Gökyüzünde Bir Dünya, Suda Bir Hücre Ve Yeryüzünde Bir İnsan – Orhan Hançerlioğlu

Milyonlarca yıl önce dünyamız, güneşten kopan bir gaz bulutu idi. Güneşin ve kor halindeki bu kütledeki ısının etkisiyle hidrojen ve oksijen gazları bu kütleden fışkırarak etrafını bir gaz bulutuyla çevirdi. Bu gaz tabakası güneşin yakıcı ışınlarına engel olarak dünyanın soğuma sürecini başlattı. Bu kütledeki (dünya) ısı kaynama derecesine kadar soğuduğunda ise dünyayı saran buluttan su yağmaya başladı. Böylece okyanuslar oluştu ve zamanla karadaki tuzlar okyanuslara karıştı.
Artık canlılığın oluşması için gerekli ortam sağlanmıştı. Biyolojik anlamda yaşam protein denen maddenin varlık biçimidir. Doğada her nesne başka nesneleri yansıtır ve başka nesnelerde yansır. Uzun bir süreç sonrası protein maddesi de çevresindeki etkilere aktif olarak tepki göstermeye başlamıştır. Bu tepki sonrası kaybettiği enerjiyi de çevresinden almak zorunda kalmıştır. Bu madde alışverişi mayalanma özelliğini oluşturmuştur. Bu durum sonucu metabolizmayı (değiştirme ve dönüştürme) ortaya çıkmıştır ve milyonlarca yıl süren evrim sürecini başlatmıştır.

Charles Darwin bu süreci doğal seleksiyon (ayıklama) ve yaşama savaşı temellerinde açıklamaya çalışmıştır. Canlılardaki çeşitliliği de bu temellere dayandırmıştır. Buna göre her canlı yaşadığı ortamdaki şartlara göre evrim sürecindeki yerini almıştır.

Yaşam bilimsel evrimden insanlık tarihine geçiş ise emekle başlamıştır. İnsanın hayvandan farklılaşmasına neden olan faktör, bilinçli emektir. İnsanların diğer canlılardan farklı bir oluşum içerisine girmesinin nedeni ise; bazı canlılar bulundukları ortamda hayatta kalabilmek için evrimsel süreçte fiziksel değişimlere uğramışlardır. İnsanlığa geçiş aşamasında ise bulunan ortamda hayatta kalabilmek için beyin fonksiyonları gelişmeye başlamış ve kendisini dış dünyadan koruyabilecek imkanı sağlayan düşünme gücü ortaya çıkmaya başlamıştır.

İnsan türünü oluşturan hayvanın öteki hayvanlardan daha farklı özelliklere geçmesinin nedeni ise insanın atası olan hayvanın diğerlerine göre daha oyun sever olmasıdır. İnsan çocuğunun diğer hayvan çocuğundan daha oyun sever olduğu bilinmektedir.

İNSANDA BİR KORKU

İlk insan soğumuş lav kayaların üstüne çıkıp etrafına baktığında çevresini iki şekilde gördü. Kendisinden aşağıda olanlar ve yukarıda olanlar. Kendisinden aşağıda olanları önemsemedi ama yukarıda olanlar onu korkuttu.

İnsanlarda inanç sistemi şu şekilde gelişmiştir:

1- Fizik Güçlere Tapmak
2- Yıldızlara Tapmak
3- Putlara Tapmak
4- Karşıt İlkelere Tapmak (İyilik Tanrısı, Kötülük Tanrısı)
5- Mistiklik, Büyük Yargıca Tapmak

6- Evrene Tapmak
7- Evrenin Ruhuna Tapmak
8- Büyük İşçiye Tapmak

Sonlu varlık, kendisinden çıkmış olduğu sonsuz varlığa tapmış, ona sevgi göstermiştir. Sevgi, sonlu varlıklardan aşarak sonsuz varlığa yönelmiştir (mistisizm).

Din korunma iç güdüsünün (yok olma kaygısı), merakın ve sevginin zekayla ruhsallaşmasından ve toplumla sosyalleşmesinden ortaya çıkmıştır.

KAVRAMDA GİZ

İlk insanlar üstün güçlerle çevrili olduklarını düşünmüş ve bu güçlerin kötülüklerinden korunmak için çoğu zaman bir hayvan bir bitki, az rastlanmakla beraber deniz ve yılandan medet ummuşlardır. Bu koruyucunun adı totemdir. İnsanlığın ilk dini totem dinidir. Bir zaman sonra insanlar totemle yetinmez olmuşlar ve çevrelerinde gözle görülmeyen ruhlar olduğunu düşünmeye başlamışlardır. Zamanla ölülerinde yaşama devam ettiklerine inanmışlardır. Bu insanlığın ikinci dini olan animizm (canlılık) dinidir. Bütün güzel sanatların kökünde animizmin etkisi vardır.

EVREN TANRI

İlk din kitabı İ.Ö. 2000 yılında düzenlenmiştir. Hindular evreni kişileştirip tanrılaştırmışlardır. Tarihte bilinen ilk kutsal kitap ve dizm dininin kitabı olan Rig-veda’dır. Vedaların en büyük tanrısı İndradır ve doğa tanrısıdır. Hindistan’ın temel dini Brahmanizm’dir. Bu dinde sayısız tanrı vardır, yaratıcı nitelikteki tek tanrısı ise Brahma’dır.

AYDINLIK VE KARANLIK

Zerdüşt İ.Ö. yılında yaşadığı varsayılan bir İranlıdır. Kurduğu dine mazdeizm denilmiştir. Kutsal kitabı Zend Avesta’dır.

Bu dine göre iyilik tanrısı göklerde yaşamaktadır. İyilik tanrısı Hürmüz ve kötülük tanrısı Ehrimen’dir.

Zerdüşte göre gerçek dindarlık tapınmakla değil çok çalışıp üretmekle gerçekleşir. Bu düşünceyle Zerdüşt çalışkan ve üretken bir toplum yaratmayı amaçlamıştır.

İSLAM VE DÜŞÜNCESİ

Batı, ortaçağın karanlığında yaşarken İ.S. 7nci yüzyılın başlarında doğuda yeni bir düşünce sistemi kuruluyor. Muhammed yeni bir din getirmiştir. Bu dinin diğer büyük dinlerden farkı ise ne Musa’nın getirdiği gibi tek bir ulasa gelmiştir, nede İsa’nın getirdiği dindeki gibi Tanrıyı kişileştirmiştir. İnsanlar Tanrının çocukları değil onun kullarıdır. Muhammed ve Kur’an zamanla bozulduğu ileri sürülen tanrısal sistemin düzelticisi ve tamamlayıcısı olan son peygamber ve son kutsal kitap olma özelliğini taşır.

Müslümanlık, Arapların ilkel komün sisteminden sınıflı bir topluma geçtikleri ve komünal ilişkilerin feodal ilişkilere dönüştüğü bir çağda ve bu toplumsal dönüşümün bir yansıması olarak ortaya çıkmıştır.

YENİDEN DOĞUŞ

Düşünce tarihini incelerken düşünce çağlarını birbirlerinin içine geçmiş biri daha erimeden ötekini başlamış olarak görürüz. Ortaçağ bitimiyle yeniçağ başlamıştır. Bu çağın ilk kıvılcımları çok daha geride bulunmaktadır. Akıl, artık inandan ayrılmaya başlamıştır.

Bu çağda İtalya’da başlayan Rönesans davranışı 1483 yılından başlayarak bütün batıyı etkiledi.
İnsan artık bilgilerini yenilemekte ve bütün dogmalardan kuşkulanmaktadır. Yeniden doğuş şüpheciliği metafizik temeli yıkarak bireyci temeli kurmaya başlamıştır.

Öte yandan Rönesans her bakımdan burjuvaziye uygun ve yararlı bir doğuştur. Doğa artık metafiziğin hiyerarşi durallığı içinde değil, mekaniğin yer değiştirme devimselliği içindedir. Derebeyinin hiyerarşi düzenindeki dokunulmaz üstün yeri değişecek ve bu yere burjuvazi oturabilecektir. Yeniden doğuş, bütün bu oluşumlar içindede bir yeniden biçimleniş (reform) gerektirmektedir.

İNSAN VE BİREYCİLİK

Konuşma dilinde bencillikle eşanlamlı kullanılan bireycilik terimi, felsefede bireyi baş gerçek sayan ve her şeyin birey için olduğunu savunan bir dünya görüşünü tanımlar. Bu anlayışa göre toplum, bireylerden kurulu olmakla bireyin ürünüdür. Bireyin zenginliği ve mutluluğu toplumun zenginliği ve mutluluğudur.

ÖZGÜRLÜK

İnsan özgür olmak ister. Soru şudur: Özgürlük nedir ve nasıl elde edilir?

1789’da yayımlanan insan hakları bildirisinin birinci maddesi, özgürlük ilkesini şu özdeyişle dile getiriyordu; insan özgür doğar ve özgür yaşar… Doğrumuydu? Doğru olsaydı bu ilkeyi ortaya atabilmek için yapılan Fransız ihtilalinin hiçbir anlamı kalmazdı. İnsanlar özgür doğmuyorlar, özgür yaşamıyorlar ama özgür olmak istiyorlar ve bunun için savaşıyorlar. Doğrusu şuydu: insan özgür olmalı özgür yaşamalıdır.

İnsan hakları bildirisi özgürlüğü şöyle anlatmaktadır: başkalarına zarar vermeden istediğini yapabilmek… Bu tanımda özgürlük, hayli kısıtlıdır ve yeni soruları getirmektedir:Başkaları kimlerdir? Başkalarına zarar vermek ne demektir? İnsan kendisinden başka olan o kişilere zarar vermeden nasıl istediğini yapabilir?

Sonuçta insanın özgür olabilmesi demek: yeteneklerini, eğilimlerini beğenilerini serbestçe geliştirebilmesi olanaklarına sahip olması demektir.

HAYAT GÜZELDİR

18nci yy. Almanya’sı düşünce düzeninin ekonomi düzenine dayandığını elle tutulurcasına belirten bir örnektir. Sırtları ısınan, karınları doyan geleceklerine güvenle bakabilen insanlar düşüncenin mutluluklarına ulaşmaya çalışıyorlar. Büyük aşklarla büyük düşünceler gelişiyor. Kitapçılar, operacılar, tiyatrocular çoğalıyor. Yaşamının ilk gereklerini yoluna koyan insanlar resim seyretmek, müzik dinlemek istiyorlar. Geçici mutluluklarla yanıla yanıla ilerlemeye çalışan insan sonunda bu sürekli mutluluğu bulmuştur, en büyük gerçeğe erişmiştir: yaşamak güzeldir.

ÜÇÜNCÜ YOL

Olguculuk ( pozitivizm) öğretisi Hume ve Kant anlayışları temelinde Fransız düşünürü Auguste Comte tarafından kurulmuştur. Felsefeden metafiziği atmak ve bunun yerine bilimi koymak gerekir. Bundan ötürü olguculuk bir bilim felsefesidir. Comte’nin bilim anlayışına göre duyumlarımız ve algılarımızla bize araçsız olarak verilenlerin dışında başka hiçbir bilimsel olgu yoktur. Bu sava karşı çıkan en büyük örnek ünlü fizikçi Albert Einstein’dır. Einstein ‘tanrının dünya ile zar attığına inanmıyorum’ sözüyle uyumlu ve düzenli bir evrende yaşayan insanın fiziksel gerçekleri bilgisine ulaşabileceğini dile getirmiştir.

TOPLUMCULUK

19 ncu yy.lın ilk yarısı sona ererken dünyanın bütün toplumcu düşünce adamları Paris’te toplanmıştır. Her kafadan bir ses çıkmakta her düşünür, kendine özgü bir tasarı önermektedir. Hepsini birleştiği kavşak şudur: Toplum, yeniden ve ekonomik bir açıdan düzenlenmelidir.

Prusyanın genç bakanlarından Rodbertus sermaye=işgücü arasındaki çelişmenin devlet eliyle giderilmesini istemektedir.

Karl Marx, Hegelciliği yorumlayan yoksulluğun felsefesi adlı yapıta karşılık olarak felsefenin yoksulluğu adlı yapıtını ortaya koymuştur. Hegel felsefesi, madde temeline dayanacağı yerde ruh temeline dayanmaktadır ve Marx, felsefenin madde temellerine dayanması gerektiğini ileri sürmüştür.

EKONOMİ VE TOPLUMSAL GELİŞİMİ

Aristoteles kazanç için yapılan ticareti doğaya aykırı bulmaktadır ve erdemsizlik saymaktadır.

Ortaçağda ekonomiye din açısından bakılmıştır. Bu çağda amaç, kurulu düzenin titizlikle korunmasıdır. İslam düşüncesinde kurulu feodal düzenin titizlikle korunması söz konusudur. Sadaka ve zekat yasaları varlıklıyla yoksul ayrılığını onaylamaktadır.

İlk kapitalist Calvin reform çağında ortaya çıkmaktadır. Calvin’e göre emek tanrısal bir buyruktur. Uluslararası ticaret yararlıdır, genel yoksulluğu azaltır.

Fizyokrat (doğa gücü) düşünceye göre, tek üretici güç toprak ve tek üretici sınıf işçi sınıfıdır. Bu düşünce sanayiye verilen büyük öneme tepki olarak doğmuştur.

GERÇEK AYDINLIK

19ncu yy. İnsanlık tarihinde insanın bilimin ışığıyla gerçekten aydınlandığı, en üst bir insanlaşma dönemidir. Doğayı bilinci ve toplumu tanıyıp bilme yöntemi bu yüzyılda keşfedilmiştir. Bu yöntem diyalektik yöntemdir. Doğa, bilinç ve toplum diyalektikle işlemektedir, öyleyse onu kavramanın yolu diyalektik olmalıdır.

Bu aydınlık çağa ulaşıncaya kadar, doğa bilimleri bir nesneyi tanımak için onu bütün nesnelerden koparıp ayırmaktaydı. Bu metafizik yöntem ağaçları tek tek incelerken ormanı göremiyordu.

BİLGİ

Bilginin nasıl edinildiği sorusu felsefenin temel sorularındandır. Antik çağda Platon ruhun bedene girmeden önceki varoluşunda tanıdığı ruhsal ideaların bedenli ruhun anımsamasıyla oluştuğunu ileri sürmüştür. Bu idealist ve bilim dışı bir varsayımdı. Bu yanılgılar ise yansı kuramıyla aşılmıştır. Bilgi nesnel gerçekliğin insan beyninde yansımasıdır.

İNSAN DIŞI

İnsanlık aydınlık çağa girdiğinde idealist ve metafizik düzeyin filozoflarından biri ortaya çıktı. Alman düşünürü FRİEDRİCH NİETZSCHE insan üstü varsayımıyla,geleceğin nazizim ve faşizm gibi ünlü canavarlıklarının temellerini atmaktadır. Nietzsche ye göre,iyi bir aileden doğmadıkça hiç bir ahlaklık mümkün değildir. Maymuna göre insan ne ise, insana göre insan üstü odur. İnsan üstünün amacı, milyonlarca salağı ortadan kaldırarak geleceğin insanını kalıba dökmektir. Yarım yüzyıl sonra onun felsefesinin ürünü olan kendini insan üstü sayan Hitler de aynı onu yapacaktır.

FREUDE’E GÖRE İNSAN

Freude göre insanı üç önemli güdü yönetmektedir:Korunma içgüdüsü,cinsellik içgüdüsü,toplumsallık içgüdüsü.İnsanlığın eriştiği uygarlık içinde korunma içgüdüsüyle toplumsallık içgüdüsü önemini oldukça yitirmiştir. Bugün için önemli olan tek içgüdü cinsellik içgüdüsüdür. Cinsellik içgüdüsünü, ahlaki baskılar altına alınması birçok hastalıkların nedenidir. İşte ruhun incelenmesi(psikanaliz)yöntemi; bu geri itilmiş, baskıya konulmuş heyecanları birer birer bulup meydana çıkararak eğitir.

AŞAĞILIK DUYGUSU

Bir başka Doktor Alfred Adler’e göre, İnsan olmak aşağılık duygusu duymak demektir. İnsan davranışlarını belirleyen, Freude’nun zannettiği gibi haz isteği değil, üstün olma isteğidir. Haz isteği, insanın üstün olma isteğinin çeşitli belirtilerinden sadece biridir.

Her iki düşüncenin de söylemek istediği şudur: İster cinsellik olsun ister aşağılık, bizi duygular yönetiyor. Doğayı ve toplumu bir yana bırakın bilincinizi eğitin.

BİLİM’İ DE BIRAKIN

Bu düşünceyi savunan Fransız idealisti Henri Bergson’dur. Bergson’a göre sezgi, gerçeği bilme yoludur.Çünkü gerçek, maddesel doğa değil, ruhsal doğa, eş değişle ruhsal yaşamdır. Bergson bu düşünceleriyle bilimi tamamen saf dışı bırakmaktadır.

KEYFİNİZE BAKIN

Yeni bir düşünce akımı, İngiliz faydacılığını, her olguyu işe yararlığı açısından değerlendirmesiyle ortaya çıkmıştır. Pragmacılık adını alan bu akın bir felsefe olmaktan çok,düşünceyi doğurduğu eyleme göre değerlendiren bir metottur. Pragmacılığa göre bir düşünce, yaşayışımız için elverişli olduğu sürece doğrudur. Pragmacı pratik fayda bulduğu sürece tanrı düşüncesinde kullanmaktadır.

OLMAK YADA OLMAMAK

20 nci yy. ‘da Avrupa’da yeni bir kuram gelişmiştir. Bu kuramın adı varoluşçuluktur. Ekonomik bunalımın çaresizliği içerisinde çırpınan küçük burjuva aydınlar dinsel-gizemsel varsayımlara yapışmışlar ve bunu bir felsefeye dönüştürmeye çalışmışlardır. 16 ncı yy.’ da William Shakspeare ünlü trajedyasında prens Hamletin ağzından şöyle demiştir; “olmak yada olmamak…” İşte sorun 20 nci yy. varoluşçuluğu bu düşünce temeline dayanmaktadır.

İnsan her an ölümle karşı karşıya olduğunu duymalıdır. Ancak böylelikle bilimden amaçlardan, ideallerden vb. kurtulur ve her anının değerini bilir. Görüldüğü gibi varoluşçuluk bilim karşıtı bir öğretidir.

İNSAN UZAYIN DERİNLİKLERİNDE

Ünlü fizikçi Albert Einstein özel ve genel bağıntılık kuramlarını ortaya koymuş, maddeci felsefenin hemen hemen bütün varsayımlarını doğrulayarak çağdaş felsefesel düşünceye yön vermiştir. Einstein özel bağıntılık kuramı göstermiştir ki iki olayın eşit zaman olduğunu söylemenin ancak başka bir koordinat sistemine oranla anlamı vardır Özel bağıntılık kuramının en önemli sonuçlarından biride; kitlenin sakımı ilkesi bağımsızlığını yitirerek enerjinin sakımı ilkesiyle kaynaşmıştır.
Genel bağıntılıkta ise; uzay, zaman, devim ve madde bir ve aynı şeydir. Madde kitlesini atar ve ışık hızında yol alırsa enerji olur, buna karşı enerji donar ve bir biçim alırsa madde olur.

EVREN KIRMIZIYA KAYIYOR

Her şeyin bir başlangıcı olduğu gibi evreninde bir başlangıcı vardır. Fizikçiler yaptıkları araştırmalarda galaksilerin hareketlerini incelemişlerdir. Bizden uzaklaşan bir trenin düdüğünün sesi zamanla titreşir. Buna benzer bir özellik galaksilerde gözlenmiştir. Bu da bize galaksilerin bizden uzaklaştığını ve dolayısıyla evrenin genişlediğini anlatır.

Madde vardan yok, yoktan var olamaz. Bu demektir ki evren şu an varsa, hep var olmuştur ve hep var olmaya devam edecektir. İnsanoğlu, güneşin yaşlılık çağına ulaşmadan önce, bilgisini şimdiden düşünemeyeceğimiz bir düzeye çıkaracak ve sonsuz saman yolunda kendine yaşayabileceği yeni yerler bulacaktır.

ÖĞÜT DİNLEMEYEN İNSAN

20nci yy. insanı kafesindeki kuşu mavi görebilmek için gözlerini zorlamayı bir yana bırakıp gerçekten mavi bir kuş elde ederek yitirilmiş insanlığını yeniden kazanma yoluna gitmiştir.

Çağdaş insan; yüzyıldan beri, öğüt dinlemeyen insandır.

 Orhan Hançerlioğlu | Düşünce Tarihi

“Gökyüzünde Bir Dünya, Suda Bir Hücre Ve Yeryüzünde Bir İnsan – Orhan Hançerlioğlu” üzerine 2 yorum

  1. Bazı ifadelerde çarbabuk çıkarıma varılmış. Yazı böyle miydi?

    Cevap
    Kitaptan bölümler.

  2. Fakat bölümler doğru veya tamamıyla aktarılmazsa yanlış çıkarımlara varılır. Bilgi yanlışlığı ortaya çıkar.Hele ki bu bir felsefi metinse…

    Cvp:
    1- Kitap felsefi metinlerden oluşmuyor, -isminden anlaşıldığı gibi- kitabın konusu “Düşünce Tarihi”
    2-Bölümler tamamını isteyen kitapta okusun diye koyduk. Eğer kitabı okuduysanız “Bilgi yanlışlığı ortaya” koymayacak şekilde seçilmiş olduğunu göreceksiniz. Yok okudum öyle değil diyorsanız somut olarak örnek gösterin. Onun üzerine konuşalım.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Siz ölü değil misiniz? “Ölüyüm”, Ama aynı zamanda da yaşıyorsunuz, “Bir bakıma öyle”,dedi avcı – Kafka

Siz ölü değil misiniz? | Avcı Gracchus Franz Kafka İki oğlan çocuğu rıhtım duvarının üstüne oturmuş zar atıyorlardı. Adamın biri,...

Kapat