Günümüzde Genç Olmak: Anlam ve Anlamsızlık – Alain Badiou

Yozlaştıran, doğru yoldan saptıran iktidardır, felsefe değil

Oldukça uzak bir geçmişten, felsefeyle ilgili pek bilinen bir olgudan yola çıkarak söze başlayacağım: Bütün filozofların babası olan Sokrates “gençleri yoldan çıkarma” temel suçlamasıyla ölüme mahkûm edildi. Felsefenin bilinen ilk alımlanışı çok ciddi bir suçlama biçimindedir: Felsefe gençleri doğru yoldan saptırır. Dolayısıyla, bu bakış açısını benimsersem, basitçe şunu söyleyebilirim: Benim amacım gençleri yoldan çıkarmaktır.

Fakat, gençleri yoldan çıkarma temel suçlamasıyla Sokrates’i mahkûm etmiş yargıçların zihniyetini de dahil ederek soruyorum, “yoldan çıkarma” ne demektir? Bu, parayla ilişkili bir anlamda “yoldan çıkarma” olamaz. Bugün gazetelerin söz ettiği anlamda bir “skandal,” örneğin herhangi bir devlet kurumun-daki konumlarını kullanarak zenginleşen insanlar da kastedilmiyordun Yargıçların Sokrates’i suçladıkları şey elbette bu değildir. Tam tersine, Sokrates’in rakiplerine -ki bunlara sofist deniyordu- yönelik eleştirilerinden birinin tam da para almaları olduğunu hatırlayalım. O, deyim yerindeyse, gençliği verdiği devrimci derslerle karşılıksız olarak doğru yoldan saptırırken, sofistler verdikleri dersler karşılığında -ki bunlar oportünizm dersleriydi- yüklü paralar alıyorlardı. Demek ki “gençliği yoldan çıkarmak” Sokrates’in anladığı anlamda elbette bir para meselesi değildi.

Ahlaki bir yozlaşma, yoldan çıkarma da sözkonusu değildi; gazetelerde sözü edilen türden cinsellikle az çok ilgili olaylar hiç değildi. Tersine, Sokrates’te, Sokrates’in bakış açısını aktaran -yoksa uyduruyor muydu?- Platon’da özellikle yüce bir aşk anlayışı görülebilir; aşkı cinsellikten ayırmasa da, bir tür öznel yükseliş adına ondan adım adım koparan bir anlayıştır bu. Kuşkusuz ki bu yükseliş ancak güzel bederilerle temas içinde mümkün olabilir, hatta böyle olmalıdır. Fakat bu temas sadece cinsel tahrike indirgenemez, çünkü Sokrates’in Güzel ideası diye adlandırdığı şeye erişmenin maddi dayanak noktası bu temastır. Dolayısıyla aşk, sonuçta, sadece cinsellikten değil, düşünceye tabi cinsellikli aşk diye adlandırılabilecek şeyden doğan yeni bir düşüncenin yaratılmasıdır. Düşünceye tabi bu aşk, entelektüel ve tinsel benlik inşasının bir bileşenidir.
Sonuç olarak, bir filozofun gençliği yoldan çıkarması ne bir para ne de haz meselesidir. Peki, iktidar yoluyla mı doğru yoldan saptırır? Cinsellik, para ve iktidar bir tür üçlemedir; yozlaşmanın, doğru yoldan sapmanın üçlemesi. Sokrates’in gençliği doğru yoldan saptırdığını söylemek, iktidar elde etmek için sözün ayartıcılığını kullandığını söylemek olur. Filozof güç ve otorite elde etme amacıyla gençleri kullanmış demektir. Gençler onun ihtirasına hizmet etmiş olurlar. Bu bakış açısıyla, gençlerin bu varsayımsal doğru yoldan saptırılması, Nietzsche’yle birlikte güç istenci diye adlandırılabilecek olan şeye gençlerin naifliği dahil etmek anlamına gelecektir.

Fakat bir kez daha söylüyorum: Tam tersi! Özellikle Sokrates, Platon’un bakış açısıyla, iktidarın yozlaştırıcı karakterini açık ve net bir şekilde teşhir eder. Yozlaştıran, doğru yoldan saptıran iktidardır, felsefe değil. Platon’da zorbalığın, iktidar arzusunun şiddetli bir eleştirisi sözkonusudur ki buna eklenecek hiçbir şey yoktur, bir anlamda bu konudaki son sözü söylemiştir. Hatta tersi yönde bir kanaat vardır: Filozofun siyasete katkısı hiç de güç istenci değil, çıkarsızlıktır.
Gördüğünüz gibi, ihtirasa, iktidar yarışına tamamen yabancı bir felsefe anlayışına varıyoruz.

Bu konuda Platonun Devlet’inin bir bölümünü, kendi yaptığım biraz özel tercümeyle aktarmak istiyorum. Arzu ederseniz bu kitabın cep baskısını bulabilirsiniz. Kapakta şu ibareler mevcut: “Alain Badiou” (yazarın adı bu) ve altında “Platon’un Cumhuriyet’i” (bu da kitabın adı). Dolayısıyla kitabı kimin yazdığı anlaşılmıyor. Platon mu? Badiou mu? Hiçbir şey yazmadığı söylenen Sokrates olmasın? Bunun kibirli bir başlık olduğunu kabul ediyorum. Fakat ortaya çıkan sonuç belki de Platon’un metninin aslına uygun bir tercümesindense bugünün gençleri için daha rahat anlaşılır, daha canlı bir kitaptır.
Size okuyacağım bölüm, Platon’un kendine şu soruyu sorduğu yerdir: İktidar ile felsefe arasındaki, siyasal iktidar ile felsefe arasındaki ilişki tam olarak nedir? Dolayısıyla, siyasette çıkar gözetmemeye atfettiği önemi burada değerlendirebiliriz.
Sokrates iki muhatabına hitap etmektedir. Bunlar iki gençtir. Bu nedenle, konumuzdan uzaklaşmış olmuyoruz. Platon’un özgün versiyonunda bunlar iki oğlan çocuğudur: Glaucon ve Adeimantus. Benim daha modern versiyonumda ise, bunlar bir oğlan çocuğu -Glauque- ile bir kız çocuğudur -Amantha. Günümüzde gençlerden ya da gençlere konuşuyorsanız oğlan çocuklarıyla aynı sıfatla genç kızları da hesaba katmak yapılabilecek en sıradan şeydir. İşte, diyalog:

Sokrates – Eğer iktidardan pay alma sırası gelmiş insanlara bu iktidarın onlara önerdiğinden çok daha yüksek bir ilgili olaylar hiç değildi. Tersine, Sokrates’te, Sokrates’in bakış açısını aktaran -yoksa uyduruyor muydu?- Platon’da özellikle yüce bir aşk anlayışı görülebilir; aşkı cinsellikten ayırmasa da, bir tür öznel yükseliş adına ondan adım adım koparan bir anlayıştır bu. Kuşkusuz ki bu yükseliş ancak güzel bederilerle temas içinde mümkün olabilir, hatta böyle olmalıdır. Fakat bu temas sadece cinsel tahrike indirgenemez, çünkü Sokrates’in Güzel ideası diye adlandırdığı şeye erişmenin maddi dayanak noktası bu temastır. Dolayısıyla aşk, sonuçta, sadece cinsellikten değil, düşünceye tabi cinsellikli aşk diye adlandırılabilecek şeyden doğan yeni bir düşüncenin yaratılmasıdır. Düşünceye tabi bu aşk, entelektüel ve tinsel benlik inşasının bir bileşenidir.
Sonuç olarak, bir filozofun gençliği yoldan çıkarması ne bir para ne de haz meselesidir. Peki, iktidar yoluyla mı doğru yoldan saptırır? Cinsellik, para ve iktidar bir tür üçlemedir; yozlaşmanın, doğru yoldan sapmanın üçlemesi. Sokrates’in gençliği doğru yoldan saptırdığını söylemek, iktidar elde etmek için sözün ayartıcılığını kullandığını söylemek olur. Filozof güç ve otorite elde etme amacıyla gençleri kullanmış demektir. Gençler onun ihtirasına hizmet etmiş olurlar. Bu bakış açısıyla, gençlerin bu varsayımsal doğru yoldan saptırılması, Nietzsche’yle birlikte güç istenci diye adlandırılabilecek olan şeye gençlerin naifliği dahil etmek anlamına gelecektir.

Fakat bir kez daha söylüyorum: Tam tersi! Özellikle Sokrates, Platon’un bakış açısıyla, iktidarın yozlaştırıcı karakterini açık ve net bir şekilde teşhir eder. Yozlaştıran, doğru yoldan saptıran iktidardır, felsefe değil. Platon’da zorbalığın, iktidar arzusunun şiddetli bir eleştirisi sözkonusudur ki buna eklenecek hiçbir şey yoktur, bir anlamda bu konudaki son sözü söylemiştir. Hatta tersi yönde bir kanaat vardır: Filozofun siyasete katkısı hiç de güç istenci değil, çıkarsızlıktır.
Gördüğünüz gibi, ihtirasa, iktidar yarışına tamamen yabancı bir felsefe anlayışına varıyoruz.

Sokrates – Gerçek yaşam. Var olmadığı asla söylenemez. Daha doğrusu, bütünüyle var olmadığı asla söylenemez.
İşte, böyle! Felsefenin konusu gerçek yaşamdır. Peki, gerçek yaşam nedir? Filozofun biricik sorusu budur. Dolayısıyla, gençliği yoldan çıkarmak diye bir şey sözkonusuysa, bu asla paranın, hazzın ya da iktidarın hatırına değildir, gençliğe bütün bunlardan daha üstün, daha iyi bir şeylerin var olduğunu göstermek içindir: Gerçek yaşam. Zahmete değen bir şey, yaşama çabasına değen ve parayı, hazları, iktidarı çok çok gerilerde bırakan bir şey.
“Gerçek yaşam”m Rimbaud’nun bir deyişi olduğunu hatırlayalım. İşte, gerçek bir gençlik şairi: Rimbaud. Hayatının baharındaki tüm deneyimini şiire dönüştüren biri o. Bir umutsuzluk anında, iç burkucu bir ifadeyle, “gerçek yaşam yok” diye yazan biri.

Felsefenin bize öğrettiği, en azından öğretmeye çalıştığı şey, gerçek yaşamın her zaman mevcut olmasa da, asla tamamen namevcut da olmadığıdır. Felsefenin göstermek istediği şey, gerçek yaşamın belli ölçülerde mevcut olduğudur. Sahte bir yaşamın, talan edilmiş bir yaşamın, iktidar ve para için amansız bir mücadele olarak yaşanan bir yaşamın, elden gelen her yola başvurarak sadece dolaysız itkilerin tatminine indirgenen bir yaşamın varlığını göstermeye çalışması anlamında gençliği yoldan çıkarmaktadır, yozlaştırmaktadır.

Esasen, der Sokrates -şimdilik sadece onun söylediklerini izliyorum- gerçek yaşamı fethetmek için, önyargılara, basmakalıp düşüncelere, kör itaate, keyfi gelenek göreneklere ve sınırsız rekabete karşı mücadele etmek gerekir. Aslında, gençliği yoldan çıkarmak tek bir anlama gelir: Gençlerin önceden saptanmış yollara girmemesini, sitenin gelenek göreneklerine itaate mahkûm olmamasını, yeni bir şeyler yaratabilmesini, gerçek yaşama dair farklı bir yönelim önermesini sağlamaya çabalamak.

Sonuç itibarıyla, gerçek yaşam yöneliminin çıkış noktasının, Sokrates’in gençliğin iki iç düşmanı olduğu şeklindeki görüşü olduğu kanısındayım. Gençliğin gerçek yaşamdan uzaklaşmasına, gerçek yaşam olasılığını kendi içinde bulamamasına yol açan tehdit bu iç düşmanlardır.

Bu düşmanların ilki, anlık yaşama, oyuna, hazza, âna, bir müzik parçasına, geçici bir aşk serüvenine, bir cigaralığa, aptalca bir oyuna duyulan tutku diye adlandırılabilecek olan şeydir. Bütün bunlar vardır elbet; Sokrates bunları inkâr etme iddiasında değildir. Fakat bütün bunlar üst üste yığıldığında, iyice abartıldığında, bu tutku günübirlik bir yaşam halini aldığında, anlık zamana bağlı bir yaşama dönüştüğünde, istikbalin görünmez olduğu ya da şu veya bu ölçüde karanlık olduğu bir yaşam halini aldığında, o zaman, bir tür nihilizmle karşılaşırsınız, hiçbir birleşik anlamı olmayan bir yaşam tarzıyla karşılaşırsınız.

Anlamlandırılamayan bir yaşamdır bu; dolayısıyla, gerçek bir yaşam gibi yaşanamaz. Bu durumda “yaşam” diye adlandırılan şey, az çok iyi, az çok kötü anlara bölünmüş bir zamandır ve sonuçta, aşağı yukarı iyi kabul edilebilir olası en fazla âna sahip olmak; işte, hayattan beklenebilecek tek şey budur.

Sonuç olarak, bu anlayış bizzat yaşam fikrini parçalar, dağıtır ve bu nedenle, bu yaşam anlayışı aynı zamanda bir ölüm anlayışıdır. Bu, Platon’un gayet açık seçik ortaya koyduğu derin bir fikirdir: Yaşam bu şekilde anlık zamana tabi olduğunda parçalanır, darmadağın olur, tanınamaz hale gelir, artık sağlam bir anlama bağlı değildir. Platon’un birçok açıdan öncelediği Freudyen dili ve psikanalizin dilini kullanırsak, bunun, yaşam dürtüsünün içinde ölüm dürtüsünün de gizlice barındığı bir anlayış olduğu söylenebilir. Bilinçdışı düzeyde, ölüm yaşamın altını oyarak, potansiyel anlamlarından yoksun bırakarak onu ele geçirir. Gençliğin iç düşmanlarının ilki budur, çünkü gençlik kaçınılmaz olarak bu tecrübeden geçer. Gençlik ânın ölümcül gücünün bu şiddetli tecrübesini yaşamak zorundadır. Felsefenin hedefi içsel ölümün bu canlı tecrübesini inkâr etmek değil, aşmaktır.

Diğer yandan, bir genç için ikinci içsel tehdit görünüşte bunun tersidir: Başarı tutkusu, zengin, güçlü, ayakları yere sağlam basan biri haline gelme fikri. Yani anlık yaşamda kendini tüketip bitirme değil, tersine, mevcut toplumsal düzende iyi bir yer edinme fikri. Bu durumda, yaşam, sağlam bir yere sahip olmak için uygulanacak taktiklerin, kurnazlıkların toplamı halini alır; bunun bedeli ise başarılı olmak amacıyla mevcut düzene başkalarından daha iyi itaat etmektir. Bu, hazzın anlık ödüllerine dayalı bir düzen değil, gayet sağlam yapılandırılmış, etkili bir proje düzenidir. Daha anaokulundan itibaren iyi eğitim almaya başlarsınız ve titizlikle seçilmiş en iyi okullarda yolunuza devam edersiniz. Özellikle Henri IV’te ya da tesadüfler sonucu benim de öğrenimimi tamamladığım Louis-le-Grand’da okunur ve mümkünse de aynı yolda devam edilir: Önemli okullar, yönetim kurulları, yüksek fınans, güçlü iletişim araçları, bakanlıklar, ticaret odaları, borsada milyarlarla değer biçilen yüksek teknolojili genç işletmeler…

Aslında, insan gençken, genellikle açıkça farkında olmasa da, kimi zaman birbirine karışan ve çelişen olası iki yaşam yöneliminin tuzağına düşer. Bu iki eğilimi şöyle özetleyebilirim: Kendi hayatını mahvetme tutkusu ile inşa etme tutkusu. Hayatını mahvetmenin nihilist an kültü olduğu söylenebilir. Bunun ifadesi, saf isyan, başkaldırı, itaatsizlik, ayaklanma, kamusal alanların birkaç haftalığına işgali gibi parlak ve kısa yeni kolektif yaşam biçimleri rahatlıkla olabilir. Fakat gördüğümüz, bildiğimiz gibi bütün bunların kalıcı etkisi yoktur, bir yapıdan ve zamana örgütlü hakimiyetten yoksundurlar. Nofuture sloganıyla yürünür. Tersine, eğer kişi yaşamını gelecekte gerçekleştireceği şeye, başarıya, paraya, toplumsal mevkiye, kârlı bir mesleğe, aile huzuruna, güney denizlerindeki adalarda tatillere yöneltirse, bunun sonucu, mevcut iktidar yapısını koruma kültü olur, çünkü kişi yaşamını bu yapının içine olası en iyi konuma yerleştirmiştir.

Bunlar, genç olmanın, kendi yaşamına başlıyor, dolayısıyla onu yönlendiriyor olmanın basit olgusu içinde her zaman mevcut iki potansiyeldir. Mahvetmek ya da inşa etmek. Ya da ikisi birden. Fakat ikisini birden gerçekleştirmek kolay değildir; ateş yakmaya benzer, ateş yakarken parlak ışık saçar, ateş parıldar, yaşamın anlarını ısıtır ve aydınlatır. Bununla birlikte, yakmak inşadan ziyade imha eder.

Alain Badiou
Kaynak: Gerçek Yaşam

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Sinema platformu FilmLoverss’ın seçimiyle 2018’in en iyi 20 filmi

Kapat