Ölü Canlar’a Sonsöz: Gogol’un evi hiç olmadı, tanıdıklarının evinde misafir kaldı – Yaşar Kemal

0
413

Ölü Canlar’ın ikinci cildini iki kez yazıp yaktı

Gogol 1809 yılı Martında Ukraynada orta büyüklükte bir çiftlikte doğdu. Büyükbabası bir aydın, babası da bir yazardı. Çocukluğu babasının çiftliğinde geçti. Çiftliğin yöresinde köyler, çiftlikler, kasabalar vardı. Çiftliğin köylülerle, çiftliklerle, çiftliklerin beyleriyle ilişkileri vardı. Yöredeki çiftlik sahipleri birbirlerine gidip gelirler, kasabalarda buluşurlar, birbirleriyle dostluk kurarlardı. Toprakları sanıldığı gibi çıplak bozkır değildi. Ormanlık, bahçelik, verimli yerleri de vardı. O bölgede Ukrayna halkının türkücüleri, destancıları köy köy, çiftlik çiftlik dolaşır, türkülerini söylerler, destanlarını anlatırlardı. Masalcı kadınlar masallarını çocuklara söyledikleri gibi büyüklerden de esirgemezlerdi. Beyler, köylüler dindardılar.

Gogol çocukluğunda beyler kadar köylüleri de yaşadı. Ukrayna halkının büyülü, zengin dili onun ana diliydi. Bu dilin destanlarını, türkülerini, masallarını dinlemiş, bir derebeyi oğlu olarak halkın içinde yaşamıştı. Derebeyler, durumlarından dolayı halkla iç içedirler. Gogol, köylüleri, hem de beyleri, halkın ve beylerin dilini, kültürlerini birlikte yaşamıştır. Bu durum Gogolün kültür zenginliğine yardım eden temel olmuştur. Bu zenginlikte kişilerin yalınayak bastığı toprağın, içinde yıkandığı pınarın, akarsuyun, çakıl taşlarında oynadığı denizin, içinde yaşadığı bahçenin, ormanların, çimenlerin, her gün, her gün başka başka gözüken, değişen ışıkların payı vardır. Kokuları yaşamak da ayrı bir zenginliktir. Bir çiçek gece başka kokar, gün doğarken, gün doğunca başka, gün kızdırınca başka, gün batınca başka kokar. Birçok çiçek, birçok orman, birçok bozkır, birçok deniz de böyle kokar. Toprak da böyle kokar. Ağaç kesilirken, ekin biçilirken, toprak sürülürken, hele seher vakti, seher yeli eserken sürülmüş toprak kokusu insanı deli eder ve sevincinden göklere uçurur. Gogol bu çiçeklerin, bu toprakların, bu suların, pınarların, ormanların değişken kokularını da biliyordu. Doğayı, doğadaki insanı anlatmaya hasret kalan Gogol, Taras Bulbayla bu hasretini az da olsa dindirdi. Gönlündeki istek böylesi de değildi. Doğayla insanı iç içe anlatmaktı. Bunu isteyerek ya da istemeyerek Ölü Canların ikinci cildinde anlattı. Doğanın böylesi salt görkeminin anlatımı doğayı en ince ayrıntısına kadar yaşamış Gogol gibi ustanın yazacağı doğa değildir.

Ölü Canların konusunu Gogole yakın arkadaşı Puşkin vermiştir. Müfettişin konusunu verdiği gibi. Romanın yazılması 1835’te olabilir. Bu sıralar Gogol yakın arkadaşı Puşkine bir mektubunda şöyle yazmıştır (7 Ocak 1836): “Ölü Canları yazmaya başladım. Kurgusu çok uzun bir romanı gerektirecek şekilde genişledi. Ve bence bir hayli eğlendirici olacak. Ancak şimdilik üçüncü bölümde bıraktım. Yakınlaşabileceğim iyi bir dolandırıcı arıyorum. Bu romanda Rusyanın tamamını tek bir bakış açısıyla da olsa göstermek istiyorum.”

Ölü Canların birinci bölümü çıkar çıkmaz Gogol tutucular ve dindarlardan büyük saldırıya uğradı. İlerici eleştirmenlerden de büyük övgüler aldı. Tutucuların ve dincilerin ona yaklaşımları çok ağırdı. Kendisini çok yalnız duyumsuyordu. Onu tutan, ona kanat geren, güvendiği Puşkin ölmüştü, dayanacak kimsesi yoktu.
Mektuptan anladığımıza göre, bundan sonra ikinci ve üçüncü Ölü Canları yazabilmesi için arayışları vardı. Ölü Canları üç kitapta bitirmek ve sonunda olumlu, ahlaklı, güçlü bir Rusyaya varmak, onu eleştirenlerin beklentisi kadar herhalde Gogolün kendisine çizdiği yol da buydu. O günün Rusyasına nasıl olumlu bakılır, o günlerin Rusyası nasıl cennet olarak anlatılır, kaşarlanmış dolandırıcı, sabıkalı Çiçikovdan Gogol gibi usta bir adam da olsa nasıl bir olumlu insan yaratabilir…
Ölü Canların ilk bölümünde her şey ölçülüydü. Orada doğaya ne bir övgü, ne bir yüceltme vardı. Ne de bir insan çarpıltılmıştı. Gene de ikinci bölümün başındaki doğa betimlemesi güzel bir anlatımdır ama Gogolü kıvançlandıracak bir anlatım değildir. Gogolü kıvançlandıracak doğa nasıl anlatılmalıydı, insan düşünebilir. Kimi şöyle olmalı, kimi böyle olmalıdır diyebilir. Paltodaki insanları, ayrıntıları yazdığı gibi yazabilirdi diyebilir miyiz? Ölü Canların birincisine bakarak, ikincinin kitabını yakacak hale getiren, baskılardan başka, Gogolü rahatsız eden neydi? Onun sindiremeyeceği eksiklikler miydi, bunun cevabı kolay verilemez.
Gogolün ilk Ölü Canların sonunu başka bir biçimde değiştirerek, akı kara, karayı ak yapması kolay değildir. Gogol belki bunun kurbanıdır.

Onun bir de yaşamında, türkü, destan, masal, dil çalışmaları vardır. Halkın dili onun zenginliklerinden biridir. O, yeni, zengin, kendi kişiliğine has anlatım zenginliğinden yararlanmadan, yeni bir roman dili yaratmadan, yeni bir romana, roman biçimine varılamayacağını biliyordu. Baştan sona kadar onun çabası yeni bir roman dili çabası oldu. Büyük kaynak olan halk dilinin içindeydi. Arkadaşı Puşkin de onun gibiydi. O da halkın masallarından, türkülerinden, destanlarından, dilinden, bu büyük kaynaklardan da yararlanarak yeni bir şiir dili, yeni bir şiir yapısı yaratmıştır. İki arkadaştan biri olan Gogolün yarattığı romana yararlı olmuşsa bu kültür, öbür arkadaş Puşkinin yarattığı yeni şiir için de temel kaynak olmuş, görkemli Puşkin şiiri ortaya çıkmıştır. Puşkin ve Gogol kendilerinden sonra gelen büyük Rus edebiyatını etkilemişlerdir. Gogolün romanı, hikayeleri Rus romanının, hikayesini, şiirini etkilediği gibi dünya romanı ve hikayesini de etkilemiştir. Dostoyevski, “Bütün Rus romanı Gogolün Paltosundan çıktı” diyor ya bu bir abartma değildir. O, Dostoyevskiyi derinlemesine etkilediği gibi, Tolstoyu da etkilemiştir. Tolstoyun ilk romanlarını okursak bu etkiyi kolaylıkla görebiliriz.

Gogol gibi bir yazar bu dünyaya gelmeseydi Çehov gibi, dünya hikayeciliğini etkileyen bir büyük yazar da belki çıkamazdı. Kafka da Gogol tezgahından geçmiştir. Usta yazarlar bilirler ki destan nasıl bir usta çırak işiyse roman da öyledir.

Gogolün derin kültürünün temeli halk kültürüyse, Petrogradda, Avrupada geçen yaşamı ona başka olanaklar sağlamıştır. Bildiği diller sayesinde de dünya edebiyatını izlemiştir. O, eski Yunanı iyi biliyordu, Avrupa romanını, hikayesini de… Ölü Canlar için o bir İlyada olacaktır, diyordu. Ölü Canlar gerçekçi bir romandır. Aşağıda Troya ovasında Akhalarla Troyalılar çarpışırken, yukarda Olimpos dağlarında da tanrılar birbirleriyle cebelleşiyorlardı.

Günümüzde birtakım moda akımlar yaratılıyor, onu da yenilik sanıyoruz. Bu uydurmalar yenilik değildir. Her yenilik insanlığın bir birikimi, bir aşamasıdır. Cervantes’in Don Kişotu bir moda ortamında doğmadı. O, Avrupa insanlığının birikimi, aşamaları sonucu ortaya çıktı. Cervantes’ten önce kim bilir ne kadar yazar gelmiş geçmiştir o topraklardan. Gogol de birikimlerin sonucu bir yazardır. Bilinçli olarak Ukrayna, Rus halk sözlü sanatlarını yaşamış, bütün yaşamı boyunca halkın müziğini dinlemiş, sevmiş, Ukrayna, Rus sözlü edebiyatı üstünde çalışmış, halkın kültürünü, dilini kendine kaynak edinmiştir. O çağın Rusyasında bir de eski Yunan hayranlığı vardır. Gogol de kendisini bu hayranlığın içinde bulmuştur. Yaşadığı halkının kültürü ve dili onu ister istemez Yunan kültürüne, Homerosun, Sofoklesin Euripidesin yanına götürecekti. Ölü Canları yazdıktan sonra, “Bu romanla yeni bir İlyada yazdım” demesi sebepsiz değildir. İnce okuyup sık dokursak, Gogolün Ölü Canlar biçiminin İlyadanın etkisinde kaldığını görürüz. İlyada da iki baş kişilik vardır, Hektor, Akhilleus, Ölü Canlarda tek bir baş kişilik vardır, Çiçikov. İlyadada iki baş kişilik Hektorla Akhilleus sonuna kadar, yanlarında yan kişiliklerle, giderler. Ölü Canlarda da öyle. Çiçikov baştadır, yan kişilikler de gittikçe çoğalır.

Ölü Canları bir başyapıt yapan biraz da bu yan kişiliklerdir. Çiçikov romanın bağlarını kuran salt özsel bir öğedir diyebilir miyiz? O bir dolandırıcıdır. Onun başına da dolandırıcılığından başka türlü işler gelmiş, hapishaneye bile girmiştir. Olumsuz bir kişiliktir. Bitmiş tükenmiştir derken, bir de bakıyorsun ki hapishaneden dalavereyle dışarıya çıkıvermiştir.

Gogol Homerosun, Ölü Canlar için, ben bir İlyada yazdım, diyecek kadar etkisinde kalmışsa, Cervantes’in de o kadar etkisinde kalmıştır. Yalnız onların insan anlayışları başka başkadır. Don Kişot her insanın içinde vardır. Ondan önceki sözlü edebiyatta, yazılı edebiyatta, uzmanların söylediklerine göre bir tek Don Kişot yoktur. Don Kişotu okuyan herkes biraz da kendisini bulur. Çiçikov bir Don Kişot değildir, insanlık içinde bir prototiptir, o zengin olmak için dolandırıcılığı seçen bir kişidir. O bir hayalcidir. Her insan hayaller kurar, evlenecektir, çocukları olacak, onlar mutlu yaşayacak, insanlardan saygı göreceklerdir. Elbette Çiçikov bir insandır. Umutsuzluklara, karamsarlığa, karanlıklara düşer, düşmüş yıkılmışken, durumu biraz iyileşince gene yeni yaşam için hayaller kurar. Gene de o bir Don Kişot gibi her insanın içinde olan bir kişilik değildir.

Gogolün kişileri toplum içinde belirlenmiş, damgalanmıştır. Bu belirli kişilikleri Gogol en küçük ayrıntılarıyla derinlemesine işler. Hemen hemen hepsi de en küçük ayrıntılarıyla okuyucuların gözlerinin önüne serilir. Bunların aralarındaki ilginç kişi Nozdrievdir. Onu yalnız serseriliğiyle, yalancılığıyla, saldırganlığıyla işlemez daha birçok yönüyle işler, ne eder, ne eyler ondan ölü canları alır. Çiçikovun karşılaştığı çiftlik sahiplerinden Manilov, Sabakiyeviç, Koroboçka da oldukça çetin ceviz çıkarlar. Ama Çiçikov da çetin cevizdir. Onların her birinin düşüncesine göre kendini ayarlar, onlara göre konuşur, her birinin hakkından gelir, ölü canlarını ellerinden alır. Çiçikov bir bukalemundur. Yanılıp yazılıp da ağzından karşısındakilerin düşüncelerine aykırı bir söz çıkacak olursa hemen çark edip onun doğru düşüncelerine döner. Dönekliği, ötekilerinin düşünceleriyle birlikte olmayı huy edinmiştir. Bir de herkesin kabul edeceği düşünceleri güzel konuşarak, herkesin suyuna giderek anlatır, herkesin hayranlığını kazanır.

Çiçikov çiftliklerden N. kentine biraz korkuyla, biraz çekinerek, biraz da işini görmüş olarak döndü. Kent eski, sevgili dostu olarak karşıladı onu. Onun için şölenler düzenlendi. Özellikle de ona kentin hanımları hayran kalmışlar, onu öve öve bitiremiyorlardı.

Çiçikov kentte biraz daha kalacak, başarısının tadını çıkaracakken Valinin şöleninde başına olmadık işler geldi. Çiftliklere giderken görüp tutulduğu sarışın kızı görünce Çiçikov kendinden geçti, gözleri kızdan başka kimseyi görmedi. Şölendeki aşık Çiçikovun kıza karşı davranışları özellikle kadınların gözlerinden kaçmadı. Hemen o gece bütün kadınlarca Çiçikova karşı tavır alındı. Şölene bir de sarhoş Nozdriev düşmesin mi, Çiçikovun ölü canlar tutkusunu açıklamasın mı savurduğu birçok yalanla birlikte. Nozdrievin yalanlarına alışmış, onun hiçbir sözüne inanmayan kentliler, önce kadınlar, sonra erkekler ona hemen inandılar. Sonra da kente Karaboçka bütün telaşıyla koştu geldi. Kadınlar, kent çapında büyük bir harekata, dedikodu harekatına geçtiler. İş Çiçikovun Valinin sarışın kızını kaçıracağına geldi dayandı. Dedikodu büyüdü, kasabanın bütün kadını erkeği, yedisinden yetmişine kadar Çiçikovdan başka bir şey konuşamaz oldular. Bir gece Nozdrievin Çiçikovun han odasına gelmesi, kentlilerin onun için neler konuştuğunu anlatması, zaten bir şeyler sezinleyen Çiçikovu uyardı. Ertesi gün kente çıkıp dostlarına gitti, hiçbir dostu onu kabul etmedi. Bir iki gün içinde yakalanmak korkusuyla yollara düştü. Arabayı o kadar hızlı sürdürüyordu ki nerdeyse atlar çatlayacaktı.

Çiçikov hızla kaçarken yeni, temiz namuslu bir yaşamı düşlüyordu. Babasının ona verdiği öğüdü düşünüyordu. Babası için her şey paraydı. Ve Çiçikov, okul arkadaşlarının ona verdikleri çörekleri onlara satarak para biriktiriyor, babasının tek öğüdünü yerine getiriyordu. Babasının tek öğüdü onun için o gün bugündür yaşam biçimi olmuştu.

N. kentinden uzaklaştıkça kurduğu güzel düşüncelerden de uzaklaşıyordu. Mutlu düşünceleri arada sırada Çiçikovu yoklasa bile o eski haline hemen dönüyordu.

Gogol Ölü Canların ilk kitabına 1835 yılında başlamış, 1843 yılında bitirmiştir. Bu uzun çalışma ve Avrupa onu yormuştu.

Ölü Canların çıkışı Rusyada bir olay oldu. Bu roman üstüne çok yazı çıktı. Gogolün bu kitabını kimileri göklere çıkarıyor, kimileri yerin dibine geçiriyordu. Gogolse bu kitabı sekiz yılda, bu bir İlyadadır diye yazmış, arkadaşlarının yardımıyla sansürden geçirmişti. Eleştiriler çok ağırdı ve Gogolü çok sarsmıştı. Çocukluğundan bu yana hastalıklarla uğraşan Gogolün sağlığı daha da bozulmuş, hastalık hastası olmuş, doktordan doktora taşınmaya başlamıştı. Bir de yöresini dinciler sarmış, onu etkilemeye başlamışlar, şimdiye kadar yazdıklarının da külliyen günah olduğuna onu inandırmışlardı. Gogol zor günler yaşıyor, bozuk olan sağlığı gittikçe bozuluyor, bir yandan da düşmanlıklar, dinciler onu yiyip bitiriyorlardı. Yazdıklarını, başta Ölü Canları ortadan kaldırmak istiyordu da bütün yapıtlarını toplayıp yakmak olanaksızdı. Tutunacak hiçbir dalı kalmamıştı. Sığıncası büyük arkadaşı Puşkini de yitirmişti. Bu durumundan kurtulmak istiyordu. Kurtulmak için de Arkadaşlarımla Yazışmalarımdan Seçilmiş Parçalar adındaki kitabını yayımladı. Bu kitabı yayımladığına bin pişman oldu, bu sefer aşağı yukarı Rusyanın bütün aydınları ve eleştirmenleri onu “din ve kırbaç vaızı, cehaletin peygamberi” diye tefe koydular. Böyle bir savunma da işe yaramamış, geri tepmişti. Büyük eleştirmen Belinski bile onun için çok ağır bir yazı yazmıştı. Bu onun için büyük darbeydi.

Ne yapacağını şaşırmış, ona yollar kapanmıştı. Yazmaktan başka hiç imkanı, çaresi kalmamıştı. Ölü Canların ikinci kitabına başladı.

Gogol Ölü Canların ikinci kitabına 1840’ta başlamış, 1842 yılında bitirmişti. Bu sıralar geçirdiği bir sinir buhranı sırasında romanın müsveddesini yaktı diye yazıyorlar.

Gogol bundan bir süre sonra yaktığı ikinci kitabı yeniden yazmaya başlıyor. Neler olduysa bilinmiyor, Avrupaya gidiyor, orada fazla kalamıyor, Rusyaya dönüyor. Sonra da görmeyi çok istediği Kudüste de herhalde istediğini bulamayıp Rusyaya geri dönüyor, Ölü Canların ikincisine çalışıyor, bitirdiği kitabı Metropolit Filarete dinsel sansür için göndermek istiyor, ulaşmayı başaramıyor, ikinci Ölü Canları yeniden yakıyor. Yakılan ikinci kitap Gogolün bir arkadaşında bulunuyor, 1855’te de yayımlanıyor. 1889’da bulunan belgelere dayanılarak ikinci Ölü Canlar, birtakım parçalar eklenerek yine yayımlanıyor, bu baskı birinci baskıdan daha iyi oldu deniyor.

Gördük ki Gogolün ikinci Ölü Canlara kadar yarattıkları, tüm yapıtları onun tanıklıkları, yaşadıkları, inandıklarıydı. O önce her şeyiyle fukara Ukrayna halkının yaşamıyla beraber olmuş, onun müziğinin güzelliğini yaşamış, halkının sözlü sanatını şiirine, romanına kaynak olarak seçmiş, dünyanın seçkin yazarlarının yapıtlarını kendine örnek almış, sonraları da yazdıklarını günah saymış, yakmayı özlemiştir. Bu günahkar kitapların içinde Palto da var. Yakılacak kitapların başında da Ölü Canlar var. Zaten bütün belalar Ölü Canlar yüzünden başına geliyor. Birinci kitabı yakamayınca Ölü Canların ikinci kitabına başlıyor. Bu günlerde de başına olmadık işler açılıyor. Gürü güvenci olan Puşkin de ölmüş, dünyada tutunacak bir dalı da kalmamıştır. Puşkin ona kanat germiş, yeteneğine inanmış, bu konuları sen benden iyi daha iyi yazarsın diye Müfettişle Ölü Canların konularını ona vermiştir.

Çocukluğundan bu yana hastalıklıydı. Tek başınaydı, hiçbir zaman evi olmamıştı. Evinin olmaması, çoğunlukla bir dostunun, bir tanıdığının evinde kalması onu yaşamı boyunca tedirgin etmişti, öyle diyorlar ya, inanmak zorundayız, bir ömür boyu konukluk etmek ömür törpüsü de olabilir. Bir ömür boyu başka başka evlerde kalmak o kadar kolay olmasa gerek.

1847’de Gogol, Arkadaşlarımla Yazışmalarımdan Seçilmiş Parçaları yayımladı. Mektup biçiminde denemelerden oluşan bu kitap, Gogolün din anlayışından, Rusyadaki toplumsal ve siyasi reformlara, Rusyanın toplumsal düzenine, Rus edebiyatına, Rus şiirine değinen bir veda metni ve önceki eserleri için bir özür. Arkadaşlarımla Yazışmalarımdan Seçilmiş Parçalar, çaresiz bir savunma, bir sıkılma, üzülme, kahrolma, dünyanın ortasında tek başına yapayalnız kalmanın, sığınacak yeri olmamasının sonucudur.

Arkadaşlarımla Yazışmalarımdan Seçilmiş Parçaların yayınlanması onu savunmamış, altından kalkamayacağı belaların içine atmıştır. Bu durumda da kaleme sarılıp ikinci Ölü Canları yazmaktan başka çaresi kalmamıştır. Tek kurtuluşu olacaktır. Bu da kolay bir iş değildir ya Gogol bunun üstesinden gelecektir, kendini yeniden bu kitaba vermek onu bütün belalardan, içindeki sıkıntılardan, çektiği acılardan arındıracaktır.

Gogol böylece 1840 yılında bir can kurtaran olarak Ölü Canların ikincisine başladı. Bu kitap öyle bir kitap olacaktı ki dinciler, beyler, yönetim bütün günahlarını bağışlamak zorunda kalacaklar, eleştirmenler de bu romana hayran olacaklar, birinci Ölü Canlardan daha iyi, daha görkemli yazılar yazacaklardı.

Ölü Canların birinci kitabını Gogol uzun yıllar çalışarak yazmıştı. Oysa ikinci kitabı iki yılda bitirmişti.

Gogol ikinci Ölü Canları yakmış, niçin yaktığını ne bir yere yazmış ne de kimseye söylemişti. Herkesler de Gogol dehşet bir çabayla başlayıp yazdığı Ölü Canların ikincisini bir buhran sonucu yaktı demiş, başka sebepler aramak da kimsenin aklına gelmemişti. Edebiyatta yazdıklarını beğenmeyip de yırtıp kağıt sepetine atanlar çok da, buhran sonucu yakanlara pek rastlanmıyor.

Gogol, yaktığı Ölü Canların ikincisine bir süre sonra yeniden başladı Öyle anlaşılıyor ki Ölü Canların ikincisi, üçüncüsünü de yazıp bitirmek onun için kurtuluş olacak, herkesin ağzını kapayacaktı.

Kudüse gitmek onun eski bir hayaliydi, düşüydü. Kudüse gidecek, kendine gelecek, her bakımdan sapasağlam yurduna geri dönecekti. Bilmiyoruz, belki de Kudüste kalacak, ömrünü Kudüste bitirecekti. 1848’te Kudüsten döndü. Kudüse hangi parayla gitmiş, Avrupada hangi parayla o kadar kalmış, sanırım bilinmiyor. Bildiğimiz, Gogol Avrupaya gittiğinde büyük bir bürokratın karısı olan Smirnovanın yardımıyla yönetimden iki kez para aldığıdır.

Kudüsten döndüğünde gene kendine gelememiş. Ama Ölü Canları yeniden yazmaya başlamıştı. Yaşamı, mutluluğu, artık her şeyi bu kitaba bağlıydı. Yaktığı Ölü Canların ikincisini mutlaka bitirecekti. Bu sıralar birtakım papazlarla da görüşüyor, onların etkisiyle ağır perhize başlıyor, bunun dışında da doktor doktor dolaşıyordu. Yaktığı Ölü Canların ikinci kitabını yine bitirdi, dinsel bakımdan bir yanlışlık var mı yok mu diye de Metropolit Filaret’e göndermek istedi, Metropolit’e ulaşamadı. Ölü Canların ikincisini bir daha yaktı. 1852’nin 21 Şubatında, Ölü Canların ikincisini yaktıktan on gün sonra da öldü. Bu ikinci kez yakılan metnin müsveddeleri Gogolün bir yakın arkadaşında ortaya çıktı, 1855 yılında yayınlandı. Daha sonra da bazı belgeler ve Gogolün mektupları bulundu. Bunlara dayanılarak 1855’te yayınlanan Ölü Canların ikinci kitabı bulunan belgelere dayanılarak 1889’da yeniden yayınlandı. Bu baskı birincisinden daha iyi deniyor.

Dincilerin Gogole bütün yapıtlarını yak diyecek kadar baskısı, yazdıklarından kıvanç duymaması, her şeye karşın Ölü Canlara dönmesi, onun da dertlerine bir çare olmaması, dünyanın ortasında yapayalnız kalması, bir çare aramaya Kudüse gitmesi, orada da derdine bir çare bulamaması. Avrupaya gittiğinde yönetimden iki kez yardım alması, kendini yönetime borçlu sayması, yazdıkları iki ve üç Ölü Canları birinci Ölü Canların, bütün çabasına karşın, etkisinden kurtaramaması, Puşkine benzer başka bir arkadaşının da olmaması, Arkadaşlarımla Yazışmalarımın da ters tepmesi, derdine derman olacak bir ses çıkmaması, ünlü eleştirmen Belinski’nin, herkesle birlikte ona ağır saldırması, bütün mümkününün, çarelerinin kesilmesini, yazdıklarının günah olduğunu, hepsinin yakılmasının gerektiğini, biliyoruz, biliyoruz ya nasıl bir iflah etmez duygulara kapıldığını, içinde hangi fırtınaların estiğini, ne kızıl kıyametler koptuğunu bilmiyoruz.

Bütün bunlar Gogolün son yazdığı Ölü Canları yakması için bahaneler, başka bir çıkmazı olması gerekti diye düşünüyor insan. Bilinen bu çıkmaz birçok romancının başından geçmiştir. Bir romancı romanını kurmuş yazmaya başlamıştır. Çoğu yazar önce romanını kurar ondan sonra yazmaya başlar. Kimi romancıların romanını kurma işi yıllarca da sürebilir. Gogol romanını uzun yıllar kuranlardan olmalı. Bir de yazar kimi zaman romanını yazarken roman yazarın doğrultusundan çıkar kendini yazmaya başlar, kendi istediği yere gider. Gogol o kadar baskıdan sonra, Ölü Canların birincisinde işlediği günahlardan dolayı, kendini bağışlatmak için bundan sonra cennet Rusyanın olumlu insanlarını yazacak, hem kendini bütün günahlarından kurtaracak, Ölü Canların ikinci, üçüncü ciltlerini yazarak da kitabı bütünleyerek, muradına erecek, ikinci İlyada da bütün görkemiyle ortaya çıkacaktı. Kitabı ve kendini her şeylerden arındıracaktı.

Ölü Canların ikincisini büyük bir çabayla ikinci kez yazmaya başladı ve ikinci cildin yazılması birincisi kadar uzun sürmedi. Roman bittiğinde derin bir soluk almıştı, diyebiliriz. Ama bunun bir daha okunması vardı. Bu kadar titiz bir adam bir iki okumayla yetinebilir miydi? Sonuçta attığı taş dediği kuşu vuramamıştı. Bu roman istediği roman değildi. Romanı yaktı. Onun, hastalıklarından kurtulma umudu da vardı. Başına işler açan Ölü Canlar varsa bir başeser olan Palto da vardı. Akıl edip de Paltoya sarılsa, döne döne onu okusa kendine güveni yerine gelir, belki de hastalıklarından kurtulurdu. Puşkin öldürülmeseydi Gogol üç kitap olacak Ölü Canları severek yazacak, belki de uzun yıllar yaşayacak, insanlığa nice Ölü Canlar armağan edecekti.

Kendine gelmek için neden Paltoyu okumadı, okudu da onu da öteki yapıtları gibi günahkar mı saydı? Onun, yapıtlarının büyüklüğüne varamadığına inanmak kolay değildir. O kendinin kim olduğunun, yapıtlarının ne olduğunun farkındaydı. Yapıtlarına toz kondurmasa da Ölü Canlar gibi bir romanla da oynayabiliyor, onu değiştirme çabasına kalkışıyor, ikinci bölümü iki kez yazmasına karşın yazdıkları içine sinmiyor, yakmak zorunda kalıyordu. Ölü Canlar kendine has biçime, içeriğine köşe taşı gibi oturmuş bir romandı. Gogol ne yaparsa yapsın roman kendini bırakmıyordu. Romanı yazarının ve ötekilerinin istedikleri yöne çevirmek olanaksızdı.

Gogol romanı değiştirmeye kalkacağına kendi üstüne yürümese, romanı kendi yolundan çevirmese insanlığa üç kitaplık mükemmel bir Ölü Canları armağan ederdi. Dönse de Paltoyu, Taras Bulbayı, öbür hikayeleri okusa kendine gelebilir, başına gelenlere aldırmayabilir, insanlığa daha nice yapıtlar bırakabilirdi.

Gogol yapıtlarına çok önem veriyor, başka bir adla yayımladığı ilk şiir kitabı iyi karşılanmayınca Petrograddan kaçıyor, ilk yapıtları başarı kazanınca çok seviniyordu. Puşkinin yapıtlarına önem vermesi onu derecesiz kıvançlandırıyordu. Kıvrak zekası, yaşam deneyleri, erişilmez kültürüyle her şeyin farkındaydı. Üstelik romana yeni bir dil, yeni bir biçim, yeni bir içerik getirdiğini biliyordu. Yöresinde gördüğü, duyduğu en küçük bir olay onu ilgilendiriyordu. Yaşamı, sanatı bunu gösteriyor. Çok yazar doğanın ve insanın küçük ayrıntılarının farkında değildir.

Olan olmuş, olup bitenler onu ne kadar kırmış, kahretmişse bizi de bugün insanlığımızdan utandırıyor. 13. yüzyılda yaşamış Türk şairi Yunus Emrenin dediği gibi:

Bu dünyada bir nesneye
Yanar içim, göğnür özüm
Gencecikten ölenlere
Gök ekini biçmiş gibi

Gogol çağında romanına yeni bir dil, biçim, yeni içerik getirdiğini biliyordu, demiştim. Arkadaşı Puşkin de onun ne yaptığını, ne yapacağını biliyor, konularını, sen daha iyi, daha güzel yazarsın diye ona veriyordu. Müfettiş ve Ölü Canların konusunu Puşkin vermişti. Puşkinin sezgisi müthişti, bu yapıtları Gogolden başka kim yazabilirdi. Her yarattığı yapıt dünya için bir yenilikti. Bu büyükler yenilik yapıyoruz diye yenilik getirmiyorlar, bir moda da yaratmıyorlardı. Onların etkisinde ortaya çıkan yazarlar bir modadan ortaya çıkmıyorlardı, dünyanın ve ülkelerinin sanat birikimlerinden geliyorlardı. Çağımız gibi sanatta yenilik getiriyorum diye deli divane olmuyor, modaların seline kapılmıyorlardı. Elbette her kolun sanatçıları birbirlerini etkiliyorlardı. Örneğin ressamlar, müzikçiler, edebiyatçılar birbirlerini etkiledikleri gibi, öbür sanat kollarını da etkiliyorlardı.

Kafka’yı Cervantes, Gogol etkilemedi diyebilir miyiz? Davanın temeli nereye dayanır? Kafka sessiz sedasız bir bürokrattı. Gogol de bürokraside aylığı 25-30 rubleye çalışmıştı. Bu kadar az paraya dayanamamış işinden istifa etmişti. Arkadaşları gene bürokraside ona 50 rublelik bir iş bulmuşlardı. Gogol bu işlerde çalışmasaydı Paltoyu yazabilir miydi? Palto göklerden düşmedi, Ölü Canlar da. Kafka’nın Davası, Şatosu da… Yerel özsel kültür, insanları, doğayı derinlemesine yaşamak yaratmaya giden yolda asıl zenginliktir.

Gogol Paltoyu yazarken kılı kırk yarmış, en küçük ayrıntıyı, en küçük psikolojik durumu bile kaçırmamıştı. Ve eksiksiz bir anlatım… Siz şimdi benim için şöyle düşünürsünüz belki, Ölü Canları mı, Paltoyu mu anlatıyor bize diye. Paltoyu anlatmadan Gogolü, Ölü Canları anlatmak kolay değildir. Paltoda herkes, polisinden terzisine kadar her kişi yerini alıyor. Her şeye karşın Gogol, Akaki Akakiyeviç‘e acımayla, sevgiyle doludur. Onu büyülü bir dille anlatıyor, çaresiz bir çocuğu kollar gibi onu kolluyor ve zulmedenlerin paltolarını ona soyduruyor. Gogol bu hikayede taraftır. Hep çalışanların yanındadır. Akaki Akakiyeviç de çalışkan bir kişidir. Gogol aşağı yukarı her yapıtında taraf olmuştur. Ustası Homeros da taraftır. İlyadada çoğunlukla Hektorun, Troyanın yanında olmuştur. Tolstoy, Kutuzovu açıktan açığa tutmuştur. Dostoyevski Dimitrovu sever. Büyük yazarlar taraf olmaktan korkmazlar. Gılgamış Destanını yaratan usta da Enkiduya övgüler düzer. Don Kişotta hepimiz varız. Cervantes de.

Akaki Akakiyeviçler Gogolün tutkusuydu. Paltoysa insanlığın suratına atılmış bir tokattı. Hele yüksek bürokratlar! Hiçbir bürokratı bağışlamıyor, onlara öfke kusuyordu.

Üst bürokratlar, genel müdürler, yardımcıları, onların da yardımcıları, generaller, feodaller, bilumum yöneticiler onun ölümsüz kaleminden kurtulamamışlardı. Bu üst bürokratlar kendilerinden aşağıda olanları insandan bile saymıyor, üstü olanlara da kul köle oluyorlardı. Gogolü okuyunca bu iki yüzlüleri yakından tanır, insanlık için ne utanç verici kimseler olduklarını görürüz.

Boyuna söylüyorum, yine söyleyeceğim, Cervantes bir yeniliktir. Hepimizi can damarımızdan yakalamıştır. Gogol de öyledir. O da edebiyata büyük yenilik getirmiştir. Böyle büyük ustaların getirdikleri yenilikler moda değil birikimdir, altın halkalara bir altın halka daha eklemektir.

Gogol, Palto hikayesi üstünde yedi sekiz yıl çalışmıştır, dile kolay. Bu sekiz yıl içinde kim bilir usta bu hikayeyi ne kadar düşünmüş, kaç kez yazmıştır. Yazdıklarını, kim bilir, bu en güzelidir diye kaç kez seçmiştir. Bu çalışmanın sonucunda da bir başyapıt çıkmıştır. Bu hikayeden ne bir sözcük çıkarılabilir, ne de bir sözcük eklenebilir. Palto her yanıyla inatçı bir yazarın sabrının ve ustalığının işidir. Yazar bu hikaye çıktıktan sonra başına gelecekleri bilmiş midir? Bana göre bilmiştir. Bu hikaye her belayı göze aldıracak bir hikayedir. Ve yazar bunun farkındadır.

Gogolün çağdaşı olan P. V. Annenkov, bu hikayenin ortaya nasıl çıktığını anlatır: “Bir gün Gogolün yanında ava çok meraklı zavallı bir memurun hikayesi anlatıldı. Bu memur, binbir sıkıntı ile biriktirdiği 200 ruble ile güzel bir av tüfeği aldı. Yeni tüfeği ile ilk ava çıktığı gün bir sandala bindi. Ama tüfek nasılsa suya düşüverdi… Memur evine döndü, yatağa düştü, şiddetli humma içinde günlerce yattı. Ancak arkadaşları, aralarında para toplayarak ona yeni bir tüfek aldıkları zaman iyileşip kalktı. Bu hikayeyi dinleyenlerin hepsi kahkahayla güldü, yalnız Gogol gülmedi, uzun zaman düşünceli kaldı. Kaputun [Paltonun] ilk fikri işte o gün doğmuştu. Bu olay Gogole 1834’te anlatılmış, Gogol de bu hikaye üstünde sekiz yıl çalışmıştı. Palto çıkar çıkmaz büyük ilgiyle karşılandı. Tutuculardan yergi, ilericilerden övgü yağdı.

Üst bir memur olan Kont Strogovun şu sözleri günümüze kadar gelmiştir: “Gogolün Paltosu ne korkunç bir hikaye. Köprüdeki hayalet, hepimizin paltosunu hepimizin sırtından çıkarıp alacak. Bu hikayeyi okurken artık durumumuzu siz düşünün.”

Kont Strogov, hikayede “Büyük Adam” diye anılan generali kendisi sanmıştır. O gün bu gündür dünyamız Büyük Adam generallerle doludur.

Eleştirmenler de tutuculara karşılık verdiler, yazdılar, konuştular. Daha çok da Akaki Akakiyeviç üstünde durdular. Paltoyu halk da iyi karşıladı. Büyük eleştirmen Belinski de “Gogol yalnız gündelik yaşamın şairi değil, Paltoda küçük insanların, küçük yaşamların da şairidir” der.

Belinskinin söylediklerinin üstünde durmak gerekiyor. Gogol Paltoda yalnız küçük insanların şiirini yazmıyor, tekmil yaşamın şiirini yazıyor. Şiir üretmek, şiir içinde yaşamak insan soyunun, her şeye karşın yaşama dişiyle tırnağıyla sarılmasının temel taşlarındandır. Yaşam sevgisi, mutluluk insanın içindeki şiirden geçer. Ölümle bu kadar uğraşmak, ölüme direnmek, karşı karşıya kaldığımız bütün zorluklara katlanmak, içimizdeki şiirdendir. Şiirin ustası da Gogoldür. Onun ustası da bozkırlardaki destan, türkü, masal ustalarıdır, Homerostur, bilmediğimiz ustalardır.

İnsanoğlu çok sıkıldığında, bu dünyadan yok olup gittiğinde ona yardımcı dirençlerinden başlıcası da içindeki şiirdir. “Ya bu dünyaya hiç gelmeseydik, bu dünyanın tadına varmasaydık. İyi ki bu dünyaya geldik ya.” Birçok destanda bu tema vardır: Elimize geçen ilk destan olan Gılgamış ölümsüzlüğün çaresini arayan, ölümsüzlük otunu bulup da yitiren kişinin destanıdır. Destancı isteseydi, yılanın karanlık kuyuya kaçırdığı otunu Gılgamışa yedirir, onu ölümsüzleştirirdi. Nice ölümsüzlük türküsü, hikayesi, masalı halkın dilindedir, “çok şükür ışığı gördüm ya” diyen insan sayısı da az değildir. Ne olursa olsun, yaşamını da derinlemesine bilmediğimiz Gogolün de çok şükür ışığı gördüm demediğini ne biliyoruz? Sanatına, yaşama sarılan bir büyük usta elbette ışığı görmüştür.

Günümüzde özellikle Güney Amerika romanıyla özdeş anılan büyülü gerçekçilik (magic realism) denilen bir akım var. Büyülü gerçekçiliğin temelleri var. Eğer büyülü gerçekçilik diye bir roman akımından söz edeceksek, Gogolün ilk hikayelerini, özellikle de Paltoyu “magic realism”in modern çağlardaki başlangıçlarından biri sayabiliriz, hem de Ölü Canları unutamayız. Büyülü gerçekçiliği modern çağlarda yaratanlardan biri Gogoldür, dedik. Büyülü gerçekçilik anlatım sanatlarına destanlarla gelmiştir. Gılgamış büyülü gerçekçiliğe bir örnek değil midir? Hitit destanı Kumarbi bir örnek değil mi? Ya öteki destanlar?

Gogolün Paltosuna her okuyuşta, her zaman dikkatle bakmamız gerek. Onun getirdiği de insanlık için önemli. Don Kişot ne kadar önemliyse Palto da o kadar önemlidir diyebilmek zor olmamalıdır. Gogolün yazarlık tutarlığı ve ustalığı öyle ki, Ölü Canların birinci kitabından ikincisine temel bir psikolojik değişim yapamamasını, psikolojik derinliği oya gibi işleyen bu yazarın her tür iç ve dış baskıya karşın sanatına sadık kalması diye yorumlayabiliriz. Bu psikolojik derinliğin işlenmesini de en açık seçik Paltoda görüyoruz.
Akaki Akakiyeviç dokuzuncu derece bir memur, çalıştığı yerin belki de en çalışkan kişisidir. Aylığı kendisine zar zor yeter. Bürokratlar onunla alay ederler. Akaki Akakiyeviçin paltosu çok eskimiştir. O kadar çok terziye götürülmüştür ki, palto o kadar çok onarılmıştır ki, iğne tutacak durumu kalmamıştır. Akaki Akakiyeviç terziye yalvarır yakarır ya terzinin olanağı yoktur. Tek çaresi yeni bir palto dikilmesidir. Terziyle epeyce cebelleşirler, terzi 200 rubleye razı gelir. Akaki Akakiyeviç neyler neder, kırar sırar parayı denkleştirir. Palto dikilir. Bu bir tansıktır Akaki Akakiyeviç için. Yeni paltosunu giyer bürosuna gider, bütün büro ayağa kalkar. Çoğu alay ederek, bir kısmı da gönülden paltoyu över, kutlarlar. Bir müdür yardımcısı da, palto onuruna herkesi evine yemeğe çağırır. Başta Akaki Akakiyeviç müdürün evine giderler. Akaki şaşkınlık verici bu evde iki kadeh şarap içer, gece yarısı olunca da oradan kaçarcasına ayrılır, şehrin içine düşer. Ortalık karlıdır, buzludur. Eskiden böyle günlerde çok üşürdü, bu gece hiç üşümez. O yıpranmış eski paltonun soğuk bir yanından girip öte yanından çıkarken, tir tir titrerdi. Şimdi sıcacıktır. Şehrin alanına gelir, içini kuşkular alır ya karşıda çok uzakta olmayan önünde polislerin durduğu polis kulübesi vardır. Oraya doğru yürür, az sonra karşısına iki adam çıkar, onu soyar, paltosunu alırlar. Bağırır çağırır ya sesini duyuramaz. Polisin yanına varır, polis onu duymadığını söyler. Zar zor evine gider ve gece uyuyamaz. Sabah erkenden polis müdürlüğüne koşar, polisten bir sonuç alamaz.

Arkadaşlarının salık vermesiyle Büyük Adam generale gider. Uzun bir süre beklettikten sonra general onu huzuruna kabul eder. Büyük Adam general ona öyle bağırır ki, Akaki Akakiyeviç yere düşerken kapıda bulunan hademeler onu koltuklayıp dışarıya çıkarırlar. Ve bundan sonra yatağa düşen Akaki Akakiyeviç çok yaşamaz ölür.

Petersburg’da birdenbire bir söylenti dolaşmaya başlar, Kalikin köprüsünde, daha da uzaklarda geceleri, çalınan paltosunu arayan memur kılıklı bir hayalet gözüktüğü söylenir. Hayalet, çalınan paltosuna karşılık, konumuna, adına sanına bakmadan, rast geldiği insanın omzundan, ne biçim olursa olsun, paltosunu çıkarıp alıyor, kedi kürklü, samur kürklü, pamuklu olsun, tek sözcükle insanların kendi derilerini örtmek için kullandıkları her türlü, deriler ve kürklerle kaplı her şey onun için kabul edilebilir. Bakanlık memurlarından biri ölüyü gözleriyle görmüş, Akaki Akakiyeviç olduğunun kaşla göz arasında tanımış. Ama birdenbire öyle bir korkmuş ki…
Akaki Akakiyeviç hortladıktan sonra birçok kişinin paltosunu soyar. Bunların içinde Büyük Adam dedikleri general de vardır. Hayalet, generali öylesine korkutur ki ödü patlar.

Birdenbire birisinin kuvvetle yapıştığını hissetti, arkasına bakınca kısa boylu, yıpranmış üniformalı bir adam gördü, büyük bir korkuyla bu adamın Akaki Akakiyeviç olduğunu anladı. Memurun yüzü kar gibi bembeyazdı, tıpkı bir ölü gibi bakıyordu. Ama Büyük Adamın korkusu büsbütün arttı. Hayalet, ağzını çarpıtıyordu. Müthiş mezar kokusu çarparak şu sözleri söyledi: “Nihayet… sensin ha! Nihayet, şey, seni … yakana yapıştım! İşte senin palton gerek bana… Benimkiyle hiç uğraşmadın üstelik de beni haşladın. Şimdi çıkar bakalım paltonu.”
Zavallı Büyük Adamın nerdeyse kalbi duracaktı. Gittiği yere varmadan arabacısına buyurdu, arabacı hemen geriye döndü, atları kamçıladı, beş altı dakikada paltosuz kürksüz evine vardı.

O geceyi gayet rahatsız geçirdi. Ertesi sabah kahvaltı ederken kızı, “bugün çok solgunsun baba” dedi. Ama babası boyuna susuyor, kimseye başına gelenleri anlatmıyordu.
Yalnız o küçük memur Akaki Akakiyeviççe soyulması onu değiştirmişti. Artık kimseye “Bu ne cüret! Kiminle konuştuğunuzu biliyor musunuz?” diye bağırmıyordu.

Bu bir palto hikayesidir. Birçok insanın paltosu vardır. Akaki Akakiyeviç için de bu palto sahip olduğu en değerli varlığıdır. Palto burada somut olarak değer değiştiriyor. Akaki Akakiyeviç zorlukla biriktirip gırtlağından keserek topladığı paralarla kendisine bir palto diktiriyor. Paltoyu giydiği günün gecesinde soyup alıyorlar. Paltoyu bulmak için büyük bir savaşım veriyor. Palto, Akaki Akakiyeviç‘in bütün yaşamıydı, uğruna canını verecek kadar, generalin samur kürkünün değeri neydi Büyük Adam general için?

Değerler değişkendir, değişkenlik insanlığın yaşadığı, vazgeçemediği vazgeçemeyeceği gerçeğidir. Çağımızda değişkenlik gerçeğine örnek olarak da Vittorio de Sica’nın Bisiklet Hırsızları filmini gösterebiliriz. Afiş yapıştırıcısının bir bisikleti vardır. Afişçi bisikletine binerek şehrin duvarlarını afişlerle donatır. Bir gün bisikleti çalınır. Bisiklet onun medar-ı maişetidir. Adam bisikletini bulmak için oğluyla birlikte yayan yapıldak şehre düşer, şehri baştanbaşa dolaşır, bisikletini bulamaz. Başına da türlü işler gelir.

Değerler her günde, her ayda, her yılda, her yüzyılda da değişir. Her ülkede, her kıtada, her mevsimde de, her iklimde de, her koşulda da, her sınıf için de değişir. Say sayabildiğin kadar. Yeni değerler de yaratılır. O da değişkendir. Değişkenlik sonsuzdur. Değerler de olur, doğar. Her insana göre de değişir.

İşte bunu bütün görkemiyle bir insanlık trajedisi ve güldürüsü olarak Gogol yazmıştır. Gogol, yukarda da söylediğim gibi biçimde, anlatımda, kurguda da birçok yenilik getirmiş çok az yazardan biridir.

Ölü Canlar tamamlansaydı nasıl bir başyapıt kazanacaktı insanlık diyemeyeceğim. Ölü Canlar başlı başına bir başyapıttır. İkinci, üçüncü Ölü Canlar ne değiştirecekti, birinci kitaba ne katkıları olacaktı bunu da bilmeye olanağımız yok. İnsan her şeye karşın, Gogol Ölü Canları bitirseydi diye yakınıyor.

Ölü Canlarla, öteki yapıtlarıyla büyülü gerçekçilik dediğimiz roman türü yaratıcılarından birisi de Gogoldür. Gogolden önce elbette bu türün anlatıcıları vardır. Gogolün özsel kaynaklarından biri bozkır destanları, masalları, türküleri olduğu, İlyadayı iyi bildiği, sanatının başına oturttuğu için büyülü gerçekçiliği ister istemez yaratanlardan biri olacaktı. Büyülü gerçekçiliğin adı çağımızda kondu da, İlyada, Odysseia, Kumarbi, Gılgamış, öteki destanlar büyülü gerçekçiliğin her çağ için kaynağıdırlar, denmedi.

Gerçek, salt elimizle dokunduğumuz, gözümüzle gördüğümüz, içinde yaşadıklarımız değildir. Bir de yarattığımız düşler, düşlemler, mitler. İçinde yaşadığımız dünya bize yetmediğinde, sığınacak bir dünya aradığımızda, yarattığımız düşlemler, mitler dünyasına sığınıyoruz. Düşlemler, mitler dünyası da bizim bu dünyamızla birlikte, iç içe yaşadığımız dünyadır.

Çağımızda mitler, düşlemler gibi insanlık gerçeğini atlayanlar, gerçeklerden uzaklaşmışlardır. İyi yazarlar insanlığın bu yönüne boş veremezler. Şunu unutmayalım, İlyadadan, Odysseiadan, Kafkas destanlarından, dünyada bilinen öbür destanlardan önce Gılgamış destanı var. Bildiğimiz büyülü gerçeğin yaratıldığı büyük yapıt.

Dostoyevski demişti ki: “Rus romanı Gogolün Paltosundan çıktı.” Ölü Canlar da öyle.

Yaşar Kemal – Binbir Çiçekli Bahçe
Dode Sjeler (Ölü Canlar), Nikolai Gogol, Library of World Literature, Solum Forlag, Norveç, 2004

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz