıldı ve şimdiye geri döndüm. Eşim şu an canlıydı, ışık saçıyordu, o güzel gülümsemesiyle her yeri aydınlatıyordu. Sıcacık bir neşe yükseldi içimde. Hala hayatta olduğumuz için minnettardım. Koşar adımlarla yanına gidip ona sarıldım. Sonra da her akşamüstü olduğu gibi yürüyüşe çıktık.”

Bu deneyimimi, gözyaşlarımı gizleyerek anlatmam imkansızdı. Peçete almak için eğildim. Charles da yeni bir peçete alıp gözlerini sildi. “Yani diyorsunuz ki elindekilerin kıymetini bil”

“Evet, aynen öyle. Diyorum ki… Sonun yaklaşmakta olduğunu fark etmek bizi şu ana daha canlı sarılmaya teşvik edebilir.”

Charles’la aynı anda saate baktık. Süreyi birkaç dakika aşmıştık. Yavaşça eşyalarını topladı. “Tükendim,” diye fısıldadı. “Sen de yorulmuşsundur.”

Koltuğumda dikleştim. “Hiç yorulmadım. Hatta böyle derin ve gerçek seanslar beni canlandırır. İyi iş çıkardın Charles. Birlikte ortaya güzel bir şey çıkardık.”

Ofisin kapısını açtım ve her zamanki gibi çıkmadan önce tokalaştık. Ardından kapıyı kapatır kapatmaz kafama dank etti. “Hayır, bunu yapamam. Seansı böyle bitiremem.” Hemen kapıyı açtım ve onu geri çağırıp şöyle dedim: “Charles, az önce eskiden beri yapmadığım ve hiç yapmak istemediğim bir şeyi yaptım. İşin aslı şu ki yaptığımız bu zorlu ve derin çalışma beni de yordu, hatta biraz tüketti. Bu nedenle bugün başka randevum olmadığına şükrediyorum.” Ona bakıp bekledim. Nasıl bir tepki alacağımdan emin değildim.

‘‘Ah Irv, bunu biliyorum. Seni sandığından daha iyi tanıyorum. Terapisttik olsun diye yaptığın şeyleri fark ediyorum.”

 

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Westermarck Etkisi: Neden eski dosttan sevgili olmaz?

Kapat