Franz Kafka’yı anlamak (2)| İç Dünyası ve Belirsizlikleri – Roger Garaudy

Kafka’nın yaşadığı dünya, yabancılaşma dünyasıdır. Çatışmalar dünyasıdır, ikiye bölünmüş insanın dünyasıdır. İnsanın bu ikiye bölünüşün bilincini yitirdiği, kendisini uykuya bıraktığı dünyadır. Kafka’nın iç dünyası, bu yabancılaşma dünyasına ait olmak, boğazına kadar onun içine batmış olmak duygusu ile uyuyanların gözlerini gerçek bir yaşama açtırmak için duyduğu tutkulu arzudan kuruludur.
Nocturne adlı parça bu görevi şöyle çiziyor: «Geceye dalmışsın… her yanda insanlar uyuyor. Bir küçük komedi bu, suçsuz bir yanılsama bu: katı yataklarda, katı damların altında, şiltelere uzanmış, ya da çarşaflara, yorganlarının içine büzülmüş uyuyorlar! Gerçekte, daha önceki gibi, nice sonra olacağı gibi, çölde toplanmışlar, bir açık hava kampı, sayısı bilinmez bir kalabalık, bir ordu, buz gibi bir göğün altında, kaskatı toprağın üstünde bir halk… Ya sen, sen uyanıksın, gece nöbetçilerinden birisin; yanan ateşten ayaklarına doğru salladığın meşalenin ışığında, her şeyi daha yakından görmektesin. Niçin uyanıksın? Birinin uyanık olması gerek, diyorlar! Öyle birisi gerek.»1 Bu nesnel ikiliği, gerekliliğin birliği ile aşmaya çalışıyor.

<Öncesi] Franz Kafka’yı anlamak (1)| Kafka, Yaşadığı Dünya ve Çatışmaları

Onun insan olarak çabası, yanılsamaları suçlamak, yerleşik düzenin yalanını ortaya dökmek, kişide, canlı bir yasaya kavuşmak arzusunu uyandırmaktır. Ve her şeyden önce de insanın bu ikileşmesinin, uyandırıcının işini zorlaştıran korkunç devinimsizliğin açıkça bilincine varmaktır.
Dava’nın kahramanı Joseph K…, bu ikileşmiş insanlardan biridir. Toplumda, görevi ile bellidir o; «İmzaya yetkili» kimsedir; toplumsal düzen, nasıl, tamamen insani, evrensel ya da tanrısal bir başka düzenin bayağılaşmış ve yalancı bir karikatürü ise görev ve uğraşın da burada ikileşmiş bir anlamı vardır: sahte ve yabancılaşmış dünyada o, belli bir gücün taşıyıcısıdır, insanı ezen bürokratik alınyazısının bir çarkıdır. Tıpkı, Kafka’nın, Devlet Sigortası mekanizmasında memur oluşu gibi. Ama aynı zamanda, gerçek dünyada da bir gücün taşıyıcısıdır, tıpkı Kafka’nın bir vekâletin emanet edildiği kimse oluşu gibi, fakat bilinen hiçbir yetkesi yoktur. Bildirisini açıklayabilmekten aciz bir habercidir, suçludur, sanıktır o. O günden sonra işlerini ve yaşamını, gerçek yaşamının ta içindeki bu suçluluk duygusu yürütür. Durmadan yargıcını arar, fakat bulamaz, yaşamını temize çıkaramaz.
Toplumsal bakımdan kusursuzdur o; işinde doğru bir memur, saygın bir burjuvadır. Yerleşik düzenin boyutları ile sınırlanmış bir dünyada güven içinde yaşayabilirdi.
Ama bir gün, yaşamında birgün, alışılagelmiş dünyanın akıntısı ile oraya kadar ağır ağır sürüklenmişken, varlığının yasallığını, onu haklı çıkaracak son erekleri sorar kendi kendine. O zaman bir çatlak meydana gelir bu yaşamda:2 bu çatlak, gerçek olan her şey yeniden ele alındıkça, gitgide bir uçurum oluncaya kadar genişler.
Alışılagelmiş yasalar, hatta ahlâklar geçerli olmasınlar artık diye, insani ya da tanrısal ek bir boyutu tanımanın yeterli olacağı bir dünyada sanık haline gelmiştir. Yeryüzünün, gökyüzünün bütün adaleti sarsılmıştır. Ondaki her şey iğrenç görünür: tıpkı sihirli bir değnekle dokunulmuşçasına, bu adaletin kalem odaları, yoksul evleri olmuştur; mahkemeleri, hırsız uğursuz yatağı olmuştur; gizemli yargılar, çatı katlarında, görünmez yargıçlar tarafından okunur ve hiçbir zaman sanığa ulaşmaz.
Adalet sarayının tüm aldatıcı dekoru, adaletin bile insan avı ile simgelendiği ressam Titorelli’nin hayali portrelerinde görülen yargıç giysilerinin kıpkırmızı rengi, bütün bunlar, uykudan uyanır uyanmaz silinir, kaybolur.
Şato’daki Yerölçücü de yalancı güzellikten yüz çevirmiştir. O, bir yer ölçücüdür, toprağı arşınlayan birisidir, ama ölçüleri üzerinde hiçbir söz kabul etmeyen bir dünyanın ölçücüsü. Bu yüzden hiç kimse onun ölçücülük yeteneğini kabul etmez. Belediye başkanı: «Kadastrocu lâzım değil bize, der. Burada size verebileceğimiz en küçük bir iş yok. Küçük arazilerimizin sınırlan çizilmiştir, her yer çok düzgün olarak kadastrolanmıştır. Pek mülk değişikliği de olmaz burada; sınırlar konusundaki ufak anlaşmazlıklarımıza gelince, onları da dostça yoluna koyuyoruz. Bu durumda ne yapalım kadastrocuyu?»3
Bu çok iyi kadastrolanmış, herkesin ister mülk sahibi, ister köle ya da memur olsun kendi sınırları içine sonsuza kadar kapatılmış olduğu mülkiyet dünyasında, sınır taşlarını yerinden oynatmaya kalkışmak, kuşku ve hiddeti üzerine çeken bozguncu bir harekettir. Bu donmuş, katılaşmış dünyada, ölçücülük yeteneği olduğunu ileri süren kimse, köyden kovulur. Mülkiyet dünyası ölçüyü yadsır. Varoluş dünyası ölçüsüzdür. Buna karşın Yerölçücü garip bir ilgi toplar: Dava’da, avukatın hizmetçisi J Leni’nin «bütün sanıkları yakışıklı buluşu» gibi, Şato’dan ve köyden aforoz edilmiş olan Yerölçücü, yaşayanların bin yıllık umutlarını kendisinde kristalleştirir. Kuşku, korku esinler etrafa, fakat aynı zamanda başeğmişliğin ve uykunun insanları arasında bir ışık ve giz halesiyle çevrili, yeni bir yaşamın habercisidir.

Bir tek bakışı, eşyaları kendi ölçülerine sokar. O ortada görünür görünmez, dekor yırtılır ve dış görünüşün, efsanenin şatafatı arkasında alaylı gerçeklik ortaya çıkar: «K… gözleri şatoya çevrik, yoluna devam ediyordu… ama yaklaştıkça hayal kırıklığına uğradı; bu Şato, küçük, yoksul bir kentten, birbirinden farksız küçük köylü kulübelerinden meydana gelmiş bir yığından başka birşey değildi…» Kendi köyünün basit, sade yapıları ile bile karşılaştırılamazdı bu şato: «Çan kulesi, kendinden emin, dimdik, korkusuz yükselirdi orada… Bir yeryüzü yapısıydı o, doğru —zaten başka türlüsünü nasıl yapabiliriz?— ama ereğini, küçük ev yığınının düzlüğünden çok yükseklere yerleştirmiş, kederli günlerin ve günlük çalışmanın üstünde daha ışıklı bir anlam kazanan bir yapı… Buradaki kule ise… bir mantıksızlık vardı onda; düz bir damla son buluyordu; damdaki belli belirsiz, düzensiz ve harap mazgal delikleri, mavi göğe, bir çocuğun korkak ya da dikkatsiz ellerinden çıkmışa benzeyen dişler çiziyordu. Evin en ıssız odasına zorla kapatılmış zavallı bir insanın çatıyı oyduğu ve kendini dünyaya göstermek için orada yükseldiği söylenebilirdi.»4
Kafka, bir büyücünün tam zıddıdır: bir kulübeyi bir saraya, yırtık pırtık giysileri prenses giysilerine döndürmez. Ters yönde bir değişim meydana getirir; pırıltılı hayaller, son ereklerden başlayarak gerçek varlıklarını ortaya koymaları istenince dağılırlar, çökerler ve insanı tedirgin edici, yoksul bir gerçekliği bütün çıplaklığı ile göz önüne sererler.
Gerçek olduğuna inanılan dünya o zaman, fantastik bir gidiş kazanır. Kafka «Dava, bir gece hayaletidir… Onda, bu hayalete karşı elde edilmiş olan zaferin bilincine varıştan, dolayısıyla, bu utkunun olumlamasından başka bir şey yok.»5 diyordu.
Yargıcından celladına kadar bütün insanlar, en gösterişli görevlerini yerine getirirlerken, bu adsız yabancılaşma oyununda oynayan kuklalardan ya da değersiz aktörlerden başka şeyler değildir artık. Kafka’nın, Prag tiyatrosu soytarılarına benzeterek çizdiği, ölüm cezasını yerine getirmekle görevli iki kişi hakkında Joseph K… şöyle düşünür: «Yaşlı, ikinci sınıf oyuncular yolluyorlar bana. Ucuz yoldan hakkımdan gelmek istiyorlar benim.» Sonra sorar onlara: «Hangi tiyatroda oynuyorsunuz?»
«Baylardan biri, danışmak ister gibi öbürüne bakarak: ‘Tiyatro mu?’ diye sordu.
«Öbürü, inatçı dilsizliğiyle savaşan bir dilsiz gibi yaptı.

‘Anlaşılan, sorguya çekilmeye hazırlıklı değiller’ dedi kendi kendine K…»6
Anlamın, insan hakikatinin ve biçimin hayranlık verici bir şekilde birbiri içinde erimesi, kaynaşması, mit’in somut bütünlüğünde, Kafka’nın dünyaya bakışını ortaya kor: Yıkılmaz’ın, yani hem politik ve toplumsal dünyanın iç yasası, hem de kutsal bir düzenin evrensel yasası olan Büyük Yasa’nın uygulayıcıları, ister yargıç, ister din adamı olsunlar, derindeki insani ya da kutsal anlamı çoktan unutulmuş ya da bozulmuş bir dinin ya da kudretin temsilcileridirler. Onlar, zorba ve dar kafalı bürokratlar olarak özü boşalmış kutsalı yönetmeye devam ederler.
İnsan, yasanın aşağılık parodilerinin oluştuğu bir dünyanın ıssız labirentlerinde tekbaşına dolaşıp durmaktadır. Yaşamın barınılacak tarafı yok, ama ölümün de. Ölülerin Çağrısı’nda ziyaretçi, yaşamın en gülünç nesne ve görevlerinin yansıtıldığı bir dünyada durmaksızın geçip giden bir Yabancı olarak kalır, bunun tersine, Avcı Grachus'{& ölü, canlılar dünyasının kıyılarına yanaşıp yanaşıp geriye sürülür.
Gökyüzünde olduğu gibi yeryüzünde de adsız ve kişiliksiz bir saltanat hüküm sürmektedir. Yukarıda, Tanrı’nın ölümünün bıraktığı büyük boşlukta sessizlik vardır. Aşağıdaysa, yabancılaşmanın dişlileri arasında ezildikleri için artık insanlıktan çıkmış varlıkların uğultusu.
Unutulmuş inançların ve işlevsiz ayinlerin alaylı bir imgesi gibi Traumühl sinagogunun üzerinden ayrılmayan gizemli hayvandan, elindeki işkence âletinin işleyişini haklı gösteremeyen ceza sömürgesi subayına, son durağı olmayan Kalda demiryolunun bekçisine kadar Kafka’nın evreni, içersinde, ne sonun ne de yasanın olduğu bir yaşamın saçmalığının içe işleyen bir imgesini verir.
Tamamen insani bir varlığı yönetebilecek içten gelen ve canlı bir ilke olan yasa, toplumun, Devlet’in ve dinin acayip bir örgütü tarafından maskelenmiştir. Bu acayiplik içinde yaşam, bütün anlamım yitirmiştir.
Kafka’nın destanı, insani düzeni taklit eden sahte toplumsal ve dinsel düzenin dışında, yaşamın unutulmuş ve yitirilmiş anlamını yeniden bulma çabasıdır.

Yasalarıyla toplum, dogmaları ve ayinleriyle din, soğumuş küllerden başka birşey değildirler; ilk alevi, bu küllerden başka yerlerde yeniden bulmak gerek. Canlı bütünlüğünü yeniden yakalamak gerek; ancak bundan sonra her ayrıntı anlama ve yaşama kavuşacaktır. Bu canlı ve ana bütünlük tutkusu, Kafka’nın yapıtında, kendisine, bölünmüş, dağıtılmış, yapayalnız, bir parça derekesine indirilmiş tortu ve ölü varlıkları esinlendiren her acı haykırışta çınlamaktadır. Bazan da bu tutku Günce’nin ya da Notlar m sayfalarında görüldüğü gibi, olumlu şekiller altında ortaya çıkmaktadır: «Yaşamak demek, yaşamın içinde olmak, yaşama, onu yarattığım gözle bakmaktır. Dünyaya ancak yaratıldığı yerden iyi bakılabilir.»7 Aynı tutku, biçem’e garip bir parlaklık vererek, bütünlük plânını yakalama umuduyla yaşadığı yapıtlarında nadiren ve yer yer görülür. Çin Şeddi’nde, «Her türlü yoldan bir tek gayede birleşmeye çalışan kalabalığı» canlandırır; herkes, «büyük Bütünlük içinde tuttuğumuz küçük işi» tanımlamak ve yerine getirmek için can atar. İnsanların bütün gözleri ve umutlan, işte bu yüzden, Büyük Meclis salonuna çevrilmiştir: «Öyleyse o neredeydi? Kimler vardı orada? Kimse bilmiyordu bunu, kimse söyleyemezdi bana bunu! İnsanların bütün düşünceleri, bütün umutlan ve bunlara karşılık başardıkları şeyler ve bütün amaçları bu salonda idi. Fakat pencerelerden tanrısal dünyaların göz kamaştırıcı parlaklığı düşüyordu, Yüksek Meclis’in plânlar çizen önderlerinin kudretli ellerine…»8
Başka bir yerde Kafka, «kendini doğan günle tam bir uyum içinde duymanın sevincini» canlandırır.
Kafka, yaşamının çeşitli dönemlerinde önünde daha önceden çizilmiş bazı yollanrı açıldığını görmüştür. 1918’de «mülk sahibi olmayan emekçiler birliği» tasarımı hazırlar,9 bu ana çizgileriyle, gelecekteki israil Devletinin Kibutz’lan idi. Yaşamının sonuna doğru, Dora Dymant’ın etkisi ile ve İbraniceye ciddi olarak çalıştığı bir sırada hassidizm’e merak sarar: insanın, kendi içine dalarak, Tanrıyı her şeyde hazır ve nazır bulacağını: Tamının, insanın dışında bir yerde var olmadığını öğreten mistik bir hareketti bu. Aynı anlayışın izlerine daha önce Defterler’de rastlıyoruz: «Evinden dışarı çıkmasan da olur. Masanda kal ve dinle. Hatta dinleme bile, yalnız bekle. Hatta bekleme bile, taş gibi sessiz ve tek başına ol. Dünya, maskesini açasın diye kendini sana vermeye gelecektir; başka türlü yapamaz; sana hayran, önünde iki büklüm olacaktır.»10
Ama ne siyonizmi toplumsal plânda gerçekleştirme girişimi, ne de hassidizm’in iç aydınlatıcılığı, Kafka’nın gerçek, dünyasal ve tinsel bir kökleşmeye yönelik hareketini kucaklayamaz.
Şato’da, Yerölçücünün içinde bulunduğu ikilemde iki şık çarpışıp durur: köydeki öbür insanlara benzemek: orada çalışmak, evlenmek ve yabancılaşmanın uyuşukluğu içinde yok olup gitmek mi; yoksa Şato’ya sorduğu soruya boşu boşuna yanıt istemeye devam etmek mi: gerçek statüsü nedir onun? Kendisini hangi düzeye uyduracaktır? Yaşamının kanıtı, son nedeni nedir?
Gökyüzü ile yeryüzü, Şato ile köy arasında ikiye bölünmüş olan o, her iki yanda da yitirecektir: bıkıp usanmadan Şato’ya sorduğu soru, onu toplumsal görevinden, insani çabasından döndürecek, köye olan bağları ise kendisine Şato’nun kapılarını açacak olan büyülü sözcüğü öğrenmesine engel olacaktır. Boş bir gökyüzü ve ölü bir dünya arasında, varlığını ve ölçücülüğünü bir türlü kabul ettiremeden ölünceye kadar bir o yana bir bu yana yalpalayıp duracaktır.
Amerika adlı yapıtındaki göçebe simgesi, ayın temayı daha da derinleştiriyor: «İnsan başarısızlıklarının toplamı» denilen ve hep tamamlanmamış bir «toplam» olan şeyin peşinden «yeni dünyaya» yerleşmek tema’sını.
Kafka’nın sorunu, tikelin tümele, bireyin bütüne giriş noktasını açınlamaktır. İnsanın biricik eğilimi ve topluluk içindeki gerçek yerini ortaya çıkarmak ve onu bu duruma sokan yasaya göre davranmak.
Yerölçücü, «Ayırt edilmesi gereken iki şey olduğuna inanıyorum: birincisi, servislerin içinde ne olup bittiği ve buralardaki görevlilerin hangi konuda arzularına göre şöyle ya da böyle düşünebildikleri; ikincisi, kendi kişiliğim, gerçek kişiliğim, büroların dışında varolan ve büroların bir haksızlıkla tehdit ettiği ben; bu haksızlık öyle çılgınca birşey olmalıydı ki, bu tehlikenin gerçekliğine bir türlü inanamazdım» der.11

Dünyasal ya da göksel her türlü bürokrasinin ötesinde Kafka’nın «kurtarmak» istediği şey, insanın kendine özgülüğüdür:
«Tanrı, ancak kişisel olarak anlaşılabilir. Her insan varlığının kendi yaşamı ve kendi tanrısı vardır. Kendi avukatı ve kendi yargıcı. Din adamları ve ayinler, kötürüm olma yolunda bir ruhun koltuk değneklerinden başka bir şey değildir.»12
Kafka’nın en köktenci bireyciliği yaptığı tikel ile tümelin bu diyalektiğinde Tanrı, kendi varlığını, ancak en kişisel şekli altında ortaya koyabilin «En dizginlenmez inançta bireycilik mümkün olur olmaz, artık hiç kimsenin bu olanağı yok edemediği, hiç kimsenin artık yok olmaya göz yummadığı, yani mezarların açıldığı anda, Mesih gelecektir. Belki de bütün Hıristiyan öğretisi bu inançta yatmaktadır: uyulması gereken örneğin —bireyci bir örnek bu— eylemde kanıtlanışında olduğu kadar, tikel insanın içerisinde İsa’nın dirilişinin kanıtlanışında da.»13

Kişi, içine kapanmakla korunabilir mi? Kafka’nın ölümünden sonra yayımlanan yalnızlık üçlüsü: Dava, Amerika ve Şato adlı yapıtlarından çok, Yuva adlı kısa öykü bu bunaltıya yanıt veriyor, onu açıklıyor.
Yeraltı hayvanı kendi mülkü olan yeraltındaki yuvasına kapanır ve üzerinde eşyaların ağırlığını ve baskısını artık duymamanın gev- şetici ferahlığını hisseder: «Yerimi değiştirdim, dünyayı fark ettim, yuvama indim. Etkisini de hemen gördüm bunun. İnsana yeni güçler veren yeni bir krallık burası; yukarda yorucu olan şeyin burada izi bile yok artık» der.14
İçe kapanmışlığın hayallerine keyifle bırakır insan kendini: gerçekle ilgi tamamen kesilir ve katıksız tinselliğin aldatıcı ve hafif boşluğunda her şey daha kolaylaşır ya da öyle görünür: «Iç çatışmalarımı bastırabilirsem kendimi mutlu sayıyordum.»15
Kişi, «Mülkiyetine» —salt entelektüel bir «mülkiyet» de olsa— bir kapandı mı, kurgusal yapının dayanıksızlığı, yaşama karşı derme çatma bir savunmadır. Bunaltı yeniden ortaya çıkar bir zaman sonra: «Her zaman hazırlıklı olmam gereken bir şey: birisi geliyor… Bütün zamanımı düşünmekle geçirdiğim bütün o küçük tehlikeler bunun yanında neydi ki? Bu yuvanın sahibi oluşumun bana, bu saldırıya karşı koymak gücünü vereceğini umut ediyor muydum? Ne yazık ki, hayır! Çünkü sahibi olduğum bu büyük yapıt o kadar dayanıksız ki, birazcık ciddi her türlü saldırıya karşı kendimi savunmasız buluyorum. Ona sahip olma mutluluğu bozdu beni: yuvamın dayanıksızlığı beni de duygulu ve dayanıksız yaptı; ondaki yaralar, çatlaklar sanki kendi vücudumdaymış gibi hasta ediyor beni… artık kendi savunmam değildi düşünmem gereken… yuvamın savunması idi.»16
Yalnızca kavram ve yöntem güçleriyle nasıl çıkılır yaşamın karşısına? Üflesen yıkılacak minrıacık bir yaşamın içine büzülüp kalmış insan köstebeği, bir tek düşmanının yüzünde bütün bunaltılarını görecektir: «Artık, acayip ve büyük bir hayvanın varlığını kabul etmekten başka birşey kalmıyor bana; hele bu varsayımı yalanlayacak gibi olan şey, onun varlığının olanaksızlığını kanıtlamak yerine, akla gelebilecek bütün tehlikelerden daha tehlikeli olabileceğini gösterdikçe.»1^
Bu öykünün ve canlandırdığı bu kapalı, mantıksal ve sınırlı evrenin betimlemesinin ilk esinini, Milena’ya yazdığı, simgeyi açıklayan bir mektupta görüyoruz: «Senin anlayacağın, insan: bu ihtiyar köstebek, durmadan yeni oyuklar açıp durur.»
Dünyadaki yaşayışını düzenlemek çabasında olan insan, kendi kurduğu yöntemle ve yaşamın kendi düşüncesinde açtığı gedikleri doldurmak için yığdığı kurgularla bir olur, onlara karışır. Yabancılaşma tümdür.
İnsan o zaman, «kendi» dünyasının dışa kapatılamayacağını fark eder.

îç dünyanın dışa «kapatılamaması», Babil Kulesi girişimi’ni Çin Şeddi girişiminden ayıran şeydir. Babil Kulesi’nin yapılışı, insanın Prometece tutkusunun ifadesidir: kendi gücü ile göğe ulaşmak, Tan- riya eşit olmak tutkusu. «Girişimin aslı, ucu göklere değen bir kule kurmak fikridir. Bunun yanında, diğer şeylerin hepsi ikinci derecede kalır. Bir kere onun büyüklüğüne kapılırsa insan, fikir bir daha kaybolmaz artık: insanlar olduğu sürece kulenin yapımını bitirme arzusu, o yakıcı arzu da olacaktır.»18
Çin Şeddi ise, bunun aksine, parça parça yapıldığı için, üzerinde gediklerin sürüp gittiği bir tabyadır: «başlıca sorundur bu.»19 Sed, göğe saldırmaya kalkışan insanın atağı, saldırısı değildir artık; «Kuzeyli göçebelere karşı bir savunma aracı olarak», İmparatora «kara oklar» atan imansız halklara karşı «onu korumak için» tasarlanmıştı. «Ama devamlı olmayan, kesik kesik bir şeddin ne değeri vardır?»20
Bu bitmemiş parça parça duvarlar, yadsıma ve kuşkunun, üzerinde kara gedikler açtığı yaşamın imgesidir. insan, şeddi kurmak gibi söylencesel, sonsuz bir çabaya katılırken, varlığının anlamını aramaktadır; bu şeddin içinde yaşamı kendi üzerine kapanacak ve orada, ortak davanın bütünlüğünde, herkesin eylemine bir anlam ve bir varoluş nedeni yakalayacaktır. Ama bu, erişilir bir hedef değildir. «Bir hedef var, ama yol yok.»21 Bir başka yerde Kafka bu temayı yeniden ele alır: «Nereye gidiyorsun, bayım?
— Hiç bilmiyorum, yalnızca buradan uzağa! Buradan uzağa, hep uzağa; hedefime varmak için tek yol bu.
— Öyleyse hedefini biliyorsun sen? dedi adam.
— Öyle, diye yanıt verdim; söyledim ya sana; buradan uzağa, işte benim hedefim bu!»22
Yolsuz hedef, hedefsiz yol. Aşkınlığa tutulmuş insan.
Eskiden, sorunum yanıtsız kalabileceğini anlamazdım; şimdiyse na-
sil olup da soru sorabildiğimi aklım almıyor. Ama hiçbir şeye inanmıyordum, yalnızca soruyordum23
Burada, Kafka’da, «evet»ten «hayır»a bir dönüş meydana geliyor; artık o bir yeraltı hayvanı değil, ona saldıran şeydir.
Artık, o, ne içine kapanan hayvan, ne de şeddi kuran halktır; imparatora kara oklar çeken imansızdır, sınırlara saldıran göçebedir. Zamanımızın olumsuzluğunu yüklenen kimsedir.
Böyle olunca da kendi içine çekilmişliğinden kendini suçlu hissetmektedir: «Niçin, bizi karşı konulmaz şekilde halk topluluğundan söküp alan şeye doğru değil de, bizi birleştiren şeye dönük kalmamalı… Bugünler hep gittikçe daha çok yaşamımı düşünüyorum. Baş hatayı arıyorum onda: bütün kötülüklerin kaynağını; ne olduğunu bilmeksizin işlediğim hatayı.»24
insanları birleştiren gerçek inan birliğine içlerindeki yıkılmaz şeyle yalnızlık ve terk edilmişlik anından gidilir. «Yıkılmazlık, bir bütündür; her bireyde vardır, aynı zamanda o herkeste ortaktır; insanlar arasındaki bu çözülmez, eşsiz bağ buradan gelir. »25 Ama, anlatılmaz bir boşluğun bunaltısında, oraya varacak yolun ucu bucağı yoktur, ıpıssızdır.
Bu ıssızlık, peşine düşülen birlikten her an döndürecek gibidir bizi; «Yaşam, bizi, nelerden vazgeçirdiğini anlamamıza bile fırsat vermeyen devamlı bir kaçış, bir ayrılıştır.»26
Böylece Kafka’da her şey, birbirine karşıt kavramlarla yürür: kalabalık ve yalnızlık, inanç ve onun yadsınması.

Kafka’nın iç yaşamındaki diyalektiğin bu derin anlamı, birçok yorumcuyu, Kafka’nın düşüncesinin, Kierkegaard’la başlayıp Kari Barth’a ulaşan «bunalım teolojisi» ile ilişkileri üzerinde düşünmeye sürüklemiştir.
«Bunalım teolojisi»nin ana tezi, insanın Tanrı ile olan ilişkilerinin kavranışında, Tanrının adaleti ile insan ahlâkının ortak ölçülerden yoksun olduğu fikridir. İnsan, kendi kendisini kurtaramaz: ahlâki ve kültürel değerler, mutlak’ın yanında hiçtir. Ne bilgi, ne eylem, hatta ne aşk, Tanrı’ya giden yoldur.
Kafka’nın anlayışı ile bu yeni Kalvencilik arasında bir benzerlik bulmaya çalışanlar, Kari Barth’ın «Commentaire de l’epître aux Ro- mains»i (Eski Roma Şiiri Üzerine)ile Dava’mn tamamen çağdaş olması olayını ve Dava’da, tutuklama emri ansızın gelip Joseph K. sanık olunca, çağrı gelip çatınca, o güne dek günlük yaşayışındaki her şeyin: uğraşı, işleri, duygulan, bütün bunların silinip gitmesi olayını kanıt olarak gösterirler. Tanrının yargısı dışında her şey farksızlaşır.
Böylece roman, eğretileme yoluyla, bunalım teolojisinin temel ilkesini ortaya koyuyor kabul edilir; hiçbir insanî çaba Tanrı’ya götürmez.
ikinci kanıt olarak, Dava’daki Katedral simgesinin yorumlamasından çıkıyor: Rahip, «Bırak şimdi ayrıntıları»27 diye buyurur. Ve kendisi, simgeler yoluyla ona aslolanı öğretirken, herkese açık olmayan Yasa kapısından girişte yabancıyı durduran kapıcı öyküsünü anlatır. Burada, Tanrının, katına gelenlerin cenrıete ya da cehenrıeme gideceklerini kendinin belirleyeceği, insanın ise, girişkenliği ve çabası ile bunu sağlamayacağı imgesini gördüklerini sanmışlardır.
Nihayet, Amalia’yı kabaca kendisinin olmaya çağıran Sortini epi- sodunu ve genç kızın bu öneriyi reddetmesinden sonra başlayan uğursuzluğu, Kutsal kitaptaki, İbrahim’in özverisi söylencesinin yer değiştirmesi olarak yorumladılar: Tanrı, ibrahim’den gerçek bir suç işlemesini, oğlunu kesmesini ister; bu yolla onun itaatini ölçerek, tüm insani evrime göre Tanrının emirlerinin köklü yüceliğine işaret eder.
Bize göre, benzetme yalnızca dış görünüşlerde kalmakta ve Kafka’nın dünya görüşündeki derin esine bağlanamamaktadır.

Önce, en azından «Ou bien… ou bien» (Ya da… Ya da…) ve «Crainte et tremblement» (Korku ve Titreme) gibi iki temel yapıtını okuduğu Kierkegaard üzerinde Kafka’nın kendi yargısına başvurulabilir.
Kierkegaard’ın adı Kafka’nın kaleminde ilk kez 21 Temmuz 1913 tarihli günsinde görülüyor; burada, durumlarının benzerliği ile yönelimlerinin farklılığına değinilmektedir. «Bugün Kiergekaard’ın «Le Juge» (Yargıç) adlı (Fransızcaya «Ya da… Ya da… » adıyla çevrilmiştir. R.G.) yapıtı geçti elime. Kuşkulandığım gibi, derin farklara karşın, durumu benim durumuma benziyor. Bir dost gibi cesaret veriyor bana.» Durıım şu: babalarıyla ilişkileri (Kierkegaard babasının tinsel işkencesini paylaştığı halde, Kafka’nın acısı açıkça, babasının bunalımdan çok uzak olmasından doğmaktadır); nişanlıdan ayrılma (Kierkegaard R6gine’den ayrılışı, İbrahim taklidi bir özveri olduğu halde, Kafka, F61ice’ten bu işte onun uğraşına bir engel gördüğü ve onu sıkıntıya sokmak istemediği için ayrılmıştır); nihayet, inanç ve onun yadsınması arasında bocalayan bir kişinin bunalımı. Fakat farkın kesin olarak en derin olduğu yer, bu son, bu en önemli noktadır.
Kafka, «Ya da… Ya da…»daki temel ikilemi hiçbir zaman kabul etmez: «Kierkegaard şu sorun karşısında bulunuyor: varlıktan, estetik olarak yararlanmak mı, yoksa ahlâki bir deneyim elde etmek mi? Bana öyle geliyor ki, bu sorunu yanlış koymaktır. Tek olarak yaratılmış olan şeyi bölmektir bu. ikilem, olsa olsa Sören Kierkegaard’ın kafasında bulunmaktadır. Gerçekte, varlıktan estetik olarak yararlanmaya ancak ahlâki bir deneyim yolu ile ve gurursuz varılır.»28
– Burada suçlandırılan, arada aşılmaz bir uçurum açan Kierkegaard’ın temel durumudur. Kafka, Max Brod’a yazdığı bir mektupta, insanın güçsüzlüğü üzerinde değil, onun tinsel kaynaklan ve olumlu eylem olanakları üzerinde durur. Şöyle yazmaktadır: «Kendisinde, özgün birşeyler taşıyan ve ‘dünyayı olduğu gibi almak gerekir’ demeyip, ‘Dünya nasıl isterse öyle olsun, ben, insanların arzusuna uyarak vazgeçmeyeceğim bir özgünlüğü sürdürürüm’ diyen bir insan çıktığı ve dünya bu sözleri işittiği andan itibaren varlık değişir. Masalda sihirli sözcük söylenir söylenmez, çok eski bir büyüyle bağlanmış olan Şato kapılarının açılışı ve her şeyin birden canlanışı gibi — yaşam da kulağı kirişte beklemektedir bu sözcüğü. Melekler yapıta sahip çıkmaya başlarlar ve ne olacağını görmek için merakla bakarlar; onları düşündüren budur. Öte yandan, uzun zamandır boş oturan, tırnaklarını yemekle yetinen uğursuz şeytanlar yerlerinden sıçrarlar ve gerinirler; çünkü uygun bir fırsat görmüşlerdir burada…»29
O halde Dava, insanın köklü güçsüzlüğünün bir alegorisi, girişimlerinin ve çabalarının etkinliğinin yadsınması olarak yorumlanamaz.
Aynı şekilde Katedral simgesi de yeni-Kalvenci teolojinin bir açıklaması olarak yorumlanamaz. Bu, rahibin kapıcıdan söz ederken söylediklerini unutmak olurdu: «Onun her dediğinin gerçek olduğuna inanmak zorunda değilsin» der ve o bölümü, insanoğlunun girişimini yücelten bir formülle bitirir. «Tanrı’nın adaleti,» der «geldiğin zaman, neye geldin demiyor, gitmek istedin mi, koyveriyor, gidiyorsun.»30
Nihayet, İbrahim’in özverisi ve bunun anlamı konusunda Kafka’nın tutumu, karşıt olmasa bile, Kierkegaard’ınkinden derinden farklıdır: ^a/o’daki, Sortini ve Amalia episodunun, Kierkegaard’ın Korku ve Titreme’ûnût ibrahim’in özverisinin bir eşi olduğunu düşünmek keyfi bir şey olur; çünkü, önce, bir Avusturya Macaristan garnizonundaki bir genç kıza göre çağdaş bir generalin tutumunu anlatan «az önemli» bir olayın romanlaştırılması söz konusudur; ikinci olarak, ^a/o’nun bir tek satm bile bizi, Kafka’nın kurulu düzenin kendisine kayıtsız koşulsuz boyun eğilmesini haklı gören tutucu bir davranışı kabullendiği sonucuna götürmez; yine Şato’nun bir tek satın bile, Kafka’nın tepkileri ile Joseph de Maistre’in «cellatın savunmasındaki tepkileri arasında herhangi bir yakınlık kurmamıza izin vermez. Nihayet, Kalka, yorumlarında ibrahim hakkında Kierkegaard’ınkinden tamamen farklı bir yargıya varır, Kafka’ya göre, paradoksun genelleştirilememesi (Kierkegaard’da olduğu gibi) yalnızca tikele götürmez, aynı zamanda tümele: «ikircil olan, Iphigenie olayındaki gibi, tanrıların yanıtının hiçbir zaman açık olmayışı olayında anlatımını bulan bir tümele» de götürür. Kafka’nın tüm yorumu, ibrahim’in ve onun «tinsel yoksulluğunun» bir eleştirisidir.
Kafka ile Kierkegaard arasındaki tartışma, belli, kesin bir noktaya: insanoğlunun girişkenliğine götürür bizi. Kuşkusuz, Tanrı’nın adaleti ile insanların adaleti arasında kabaca bir kesiklik vardır. Bizim yabancılaşmış toplumumuzla Tanrı’nın krallığı arasında ortak hiçbir şey yoktur. Fakat tarihe Kierkegaard’dan daha bağlı olan Kalka, günümüzde gerçekleşmiş olan tarihsel toplumsal düzeni, sonsuz bir düzenle bir tutmaz. Bundan başka bir insani düzen olanaksızdın «Bu gerçek düzeni her an fark edemeyecek kadar zayıfızdır biz. Fakat o vardır. Gerçeklik her yerde görülür durumdadır. Sözde gerçekliğin ilmikleri arasından kendisini gösterir o.»31
Kafka’nın bir tek formülle özetlediği şey budur: «Tanrıya yakın olmak» ile «doğru bu- yaşam sürmek» bir ve aynı şeydir. Şurası dikkat çekicidir ki, Kafka ne zaman Prometheus’tan söz etse, prometece davranış üzerine bir yargı getirmeksizin, cezanın koşullan üzerindeki mitolojik değişiklikleri sıralar.32
Kafka, Ceza Sömürgesi’Me en korkunç bir şekilde Tanrı yargısının aşkınlığını anlatırken, bir hiddet çığlığı duymamak olanaksızdır: hafifletici nedenler, yani kişilik, tikellik işe karıştırılmaksızın yalnızca yasayı çiğneme suçu cezalandırılır. Kör makine yargının gereğini yerine getirir: mahkûmun etine, kanlı harflerle, soyut yargılarını yazar: «Üstüne baş eğ!» «Doğru ol!».
«Köy Doktoru»nda ise sanrıya düşürücü öğüdün karşılığını buluruz: tikel tek’in baştan çıkarışlarına kendini bırakmak, isterse sevgiyi yaymak için yapılsın, daha berbat bir kötülüğün yer etmesine fırsat verir. Bir çift sihirli atın çektiği arabada doktor, bir hastanın başucuna gelir: «bir cüzamlıyı öpecek» kadar görevine bağlıdır ama o sırada evinde seyis, Roza’yı seviyor, ırzına geçiyordur kızın; «ihanet! İhanet! Geceleyin kapının ziline bir kez boyun eğdin mi her şey bitmiştir artık… Bir daha düzeltilemez durum…»33
Tümelin ve tikel’in bu ikili genelleştirilmezliği ve bundan doğan öldürücü sonuçlar, bunlardan hiçbiri Kafka’yı umutsuzluğa götürmez. Kuşkusuz, kendisini yalnız ve elleri bomboş hissetmektedir. «Dünyanın büyük boşluğunda kime başvurayım?»34 Fakat hemen arkasından Kafka, tek gerçek gücün toplulukta bulunduğunu ekler: «Tüm bilgidir, bütün soruların, bütün yanıtların tümüdür…» bu güç. «Yalnız sorma, yanıt da ver! Konuşursan kim karşı koyacak sana?» O zaman toplum, «koro halinde kendi sesini senin sesine katacak, sanki bugüne kadar yalnız bunu bekliyormuş gibi! Ve o zaman sen, hakikate, aydınlığa, itirafa boğulacaksın! Bu kadar kötülediğin aşağılık yaşamın çatısı açılacak ve herkes… Hepimiz yüce özgürlüğe yükseleceğiz.»35
Kafka, Defterleri’nde, yalanın ve kişinin yüzündeki maskenin ötesinde «sağlam bir hakikatin, ancak bir beraberlikte, koro’da bulunabileceğini» tekrar söyler.36
Kafka’da inanç, umuttur; insanın yaşamındaki yabancılaşmayı aşmak zorunda olduğuna, aşabileceğine kesin güvenidir, hatta bu aşmanın kendisini nereye götürdüğünü açıkça görmese bile. Kafka’nın, bütün yapıtlarıyla saldırdığı bu yabancılaşmanın sınırlarının ötesinde tertemiz bir insani varlık, olasıdır. «İnanmak: kendindeki yıkılmazı kurtarmaktır, ya da daha doğrusu: kurtulmaktır; daha doğrusu: yıkılmaz olmaktır; en doğrusu: oymak’tır.»
Bu kurtuluşun, bu oluş’un Kafka için ölümün ötesinde, bu dünya ile öte dünya arasında sınır olduğu söylenebilir mi? Bu umudu açığa vuran, ölüm değil, ölüm arzusudur. Bu arzu bile, kurtarıcı bir kopmanın tamamlanışı değil, yalnızca ilk işaretidir: «Tanımaya başlamanın ilk işareti, ölmek arzusudur. Bu yaşam, dayanılmaz, bir başkası ise ulaşılmaz gelir. Artık, ölmek istemenin utanılacak tarafı yoktur…»37
«Eschatologique» (Tanrıbilimsel) yorumun ise tutar tarafı yoktur: Kafka’da ağırlık merkezi yaşamın sınırlarını aşmak arzusu içinde bile olsa her zaman insandır, insanın yaşamıdır. Adı, Kafka’nın yapıtlarında aşağı yukarı hiç görünmese de, Tanrı bile, kendisine doğru atılışla bellidir ancak, ondan ayrı değil.
Daha kutsal birşey varsa o da, insani çabadır, savaşımdır. «Temelim ne kadar zayıf olursa olsun… hatta dünyanın en zayıfı olduğunu kabul etsek bile, onun bana sunduğu araçlarla daha iyiye varmaya çalışmalıyım; bu araçlarla, ancak tek bir şeye varılacağını, bu en iyi şeyin ise umutsuzluk olacağını söylemek, düpedüz safsatadan başka birşey değildir…»38
Bu savaşım gerekliliğini olumlayışın bazan Goethe benzeri bir yankısını buluruz Kafka’da; Goethe’ye karşı hudutsuz bir hayranlık duyardı Kafka: «Kurtuluşa kavuşulmayacak da olsa her şeye karşın, her an ona lâyık olmak isterdim.»39
Bu, kendi ustası olarak gördüğü bir kimseyi çok bilinçli bir anmadır: «Her şey kavgadır, savaşımdır: aşka ve yaşama lâyık olan kişi, her gün onları yeniden fethetmek zorunda kalandır…» diyor Goethe. Goethe, bizimle, biz başka insanlarla ilgili her şeyi söylemiştir.»40 Umutsuz ve çaresiz bir yaşam anlayışı ile uyuşması zor bir hayranlıktır bu.
Kafka, temel ve yıkılmaz olanı araştırması sırasında, yaşamındaki yıkımların bir dökümünü yaparken, bu kararın bir hata olup olmadığını sorar kendi kendine: «Faydalı hiçbir şey öğrenmeyişimin, buna sıkı sıkıya bağlı olarak kendimi her gün biraz daha bedence erimeye terk edişimin gerisinde bir dilek gizlidir belki. Sağlıklı ve yararlı bir insanın yaşama sevincinin beni yolumdan döndürmesini istemiyordum. Sanki hastalık ve umutsuzluk aynı şeyi yapmıyormuş gibi!»41
Ölüm yaklaştıkça Kafka, giderek daha çok düşer bu görüşün üstüne: «Bu kuşağa yöneltilecek tüm kınamalardan bir teki bile düşmez payıma» 42
Yazarlık ödevini şöyle tanımlayacaktır: «Bir mutluluk arayıcısı»43; bu ise, yeni gözlerle, yaşamdaki olağanüstülüğü bulmak ve göstermektir: «Sonsuz çocukluk çağı. Her gün yeni bir çağrısı yaşamın! Yaşamın görkeminin insanın etrafına saçılmış bulunması, bol bol ama örtülü, görülmez, çok uzak bir derinlikte gizli olması da tamamen anlaşılır bir şeydir. Bu görkem, orada, aşağıda duruyor, hiç de düşmanca, inatçı ya da sağu- değil. Doğru sözcükle, gerçek adıyla
çağırılınca gelir. Yaratmayan ama yardıma çağıran büyünün özelliğidir bu.»44
Kafka’nın iç dünyası ve bu dünyanın belirsizlikleri böyledir işte. Yabancılaşmanın köklerini sökerek, dünyayı değiştirmenin çarelerini görmediği ve göstermediği için hiç de iyimser değildir. Hiçbir zaman, dünyanın saçmalığını ve uğursuzluğunu kabul etmediği için, kötümser de değildir. Yazgıya boyun eğmiş bir kimseyse, hiç değildir. Günce’sinde şöyle yazıyor: «Savaşım veriyorum ben, hiç kimse bilmiyor bunu… Askerlik tarihi, böyle savaşçı yaradılışlı insanlarla doludur.» Davanın kahramanı, yargıcını bulamasa bile durmadan arar ve gücü tükenip yenilinceye kadar kendini cellâtların eline teslim etmez. Şatonun kahramanı köye yerleşmek, kendisini kabul ettirmek için tutkuyla savaşır.
Kafka, ömrünün son günlerinde yazdığı sayfalarda, «Savaşım, yeteneklerimi aşan bir sevinçle dolduruyor içimi, belki de savaşmaktan değil, sevinçten yenileceğim.»45 diye yazar.
Kafka bir devrimci değildir. İnsanları, yabancılaşmanın bilincine ulaştırsa da, yapıtları baskıyı bilinçleştirmek yoluyla daha da dayanılmazlaştırsa da kavgaya çağırmaz onları; hiçbir ufuk açmaz insanın önüne; açıkça ortaya koyduğu bu drama, ütopik de olsa bir çözüm yo lu görmemektedir kendisi de. 1917 devrimi patlayınca şöyle der: «Rusya’da insanlar, adil bir dünya kurmayı deniyorlar.» Ama hemen arkasından ekler: «Bu, dinsel bir sorundur.»46 Prag’da işçiler sokaklara dökülünce, onlara karşı birden bir hayranlık duyar içinde: «Bu insanlar kendilerinin ne olduğunun o kadar farkında ve keyifleri öyle yerinde ki! Yolların efendisiler ya, dünyanın da efendisi olduklarını sanıyorlar»47 Fakat orada da şunları ekler: «Ama adlanıyorlar». Kitlelerin gücüne inanmıyor, onların savaşımlarının geleceğinde, önüne geçilmez bir alınyazısıymış gibi, bir Bonapart diktatörlüğünün ve kaçınılmaz bir bürokratik baskının boy göstereceğini sanıyordu. Ama Kafka, bir karşı devrimci de değildir: Baskıcı kurumlara ve onların güçlerini Tanrı’dan aldıkları savlarına karşı yaman bir kin duyuyordu; ikiyüzlü formüller ve kurumlar arkasına gizlenmiş olan kapitalist çıkarları fark ediyordu: «Cemiyet-i Akvam’ın yeni bir savaş alanının maskesinden başka birşey olmadığına inanıyorum. Savaş devam ediyor, ama şimdi başka araçlarla yapılıyor. Savaş tümenlerinin yerini şimdi bankalar aldı. Sanayicilerin savaş gücü yerine, mali güçlerin savaşçı yetenekleri geldi yerleşti. Cemiyet-i Akvam halkların cemiyeti değil, çeşitli çıkar gruplarının entrika çevirme ya da kılık değiştirme yeridir.»48 Yeni Lambalar adlı anlatısında, yukarıdaki dünya ile aşağıdaki dünya arasındaki köklü ayrılığı simgelemek isteyince, tema olarak sınıfların karşıtlığını alması dikkate değer: patronların temsilcisi ile madencilerin delegesi arasındaki zıtlık. Kötü lambaların kullanılması yüzünden kör olmuş olan madenciler, sınıflarının alınyazısını protesto etmek için seslerini yükseltince, görünmez yöneticiler adına konuşan kimse, sorumluluğu o kadar çok sayıda aracı üzerine atar ki, adsız baskı makinesi içinde, yaşamın yıkımından kimin suçlu olduğu bir türlü anlaşılmaz. Aşkanlığın belirtisi, somut dayanağını kendisine en anlamlı ve en canlı imgeyi veren sınıflar çatışması üzerinde bulur. Kafka, öldürücü düzene karşı çıkar ve bir mit yaratarak onun insanlık dışı maskesini indirir. Çağdaşı ve yurttaşı Haşek, Aslan Asker Şvayk’ta hile ve düzenle, toplumsal kurumların ve insanların dış görünüşleri altında yatan gülünçlüğe ve çirkinliğe ışık tutmuştu.

Şarlo, Modern Zamanlar filminde inatçı ve apaçık bir imgeyle insanın başkaldırışını çizmişti. Bunlar, yabancılaşma dünyasına karşı insanın sanat diliyle ortaya koyduğu çeşitli tepkilerdir.
Kafka, bir tanrıtanımaz da değildir, çünkü duygululuğu ve düşüncesi, tüm iç evreni, Yahudi dininin ve devamlı olarak okuduğu Pascul’ın, Dostoyevski’nin, Leon Bloy’un, Kierkegaard’m ve özellikle incil’in etkisi altında oluşmuştu. İbrani’ce ve Talmud üzerine yaptığı nicelemeler ile Yahudilerin dinsel tiyatrosuna karşı tutkusu, inanç dünyasının çekiciliğinin ne kadar etkisi altında kaldığını gösterir: bu, kendini aşma gerekliliğinin en trajik ve en kişisel olarak yaşanmış bir şeklidir. Fakat Kafka bir mistik de değildir: öteki dünya, hiç mi hiç yüzünü göstermez. Tanrı, insanın yaşamını yalnızca yokluğu ile etetkilen Kafka’da Tanrı hiçbir zaman insanın yoksunu olduğu şeyden, dünyanın yetersizliği duygusundan, inkârdan, Hasım’dan başka birşey değildir. İnsanlığın tüm düşlerinin tersi. Şatonun «Efendileri» ya da Dava’nın «Yargıçları» mı söz konusu?: İnsanın büyük sorusu hemen iki aldatıcı yanıtın karşısına dikilir: Ya helkesin efendisi Tanrı yoktur da ona kulluk taslayanlar kendi düzmecelikleriyle efendi olmuşlardır; ya da Tanrı vardır fakat kullarının bir an olsun bize rahat vermeyen işkenceleriyle kendini belli ediyordur ancak. İnanç, hedefsiz bir yol mudur, yoksa yolsuz bir hedef midir?
«Bir hedef var fakat yol yok; bizim yol dediğimiz şey, kararsızlıktır.»49
Kafka, bu iç dünyanın kaypaklığından kurtuluşu, yalnızca sanatçı yaratışta, mit yaratmada bulur.
Edebiyat yaratışı, Kafka’ya varoluş çatışmasını aşma olanağını verecek olan yabancılaşmadan kurtulma tekniği midir? İnsani olandan çıkan bir yol olacak mıdır bu? Sanat dinsel inancın yerini alabilecek midir? Sanatçı, Peygamberce ödevini yerine getirebilecek midir? Kafka, ölüme karşı bir bahse girişti. «Her şeye karşın ne pahasına olursa olsun yazacağım. Bu benim hayatta kalma savaşımdır.»50

Dipnotlar

1 Çin Şeddi, «Nocturae», Gallimard, s. 174. 2 Köpek, varlık nedenini sormaya başlar: «Yaşamım ne kadar değişti… Daha yakından bakınca, onda, ufak bir çatlak görüyorum: Birşeyler aksardı hep, tedirginlik gibi birşey» ta ki «gürültü patırtı ortasında, yüksek sesle, onlara buyururcasına sorularımı bağırdığım» ana kadar. (Çin Şeddi’nde «Bir Köpeğin Araştırmaları», s. 231-38.)  3 Şato, s. 71. 4 Şato, s. 14-15.  5 Janouch, Kafka île Konuşmalar, s. 30. 6 Dava, s. 360. 7 Taşrada Düğün Hazırlığı, s. 102. 8 Çin Şeddi, s. 104. 9 Taşrada Düğün Hazırlığı, s. 111. 10 Taşrada Düğün Hazırlığı, s. 109. 11 Şato, s. 78. 12 Jaııoııch, Kafka lk Konuşmalar, s. 155. 13 Günce, Grasset, s. 297. 14 Ceza Sömürgesi”nde «Le Terrier» (Yuva), s. 137. 15 A.g.y., s. 152. 16 A.g.y., s. 156. 17 A.g.y., s. 154. 18 Çin Seddi’nde «Les amıes de la ville» (Köyün Silâhlan), Gallimard, s. 128. 19 A.g.y., s. 102. 20 A.g.y.. s. 95-99. 21 Taşrada Düğün Hazırlığı, s. 77. 22 Çin Seddi’nde «Le Depaıt» (Yola Çıkma), s. 172. 23 Taşrada Düğün Hazırlığı», s. 40. 24 Çin Seddi’nâe «Bir Köpeğin…», s. 234 ve 249. 25 Taşrada Düğün Hazırlığı», s. 44-45. 26 Günce, Grasset, s. 290. 27 Dam, s. 342. 28 Jaııouch, a.g.y., s. 59. 29 Max Brod, FranzKafka, N.R.F. (Idees), s. 270. 30 Dava, s. 358 (Şipal çevirisi, s. 166). 31 Taşrada…, s. 109. 32 Çin Şeddi’nde «Prometheen», Gallimard, s. 135. 33 Değişim’de, «Köy Doktora», Gallimard, s. 119. 34 Çin Şeddi’ııde, s. 246. 35A.g.y„ s. 247. 36 Taşrada…, s. 301. 37 A.g.y., «Meditations sur le peche, la souffrance…» (Düşünceler…) Ayrıca Gün-ce’ye bkz. (s. 36): «Bu dünyada, sanki ikinci bir yaşamın olduğunu kesinlikle biliyormuş gibi yasıyorum
38 Günce., (16 Ekim 1921), s. 187. 39 A.g.y., (25 Şubat 1912), s. 166. 40 Janouch, a.g.y., s. 52. 41 Günce, (17 Ekim 1921), s. 187. 42 A.g.y., (19 Ocak 1922), s. 202. 43 Janouch, a.g.y., s. 42. 44 Günce, (18 Ekim 1921), s. 189. 45 A.g.y., s. 220. 46 Janouch, a.g.y., s. 107. 47 A.g.y„ s. 108. 48 Janouch, a.g.y., s. 107. 49 Tapada Düğün…» s. 39. 50 Günce, 15 Temmuz 1914, s. 60.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Aziz Nesin’in Aziz Nesin’den Seçtikleri: İstikbalim Olmasa

Beyefendiciğim, hal tercümemi yazılı olarak arzetmiştim. Daha teferruatlı mı olsun, buyurdunuz? Başüstüne, arzedeyim efendim. Nasıl? En küçük teferruata kadar... Emredersiniz......

Kapat