Alain Badiou ve Hakikat Etiği – Mehmet Ulusoy

Etik, günümüzde Batı merkezli Yeni Ortaçağ‘ın, onun neoliberal- postmodern ideolojisinin yoğun olarak gündeme getirdiği, üzerinde teoriler ürettiği, tartıştığı bir kavram, bir felsefe alanı. Onların bu çabası, kuşkusuz aydınlanmayı, bilimi ve aklı esas alan çağdaş kültüre karşı, yeni ve bütünsel bir kültür inşa etme amaçlıdır. Çünkü, bilim ve sanat gibi etik de bir çağın ya da uygarlığın temel kültürel kurumlarıdır. Modern çağa karşı -postmodern- yeni bir çağ ya da kültür iddiası da yeni bir etik/ahlak anlayışı ortaya atmak zorundadır.

Tarihin diyalektik bir olgusudur; Marks‘ın vurguladığı gibi, ne zaman toplumlar etik ya da ahlak sorunlarını yoğun olarak gündeme getirmişse, biliniz ki toplumsal-ahlaki bir kriz, bir çöküş süreci yaşamaktadırlar. Batı uygarlığının çürüme ve çöküş kültürünü yansıtan postmodernizm de etik üzerine görünüşte entelektüel ve kuramsal olarak son derece gösterişli, tantanalı yeni fikirler ortaya atıyor ve bunları tartışıyorsa, kuşkusuz aynı nedenledir.

Felsefenin bir kolu olarak etik ya da ahlak felsefesi, bireysel/öznel eylem ve onun temsil edilebilir niyetlerinin evrensel bir yasa ya da yasalar ile olan ilişkisini konu edinir. İster bireysel olsun ister toplu, bir öznenin davranışlarını yargılayan ilkeler toplamıdır. Ancak soyut bir etik yoktur; her toplumsal sistemin, feodalizmin, kapitalizmin, sosyalizmin, dayandıkları üretim biçimine, mülkiyet ilişkilerine bağlı egemen sınıfın karakteriyle belirlenen bir ahlak anlayışı vardır. Daha somutlarsak, ahlak insan davranışlarını ele alır, yargılar; iyi ve kötü, haklı ve haksız davranışlar ya da eylemler vardır. Bu nedenle Kutatgu Bilig‘te ahlakın karşılığı “kılınç”, yani eylem, edim, davranıştır. Ahlak felsefesi olarak Etik, bütün bunları felsefi düzeyde inceler.

POSTMODERN ‘İLETİŞİM ETİĞİ’

Kapitalist Batı uygarlığının piyasacı-bireyci ahlakının, sistemin mafyalaşıp“Yeni Bir Ortaçağ”a dönüşerek yozlaşmasının kültürü olan Postmodernizmin etik teorisinin esaslarını belirtmek gerekirse, ahlaksızlığın ahlakı ya da etik dışılığın etiği demek belki de en felsefi, en özlü açıklama olur. Çünkü, yeni, iyi ve güzel bir geleceğe kapılarını kapatmış, üstelik böyle bir geleceğin bütün dinamiklerini yozlaştırıp çökertmiş ve çürütmüş bir sistem var karşımızda. İnsani enerjisini ve değerlerini tefeci sermayenin insanlık dışı arzularıyla kirletmiş, zehirlemiş böyle bir sistemin içinde kalarak, çağın ve insanlığın gelişme dinamikleriyle uyumlu iyi bir ahlak üretmek olanaksızdır.

Nedir postmodernizmin önerdiği yeni etik anlayışı? Bu, postmodernizmin, bireyi toplumsal ve tarihsel gerçeklikten, o gerçekliğin yüklediği sorumluluktan tamamen kopartan küreselciliğin kabulüne dayanan bir etiktir. Başka deyişle, ifrata varmış, soysuzlaşmış/sapkınlaşmış bireyciliğin, çok kültürlülüğün, çok kimlikliliğin, cemaatçiliğin ve bu yapıların, “Öteki’ne / “farklılığa saygı” temelli tek birleştiricisi “iletişim kültürü”nün etiğidir söz konusu olan. Badiou bunu, “Bugün etiğin savunucuları, farkında olsunlar ya da olmasınlar, bize [bunun], (…) ‘ötekini savunmak’ demek olduğunu, (…) ‘farklılıklar etiği’ demek olduğunu, (…) ‘çok kültürcülük’ demek olduğunu, (…) ‘hoşgörü’ demek olduğunu açıklarlar” (s. 34-35) diyerek tanımlamakta. Toplumsal hiç bir amacı, dolayısıyla içeriği olmayan, anlamlılık kaygısını dışlayan, sadece içi boş sözlere, “söz oyunları”na dayanan “bilgi paylaşımı”nı esas alan bir etik. Hakikat ve yalan, doğru ve yanlış ayrımını önemsizleştiren, hatta dışlayan bir ahlak anlayışı…

İçeriksiz sözlerin karşılıklı sarfedildiği salt iletişime odaklanmış böyle bir ahlak anlayışı, aslında tek bir amaca hizmet etmektedir. O da şudur: Bilindiği gibi küreselleşmeyle birlikte kapitalizm, bireyin tüm toplumsal-tarihsel bağlarını kopartıp tamamen yalnızlaştırmış ve bir tüketim maymununa dönüştürmüştür. Ancak maymun zaman zaman gözünü açmakta gerçeği görmektedir ve sisteme bölük pörçük tepkilerini göstermektedir. İşte, bu kum tanesine dönüştürülmüş, yalnızlaştırılmış, aptallaştırılmış bireyin gerçekleri daha bütünsel ve derinden kavrayıp örgütlenmesini; canlı, amaçlı, anlamlı gerçek toplumsal bireyin hayatı değiştirecek mücadeleye girme tehlikesini önlemek için kapitalizmin ideologları, sahte, yapay, içi boş iletişim biçimlerinin ahlak teorisini yapmaktadır.

Kuşkusuz, aydınlanma değerlerine, akılcılığa inanan Batılı aydın ve sanatçı, böyle bir ahlak anlayışına karşı çıkacaktır. Ancak görüldüğü kadarıyla Batı’da egemen olan bu kültür ve ahlak anlayışına karşı sesini yükselten çok az aydın var günümüzde. Onlar da, “derya içer balıklar” misali denizin kirliliğinden ve zehirlenmeden paylarını almışlardır; karşı çıkışları bu kirlenmenin, çürümenin izlerini taşımakta, doğal olarak. Ama yine de, içeriden bir karşı çıkışı, bir direnişi yansıttığı için değerlidirler.

ENTELEKTÜEL KARŞIDEVRİMİN ‘ETİK ÇILGINLIK’I

Alain Badiou bu sayılı aydınlardan biridir. Bugün Batı felsefesi ve kültüründe, özellikle ‘estetik’ ve ‘etik’ konularında mevcut küreselci sisteme radikal eleştiriler yöneltebilen, yer yer sistem dışına çıkarak bu felsefi eleştirilerin yanında seçenekler ortaya koyan çabalarıyla dikkat çeken bir aydın. Onun, ‘Etik’ başlıklı kitabı, özellikle neoliberal-postmodernist kültürün etik anlayışına yönelttiği ciddi eleştiriler içeren niteliğiyle önemli. Ayrıca, Badiou’nun postmodernizme estetik alanda yönelttiği çok güçlü eleştirileri içermesi dolayısıyla, “Çağdaş Sanat Üzerine On Beş Tez”inden de -bir başka yazı konusu yapmak umuduyla- özellikle söz etmiş olalım.(1)

Kitabın İngilizceye çevirisinin önsözünde, şöyle diyor Badiou, “Dünya bir ‘etik’ çılgınlığın boğazına kadar batmış haldeydi. Herkes siyaseti fikirsiz bir ilmihalin ikiyüzlülüğüyle karıştırmakla meşguldü. Ahlaki terörizm kılığına bürünmüş entelektüel karşıdevrim, Batı kapitalizminin rezaletlerini yeni evrensel model diye dayatıyordu. Sözde ‘insan hakları’, yeni özgür düşünce biçimleri yaratmaya yönelik girişimleri her alanda yok etmeye hizmet ediyordu.”(2)

Mafyatik emperyalizmin güdümünde gerçekleşen “entelektüel karşıdevrim”in “insan hakları” yalanıyla temellenen “ahlaki terörizm”!.. Evet, Batı’da son 40 yılda yaşanan buydu; bize de bütün ahlaki kepazelikleriyle, rezillikleriyle yansıdı. Karşı çıkanlar ise, faşistlık, ırkçılık, despotizm, darbecilik, vesayetçilikle suçlanıp linç edilmeye, sindirilmeye çalışıldı.

Badiou bu alçalış kültürünü çok daha çarpıcı bir dille ortaya koyuyor ve bütün aydınları ayaklanmaya çağırıyor: “(…) Bugün ‘demokratik’ totaliterizmimiz daha da sağlam bir biçimde yerleşiklik kazanmış durumda. Bu kölece düşünme tarzına karşı, uğruna dünyanın egemen halini ve mutlak adaletsizliğini kabul etmeye mecbur edildiğimiz bu sefil ahlakçılığa karşı, özgür düşünebilen herkesin ayaklanması bugün her zamankinden daha çok gereklidir” (s.15).

KANAATLERİN, YAPAY BİLGİLERİN ‘İLETİŞİM ETİĞİ’

Badiou’nun “etik çılgınlık” olarak ifade ettiği ve “entelektüel karşıdevrim”in büyük teorik gösterilerle gündeme getirdiği “iletişim etiği”, toplumsal içerik, anlam, amaçlılık açısından içi boş bir söylemler köpüğüdür. “Bugün iletişim teriminin sahip olduğu ayrıcalığın hepimiz farkındayız ve kimilerinin onda demokrasi ve etiğin temelini gördüklerini biliyoruz. Evet, sık sık önemli olanın iletişim kurmak olduğu, her etiğin ‘iletişimsel etik’ olduğu ileri sürülüyor. İletişim kuralım, ‘iyi güzel de neyi ileteceğiz?’ diye soracak olursak cevap kolaydır: Kanaatleri…”Evet, gerçekler, ezenler-ezilenler, haklılar-haksızlar, doğrular-yanlışlar dünyası yok ortada, sadece “kanaatler” var.

Nedir kanaat? Hepsi de kişisel olan kanı, inanç, düşünce… Kişisel kanım, kişisel düşüncem, kişisel inancım şu, bu vb, vb… Yani, hakikati/doğru olanı, gerçekliği yansıtıp yansıtmadığı kişinin öznel bakışına, keyfi yorumuna kalmış ifadeler… Çünkü bu anlayışın arkasında evrensel doğruyu, hakikati, bilimsel olanı aramayı, ona ulaşma çabasını yadsıyan, buna inanmayan, hatta bundan nefret eden bir felsefe var. Bu nedenle, Badiou’nun kanaatcı “iletişim etiği”ne yanıtı çok net, hatta öfke dolu: “Zerre kadar hakikat/doğruluk -hatta yanlışlık- barındırmayan kanaatleri ileteceğiz. Kanaat, doğru ile yanlışın aşağısındadır, çünkü tek görevi iletebilir olmaktır. Oysa bir hakikat sürecinden kaynaklanan şey iletilemez. Hakikatle ilgili bir şeyde bir karşılaşma olmalıdır. (…) Bir hakikat öznesinin oluşumuna girmek, ancak başımıza gelen bir şey olabilir” (s.59).

‘HAKİKATLER ETİĞİ’ YA DA ‘EMEĞİN ETİĞİ’

Badiou’nun postmodern “iletişim etiği”ne karşı getirdiği seçenek “hakikatlar etiği”dir; başka deyişle gerçeğe bağlılıktır, gerçek aşkıdır. “Tek sahici etik hakikatlerin etiğidir; daha doğrusu tek etik, hakikat süreçlerinin, dünyaya bazı hakikatler getiren emeğin etiğidir” (s.41). Onun “hakikatlar etiği”nden ne anladığını, onu nasıl somutlaştırdığını biraz açmak ve tartışmak gerekirse…. Galileo‘nun modern fiziği yaratması, Haydn‘ın klasik müzik üslubunu icat etmesi, 1789 DevrimiSchönberg‘in 12 tonlu gamı icat etmesi… vb olarak örnekliyor bunları. Biz onlara, Marks ve Engels‘in Bilimsel Sosyalizm kuramını geliştirmesini, 20. yüzyılın ve günümüzün Ekim DevrimiÇin DevrimiKemalist Devrim gibi büyük toplumsal devrimlerini, Einstein‘in Genel ve Özel Görelilik kuramları ve Planc‘ın Kuantum Kuramı gibi bilimsel devrimci gelişmelerini de ekleyebiliriz.

İşte toplumlarda ve insanda büyük gelişmelere yol açan bu süreçler, büyük hakikat süreçleridir. “Genelde ‘bir hakikat etiği’ diyeceğim şey, bir hakikat sürecinin devamını teşvik eden ilkedir” diyen Badiou’ya göre bu süreçleri yaşamak, benimsemek ve bir toplumsal özne olarak bu süreçlere “bağlanma”nın “sadakati”ni ve “tutarlılığını” sürdürmek hakikatler etiğinin ilkelerini oluşturuyor.

Burada hakikat, sadakat (bağlılık) ve tutarlılık kavramları ve bunlar arasındaki ilişki, Badiou’nun anahtar kavramları ve ilişkilerini oluşturuyor. Devamla, “Bir olaya sadık olmak demek, bu olayın eklendiği durumun içinde durumu olaya göre düşünerek hareket etmek demektir ”(s.51) diyerek, bir gerçekliğe bağlılığı ve bunu sürdürme tutarlılığını vurguluyor.

Bu da özneye yeni bir var olma ve durum içinde davranma tarzı geliştirmesine yol açacaktır. Örneğin şöyle diyor: “Einstein’in 1905’teki buluşlarından sonra, eğer bunların radikal yeniliklerine sadıksam, klasik çerçevesi içinde kalarak fizik yapmaya devam edemem. Bir olaya sadakat, ister siyasi, ister sanatsal, ister bilimsel olsun, olayın gerçekleştiği özgül düzen içinde meydana gelen, hem düşünülmüş, hem uygulanmış gerçek bir kopuştur” (s.52).

Badiou’nun “emeğin etiği” olarak da tanımladığı etik felsefesinde aslında bütün yollar Marksist etiğe ya da Bilimsel Sosyalist etik anlayışaçıkmaktadır. Diğer bir deyişle, etiğin ya da ahlakın Diyalektik ve Tarihsel Materyalist yorumudur özünde anlatılmak istenen. Ne var ki, eski bir bir Marksist, 1968 dalgasında Maocu-Üçüncü Dünya’cı devrimci çevrenin önderlerinden biri olsa da ve o günkü düşüncelerine özde sadakatini sürdürmesi, etik bağlılık ve tutarlılık açısından kuşkusuz örnek bir aydın tavrı. Bununla birlikte, Badiou’nun, Batı merkezli ve kalıplar ve söylem biçimleri içinden düşüncelerini ifade etmesi, dünya gerçekliğini daha içeriden temsil eden Türkiye ve Doğu aydını açısından bazı sorunlar taşımaktadır. Batı’da oldukça itibardan düşen ve gerileyen Marksist kavramlarla değil de, yeniden moda olan Marksizm dışı idealizmin ve Varoluşçuluğun kavramları, hakikatin algılanması ve temsili konusunda bazı kararmalara, tıkanıklıklara neden olabiliyor. Bu da Batılı aydının bir kaderi; kaçınamayacağı, dışında kalamayacağı bir olgudur. Ama bütün bunlara karşın sonuçta kapitalizm karşıtı bir “emek etiği”nde ısrar ediliyor olması çok önemlidir.

AYDININ İŞLEVİ VE HAKİKAT ETİĞİNİN ÖZÜ

Son olarak, hakikat etiği ile özne ilişkisine değinmek gerekir. Bir sadakatin taşıyıcısına, bir hakikat sürecinin parçası olan, onun ilkelerini taşıyan kişiye “özne” diyor Badiou. Özne hiçbir biçimde süreçten önce var olmaz. Diyebiliriz ki hakikat süreci özneyi yaratır. O halde özne daha somut olarak nedir, ona göre? Öncelikle, mevcut “duruma”, düzene bağlılığıyla karakterize edilen sıradan insandan farkını vurgulamaktadır. İkinci ve daha önemlisi de, bir davaya bağlanması, bir yola (rotaya) girmesi ve sistemden “kalıcı bir kopuş”u gerçekleştirmesiyle tanımlar özneyi: Duruma ait olmak herkesin doğal kaderidir ama bir hakikat öznesinin oluşumuna ait olmak belli bir rotayla, kalıcı bir kopuşla ilgilidir.” (s.55).

Bütün bu söylediklerimiz kuşkusuz her şeyden önce bizim gerçeğimizdir. Türk aydınının tarihsel, varoluşsal sorunudur. Tekrar vurgulamak gerekirse; hakikati/gerçeği etinle-kemiğinle, ruhunla yaşamak; onun derin içeriğini kavramak, benimsemek ve ona sadakatle bağlanmak; onun ilke ve değerlerini bir ömür tutarlılıkla geliştirerek savunmak… İşte hakikat etiğinin, başka deyişle hakikat aşkının özü budur.

Mehmet Ulusoy
Kitaptansanattan

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Grup Yorum “Marşlarımız” Albümü

Kapat