Furuğ’un Öyküsü: Cüzamlıdır o! Herkes kaçar onlardan… – Celâl Hosrovşahi

0

Mühür

Ellerimin yardımıyla pencereye doğru sürüklendim. Bacaklarım ölmüştü. Halının üzerinde, arkamdan iki ayrı ceseti çekiyor gibiydim. Ellerime baktım. Onlar, benimdi… Onlar, gövdemin ve iki ölü bacağımın ağırlığını yükleniyor, bizi oraya buraya taşıyorlardı. Birden gözüm, sol elimin küçük parmağındaki eski yüzüğe takıldı. Hayatım boyunca yüzüğüm olduğunu hatırlamıyorum. Hayretle, nereden geldiğini düşündüm.

Pencerenin yanında, duvara dayandım. Sonbaharın öğle sonrası güneşi, sıcak ve keyifli idi. Camın arkasından, evimizin küçük avlusu, koyu yeşil renkli giriş kapısı, üç basamağı, avlu döşemesinin bir bölümü, yarı dolu küçük havuzun bir köşesi ve pencereye hemen hemen yapışık olan avlunun tek ağacı, yaşlı çamın seyrek dalları, iğne yaprakları ve kozalakları görünüyordu. Sol elimin küçük parmağına baktım yeniden. Yüzüğü çıkarmak istedim. Parmağımda dönüyor, ama çıkmıyordu. Dikkatle baktım. Oval, akik bir ‘kaş’ı vardı. Üzerine eski harfler kazınmıştı. Uçları birbirine düğümlü, hatta birbirinin içine geçmişti harfler. Çevreleri kısa çizgilerle süslenmişti. Hepsi aşınmış, yer yer kararmıştı. Bu bir ‘mühür’dü. Ama kimindi?.. İyice baktım. Yalnızca birkaç harf çözebildim. Biri ‘Cim’, uzun kuyruğu gelmiş ve ‘Elife sarılmıştı. Öbürü ‘Ya’, sözcüğün sonundaydı ve hepsini içine alarak ‘Cim’e doğru uzanıyordu. ‘Cim’in başında da küçük bir ‘Nun’ vardı.

Gün batmak üzereydi. Oda yavaş yavaş kararıyordu. Gözlerim yorulmuştu. Sırtım ağrıyordu. Yatağıma dönmek istiyordum. Ama kımıldayamıyordum.

Ağır ve öldürücü bir hastalığı daha yeni geride bırakmıştım. Ne kadar sürdüğünü hatırlamıyorum. Kurtulmuştum. Ama, bacaklarım ölmüştü.

Kapının açılmasıyla yerimden sıçradım. Pencerenin yanında sırtım duvara dayalı, uykuya dalmışım. Gece, pencereden süzülmüş, odayı doldurmuştu. İhtiyar Ninenin gölgesi kapı eşiğinden geçti. Elektrik düğmesini çevirdi. Oda aydınlandı. Ufak tefek bedeniyle her zaman olduğu gibi gayretli, aynı zamanda kaygılı görünüyordu. Küçük, telâşlı adımlarla bana doğru yürüdü. Sanki ölüm döşeğindeki bir hastaya ‘hayat iksiri’ sunmak için geç kalmış gibiydi. Eğildi, söylenmeye başladı:

“Aman Allahım!.. Neden yatağından çıktın? Üşüteceksin… Daha yeni kendine gelmiştin. Gel. Sana yardım edeyim. Gel yavrum, yatağına yat… Gel!..”

Beyaz tülbentini çenesinin altından çengelli iğneyle tutturmuştu. Gene de ortadan ayrılmış, kınası kaçmış beyaz saçları görülebiliyordu. Kaşlarını çatmıştı, ama kırışık dolu yüzünde sevecenliğin izleri fark ediliyordu. Çukura kaçmış siyah gözleri, iki küçük elmas parçası gibi parlıyordu. Hastalığım boyunca çevremde dönüp durmuştu… Onu çok seviyordum… Annemin yanında hep huysuz ve inatçıydım. Onunla suyumuz hiçbir zaman aynı arkta akmadı. Oysa Nine, her an kucak dolusu şefkat ve gülümsemeydi benim için…

Eğildi. Koltukaltlarımdan tuttu. Kendisinden umulmayan bir güçle beni yatağıma sürükledi. Yastıkları arkama koydu. Yorganı göğsüme kadar çekti.

“Sen biraz dinlen, gidip akşam yemeğini getireyim,” diyerek bana konuşma fırsatı bırakmadan oda kapısına doğru aynı kısa, telâşlı adımlarla çabuk çabuk ilerledi.

Arkasından seslendim:

“Nine!..”

Durdu. Döndü. Şefkatli, kuşkulu biraz da meraklı, bana baktı. Elimi kaldırdım. Parmağımdaki yüzüğü göstererek sordum:

“Nine!.. Bu yüzük nereden geldi?..”

Bir an durakladı. Sonra kendine özgü şivesiyle hızlı hızlı konuşmaya başladı:

“Ah canım!… Söylemeyi unutmuştum. Birkaç gündür iyisin. Şimdi dinlenmen gerekli. Ha! Annen seni görmeye gelecek. Şu an bir konuğu var aşağıda. Biliyor musun…”

Sözünü kestim ve yeniden yüzüğün nereden geldiğini sordum.

“Böyle bir yüzüğümün olduğunu hiç hatırlamıyorum,” dedim.

Nine, tülbentini elleriyle düzeltti ve çengeliyle oynamaya başladı. Sıkılınca hep böyle yapardı. Sonra anlatmaya başladı:

“Biliyor musun yavrum… hastalığın sırasında parmağına ben taktım onu… Tamam… Tamam… Biliyorum. Sizlerin böyle şeylere inanmadığınızı biliyorum. Ama… bu yüzük bir çeşit ‘kurtarıcı tılsım’dır. Yani…”

Durakladı. Sonra çabuk çabuk sürdürdü konuşmasını: “Rahmetli baban için, birinden almıştım. Ama geç kaldım. O günden beri bendeydi…”

Ağlaması tuttu. Gözlerinden bir iki damla yaş süzüldü. Tülbentinin ucu ile kuruladı. Döndü. Aceleyle odadan çıktı, gitti…

Az sonra elinde yemek tepsisiyle odaya girdi. Tepsiyi bana verdi. Yatağımın ucuna oturdu. Ben yerken, sevgiyle seyretmeye koyuldu. Daha ilk lokmamı almıştım. Her zamanki gibi beklemeden, “Nasıl olmuş?” diye sordu.

Güzel olduğunu söyledim. “Eline sağlık,” dedim. Bir anlık sessizlikten sonra, “Yüzük,” dedim. “Bu yüzük nereden geldi?”

Derin bir nefes aldı. Yine tülbentinin çengelli iğnesine götürdü elini. Bakışlarını pencereye çevirdi. Dalgın, yavaş konuşmaya başladı:

“Uzun zamandır bende bu yüzük… Rahmetli baban aniden hastalandı ve yatağa düştü… O zaman, annene söyledim. Babanın hastalığı, ağabeyinin hastalığına benziyordu. Onunki kısa sürmüştü. Annen kıyametleri kopardı. ‘Başımıza doktor kesildin,’ diye sürekli azarladı beni… Rahmetli baban çok iyi bir insandı… Ama ne ile uğraşırdı? Kimse bilmezdi. Son günlerde eve de az gelir olmuştu.

Çoğu zaman haber alamazdık… Neyse… Annene çok söyledim: ‘Bu hastalık, bu ailenin kaderidir,’ diye… Dedenin Meşrutî Devrimi’nde büyük bir rolü varmış. ‘Serdar’ın çok yakın dostuymuş. ‘Serdar’ı çeşitli entrikalarla merkeze almışlar. Sonra da ayağından vurulmuş, uzun süre yataktan kalkamamış. Rahmetli deden de perişan olmuş. Aranıyormuş… Ortadan kaybolmuş. Uzun bir süre sonra eve geldiğinde konuşamıyormuş. Dili ağzında kuru bir ağaç gibi olmuş. Sesi kısılmış… Tıpkı, baban gibi… Sonra da ölmüş.

“Annene, ‘Aynalı Dağ’a gitmek istediğimi söyledim. Doruğunda bir türbe vardı. Niyetim, baban için birşeyler yapmaktı. Ama, annen… bana bağırdı, ‘Bırak bu işleri,’ diye engellemeye çalıştı. Beni tanırsın. Bildiğimi yaparım. Annen, hiçbir zaman beni sevmedi… Rahmetli baban… O başkaydı. ‘Sen hanımın söylediklerine aldırma, aslında kalbi iyidir,’ der, yumuşatırdı beni… Vallahi ben bir iyiliğini görmedim. Neyse, sen bana bakma. Ne de olsa, o senin annen…

“Bir sabah, tanyeri ağarırken, Aynalı Dağ’a doğru yola koyuldum. O zamanlar gençtim… Yürüdüm. Yürüdüm. Bir patikadan geçiyordum. Güneş ışıklarını henüz gönderiyordu. Birden onları gördüm. Dağı kıvrılarak dolaşan yolda, birbirlerinin peşi sıra gidiyorlardı. Hırpani kılıklı, siyahlar giyinmiş, koltukaltlarmda bembeyaz tavukları… Yüzleri korkunçtu… Kalbim hızlı hızlı çarpıyordu…”

Kapı eşiğinde durmuştum. Çocuklar, küçük meydanda aşık oynuyorlardı. Aşığım elimdeydi. Sıramı bekliyordum. Sıra Hüseyin’deydi. Alt sokaktan, şiddetli bir gürültü geldi. Herkes olduğu yerde kaldı. Hüseyin, bacakları gergin, aşığı elinde, sesin geldiği yere baktı. Gırtlaktan gelen boğuk bir çığlık attı. Elindeki aşığı fırlattı. Gözleri dehşet içinde, yüzü bembeyaz, dudakları yan aralık, hızla koşmaya başladı. Çocukların hepsi, panik içinde, çil yavrusu gibi sağa sola dağılmışlardı. Arkamdan bir elin omzuma dokunup beni içeri çektiğini hissettim. Bir yandan “Sakın bakma,” diye fısıldıyor, beni uzaklaştırmaya çalışıyor, öte yandan gözünü kapının ince aralığına dayamış, sokağı kolluyordu. Bense inatçı bir merak içindeydim. Eteğini çekiştirip ne olduğunu soruyordum. Tam bu sırada onu gördüm. Evimizin önünden geçiyordu. İriyarıydı. Siyahlar giyinmişti, üstü başı dökülüyordu… Yüz hatları birbirine geçmişti, burnu yoktu. Kirpiksiz, cansız gözleriyle karşıya bakıyordu. Yürüyüp gitti. Koltuğunun altında bembeyaz bir tavuk taşıdığım gördüm. Nine aceleyle kapıyı kapattı. Hızlı hızlı dualarını mırıldanmaya başladı. Gördüklerim, gözümün önünden gitmiyordu. Korkudan titriyordum. “Kim, bu?.. Kim bu?..” diye soruyordum. Nine kendini toparlamış, beni öpüyor, kokluyor, yatıştırmaya, içeri götürmeye çabalıyordu. Bense inatlaşıp duruyordum.

Sonunda, azarlayarak anlattı:

“Cüzamlıdır o! Hastalığı bulaşıcıdır. Herkes kaçar onlardan… Dağın arkasında yaşarlar.”

Sessizce dinledim. Sonra,

“Peki, o tavuk ne?” diye sordum.

“Acıkınca yumurtasını yer,” diye açıkladı. “Hadi gidelim,” dedi…

Ağlayarak nineyi izledim.

“Sonra, hızlı hızlı dağa, doruğuna doğru ilerledim. Türbeye ulaştığımda öğlen olmuştu. Yorulmuştum. Bitkin bir haldeydim. Orada birinin olduğunu biliyordum. İnzivaya çekilmiş bir ermiş. Ziyaretçiler vardı. Aralarından geçtim. Açık kapıdan içeri girdim. Odanın dört bir yanma minderler serilmişti. Üstleri ve yer, renk renk halılarla kaplıydı. Her taraf söndürülmüş mum ve kündür kokuyordu. Soluk bir ışık, odanın bir kenarını aydınlatıyordu. Odanın sol başında postun üzerine oturmuş, nargilesini içiyordu. Sanki beni bekliyordu. Başım kaldırdı. Bana baktı. Gözleri ışıl ışıldı. Elmacık kemikleri çıkıktı, heybetli bir görünüşü vardı. ‘Ha! Hoş geldin… Hastan nasıl?’ diye sordu. ‘Aman, dedem! Dün geceden beri iyice kötüledi, artık kimseyi tanımaz oldu,’ diye yakındım. ‘Biliyorum,’ dedi, ‘rahmetli babası da böyleydi.’ Yaklaştım, yanına diz çöktüm. Elini tuttum, ‘aman, bir çare bul!’ dedim. Öpmek istedim. Hafifçe itti beni… Ve yanındaki sandukanın kapağını kaldırdı. Birşeyler aradı. İşte bu yüzüğü avucumun içinde koydu. O’nu hemen tülbentimin ucuna düğümledim. Hıçkırarak ağlamak geldi, içimden. Ayaklarına kapanmak istedim. Boğazıma bir şey takıldı. Bir süre öylece kaldım. Sonra ‘Bunu ne yapacağım, dedem?’ diye sordum.

“Gözlerini yere indirmiş, kımıltısız duruyordu. Bir zaman öylece kaldı. Uyuduğunu sandım. Ziyaretçilerin odaya sızan fısıltıları, koku, renkler, dede… Başım dönüyordu. Başka bir âlemdeydim artık… Sonra sesini duydum: ‘Bu yüzük bir kurtarıcı tılsımdır. Geç kalmadıysan, onu hastanın sol elinin küçük parmağına geçir. Kendine geldiğinde de selâmımı söyle…’ Sustu. Sonra sürdürdü konuşmasını: ‘Bir zamanlar babası ile aynı yoldaydık… Git! Git, artık!’

“Akşam olmuştu. Bilmem, sen eski evimizi hatırlar mısın? O ahşap kapı… Sokağa girdiğimde evin önünde büyük bir kalabalık vardı. Annenin sesi duyuluyordu: ‘Daha ne istiyorsunuz?.. Ölüsünü mü almaya geldiniz?..’ Ne olduğunu anlamıştım. Ellerimi başıma vurdum. Kendime geldiğimde… Sen o zaman çok küçüktün… Başucumda ağlıyordun…”

Yatağımdaydım. Yemeğimi bitirdikten az sonra, nine tepsiyi alıp çıkmıştı. Bir ara annem gelip hal hatır sordu. Onun içeri girmesiyle, yüzüğü görmesinden çekinerek, farkında olmadan yorganı sol elimin üzerine çekmişim. Sonra annemin odadan çıktığını gördüm. Sonra odanın karanlık olduğunu gördüm. Işığı söndürüp gitmişlerdi… Sonra pencerenin arkasında, o yaşlı çam ağacım gördüm. Sonra ağacın altında, kazılmış, dikdörtgen çukuru gördüm. Tekrar pencerenin yanına mı gitmiştim, sürüklenerek? Yoksa hâlâ yatağımda mıydım?.. Dört kişi taşıyorlardı tabutu… Hepsinin de yüzü babama ne kadar benziyordu. Çukurun yanında durdular. Tabutu yavaşça indirdiler. Sonra, avlunun koyu yeşil kapısı açıldı. Uzun boylu bir adam içeri girdi. Gözleri ışıl ışıldı. Elmacık kemikleri çıkıktı. Yaklaştı. Tabutun kapağını kaldırdı. İçindeki adamı gördüm. İriyarıydı. Siyahlar giyinmişti. Üstü başı dökülüyordu. Yüzü yaralarla kaplıydı… Gözleri yarı açıktı. Koltuğunun altında ölü, beyaz bir tavuk vardı. Adamın eğilip ölünün sol elini kaldırdığını, küçük parmağına bir yüzük taktığını gördüm. Şiddetli bir fırtına başladı. Çam ağacı gürültüyle ikiye bölündü. Aynalı Dağ’dan kente doğru bozbulanık selin hızla yayıldığını gördüm. Rengi kırmızıya çalıyordu.

Elimdeki yüzükle günlerce oynadım. Harflerin anlamını sökmeye çabaladım. Yüzüğe bakıyordum; harfleri gözümün önüne getiriyor, yan yana, bazan da üst üste diziyor, hiçbir şey elde edemiyordum. Bir gün, yüzüğün ‘kaş’ına dolmakalemimden mürekkep damlattım. Sonra sürünerek odamın beyaz duvarlarına, her tarafına bastım.

Nun Elif Cim Ya… Nun Elif Cim Ya… Nun Elif Cim Ya…

Nun Elif Cim Ya.

Bu küçük, oval çizginin içinde dönüp dolaşıyordum. Bu dört harfe sarılıyordum. Ama siyah, aşınmış yüzeyin üzerinde bulunan öteki işaretleri bir türlü çıkaranuyordum.

Yatağımda kıpırtısız yatıyorum. Tam karşımdaki duvara bakıyorum. ‘Mühür.’ ‘Mühür’ü gördüm. ‘Necati…’ Yeniden okudum ‘Necati…’ Yeniden: ‘Necati’, ‘Necati…’

Uzun boyluydu. Elmacık kemikleri çıkık. Gözleri ışıl, ışıldı… Artık onu tanıyordum. Ve onu bekliyordum. ‘Necati…’

Pencereden dışarı baktım. Gece sürüp gidiyordu. Camın arkasından çam ağacının sakin, yaşlı, hareketsiz gövdesi beni gözetliyordu. Nine, hiç gelmemiş miydi? Annem, nerede?.. Ne zaman bu eve taşındık… Yoksa eski evimizde miyiz?.. Ama eski evimizde bu ağaç yoktu… Kalabalıktı. Nine bayılmıştı. Onun başucundaydım. Biliyorum. Gelecek. Gelmeli… Necati gelecek. Gelip mühürünü benden geri alacak. Bunu nineye söylemeliyim. Nine beni kapıdan içeri çekti. Biri geçiyordu sokaktan… Çok korktum. Yüzü sanki erimiş, birbirine karışmıştı. Dışarıda hep gece mi?.. Biri gelsin… Işığı yaksınlar… O sokakta, ben ninenin başucunda dururken, çocuklar neredeydi?.. Hani birlikte aşık oynardık. Hem ne güzel oynardık. Kapı açıldı. Nine içeri girdi… Oda aydınlandı. Işığı mı yaktı?.. Nine bağırıyor:

“İçeri gir! Gel İçeri!.. Sokakta durma!” Ama ben oradayım. Ve çocuklarla aşık oynuyorum. Ninenin sesi çok uzaktan geliyor. Çocuklardan biri bağırdı:

“Geliyor!..”

Döndüm baktım: sokak bomboştu. Tüm pencereler kapalı. Uzun zamandır kimse açmamış, sanki… Terk edilmiş bir yere benziyor burası. Toz, toprak birikmiş her yanda. Perdeleri yok bu pencerelerin. Camlar kırık dökük. Kirli. Kapının yarısına kadar toprak yığılmış. Ben korkuyorum. Hava kararıyor. Korkuyorum. Bu kapı bizim kapımız mı?.. Ama, boyası dökülmüş. Çürümüş bu kapı. Çatlamış. Tokmağın demirini kaldırdım. Vurdum. Altındaki demir yok. Aşınmış bir delik var. Ses çıkmadı. Yeniden, yeniden vurdum.

Kapının tozu toprağı, küçük tahta parçaları yere döküldü. Korkuyorum. Bağırdım:

“Açın kapıyı! Açın!.. Geliyor!..”

Delikten içeri baktım. Bir oda gördüm. Odanın dört bir yanına minderler serilmişti. Üstleri ve yer, renk renk halılarla kaplıydı. Sol başta postun üzerinde, bir adam oturmuş nargilesini içiyordu. Dumanı burnundan çıkarıyordu. Annem, onun sağ tarafında, biraz uzağında oturmuştu. Başında, beyaz çiçekli bir örtü vardı. Ellerini kavuşturmuş, siyah gür saçları göğüslerine dökülüyordu. Annem, ne kadar gençti. Ve ne kadar güzeldi. Birden, adam başını kaldırdı. Yaklaşmasını işaret etti. Gözleri ışıl ışıldı. Annem ürkerek yaklaştı, yanına oturdu. Adam, usulca nargileyi aldı, yanma koydu. Sonra sağ kolunu annemin boynuna doladı. Kendine çekti. Ben bağırmaya başladım. Tokmağı hızlı hızlı vurdum. Ses çıkmadı. Kapıyı tekmeliyordum. Ninenin sesini duydum:

“Ne yapıyorsun yavrum, gel!,. Bak sana ne getirdim…”

Elinde, bembeyaz bir tavuk vardı. Bana uzattı.

“Yolu biliyorsun,” dedi. “Buradan doğru gideceksin. Sokak bitince, bir çam ağacına rastlayacaksın. Yaşlı, kolu kanadı kırık bir çam. Onu geçtikten sonra sola sap. Hadi yavrum, Allah yardımcın olsun…”

Kapının arkasında gördüklerimi nineye anlatmak istedim. Korkudan titriyordum. Bu arada, farkında olmaksızın tavuğu aldım. Koltuğumun altına sıkıca yerleştirdim. Ninem, parmaklarıyla sus işareti yaptı. Ve dağa giden yolu gösterdi. Birkaç adım ilerledim. Sonra geriye dönüp baktım. Hiç kimse yoktu. Yalnızdım.

Issız ve sapa bir yolda, iriyarı vücudum; üstümde siyah, hırpani giysiler, koltuğumun altında bembeyaz tavuk. Çam ağacının yanındaydım.

Önümde, birbirinin peşi sıra dağa doğru ilerliyorlardı. Siyahlar giymişlerdi. Giysileri dökülüyordu. Koltukaltlarına bembeyaz birer tavuk sıkıştırmışlardı. Yüzleri korkunçtu.

Artık ‘Necati’yi beklemiyordum. Hiçbir şeyi beklemiyordum. Mühür’ü çıkarmaktan da vazgeçmiştim. Parmağımla birleşmiş, derime kaynamıştı. Yatağımdan sürünerek çıktım ve pencereye doğru ilerledim. Dışarıda sıkıntılı bir akşamüstü vardı. Gökyüzü bulutlu, çam ağacı hareketsiz duruyordu. Duvara dayandım, gecenin gelmesini beklemeye başladım.

Birden bir hışırtı duyar gibi oldum. Dönüp baktım. Yarı karanlıktı oda. Duvarlarda hafif bir kıpırtı geziyordu. Gözlerimi ovaladım, iyice, dikkatle baktım. İzler… Mühür’ün duvarlarda basılı izleri… Harfler… Büyüyerek hareket ediyorlardı. Şekiller kımıldıyordu her yanda… Sürünerek en yakın duvara doğru gittim. ‘Cim’in kuyruğu uzamış, ‘Ya’ nın ucuna düğümleniyordu. ‘Ya’ incelip öbür iz’in ‘Nun’ harfine doğru yaklaşıyordu. Yavaş yavaş tümü birbirinin içine geçti ve duvarların üzerinde uzun bir zincir oluştu Büyük, koyu tek bir zincir… İlk halka usulca duvarın üzerinden kaydı. Bana doğru geliyordu. Donmuştum. Kıpırdayamıyordum. Ağzımı açtım. Bağırmak istedim. Sesim boğazımda hapsolmuştu, çıkmıyordu. Ellerimi yere koydum. Son bir çaba ile pencereye ulaştım. Dışarıya baktım. Gece inmişti. Kollarımda güç kalmamıştı. Yüzüstü yere kapaklandım. Boynuma sarılan ince zincirin soğukluğunu duydum.

Celâl Hosrovşahi
Kaynak: Furuğ’un Öyküsü
Türkçesi: Celâl Hosrovşahi, Onat Kutlar, Handan Yalvaç | Can Yayınları

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz