Franz Kafka: Kanatları vardı. “Neden uçup gitmediniz?” diye sordum…

Okuduğum kitabı kapatıp, ayaklarına dolanmasın diye bir kenara ittiler. Beni selamlayıp, hakem seçtiler. Ve bir an geçmeden parmaklarını birbirlerinin parmaklarının içine geçirip masanın kenarında koşuşturmaya başladılar, bazen biri, bazen öbürü diğerine üstün gelip bir sağa sola gidip geldiler. Bakışlarımı onlardan hiç çevirmedim. Madem onlar benim ellerimdi, tarafsız bir hakem olmalıydım, yoksa yanlış bir kararın yol açacağı belaları kendi elimle başıma sarardım. Ancak görevim hiç de kolay değil, avuçlarımın arasındaki loşlukta asla gözden kaçırmamam gereken çeşitli hilelere başvuruyorlar, dolayısıyla çenemi masaya bastırıyorum, şimdi artık hiçbir şey gözümden kaçmaz. Ömrüm boyunca, sol elime kötü bir niyet beslemememe karşın, hep sağ elimden yana oldum.

İkinci Defter

Yazılı ya da kulaktan kulağa aktarılmış olsun, dünya tarihi, bizi çoğunlukla bütünüyle yanıltır; ama insanoğlunun sezgi gücü, çoğunlukla yanlış yönlendirse de, yine de insana kılavuzluk ediyor, kimseyi yüzüstü bırakmıyor. Örneğin, dünyanın yedi harikası söylencesi, daima, dünyanın sekizinci bir harikası olduğu söylentisiyle örülmüş, sekizinci harikasıyla ilgili, belki birbiriyle çelişen farklı açıklamalar yapılmıştır; belirsizliği, eski zamanların karanlığından kaynaklanan açıklamalar.

Siz de kabul edersiniz ki, bayanlar baylar -Avrupalı giysileri içindeki Arap, gerçekte kendisini pek dinlemeyen, önlerindeki çıplak taş zeminden yükselen inanılmaz büyük yapıyı huşu içinde seyreden turist grubuna, aşağı yukarı böyle sesleniyordu şirketimin bütün öbür turizm acentelerine, hatta kendilerine uzun yıllardır haklı bir ün sağlamış olanlarına da, üstünlüğünü kuşkusuz kabul edeceksiniz. Rakiplerimiz, eskisi gibi, müşterilerine tarih kitaplarında sözü edilen dünyanın yedi harikasını göstermekle yetinirken, bizim şirketimiz size dünyanın sekizinci harikasını da gösteriyor.
Hayır, hayır.
Kimileri onun ikiyüzlünün biri olduğunu söylüyor, başkaları da yine, onun sadece öyle göründüğünü. Ailem babasını tanıyor: Geçen pazar günü bizi ziyarete geldiğinde, hemen oğlunu sordum ona. Yaşlı bay oldukça kurnaz biri, zayıf bir anını yakalamak zor, ben de zaten böylesine hamleler yapmakta pek yetenekli değilimdir. Sohbet başlarda canlıydı, ama ben söze girip sorumu sorar sormaz, bir sessizlik çöktü. Babam sıkıntılı sıkıntılı sakalıyla oynamaya başladı, annem çaya bakmaya gitti, yaşlı bay ise gülümseyen mavi gözlerini bana dikti, ağarmış gür saçlı başını, kırış kırış yüzünü yana eğdi. “Ah evet, delikanlı,” dedi, bakışlarını bu erken kış gecesinde yakılmış masa lambasına çevirdi. “Hiç kendisiyle konuştun mu?” diye sordu sonra. “Hayır,” dedim, “ama onun hakkında çok şey duydum ve eğer lütfedip beni kabul ederse bir ara kendisiyle konuşmayı çok isterdim.”
“Bu da ne? Bu da ne?” diye haykırdım, hâlâ uykulu uykulu yataktaydım, kollarımı havaya kaldırmıştım, sonra doğrulup kalktım, hâlâ bilincim yerine gelmemişti. Sanki birileri yolumu kesmiş de onları sağa sola itelemem gerekiyormuş hissiyle, zorunlu el kol hareketlerini yapıyordum, sonunda açık duran pencereye vardım.
Umarsız, ilkbaharda bir ahır, ilkbaharda veremli biri.
Bazen olur, nedenleri de zorlukla tasavvur edilebilir, ülkenin en büyük boğa güreşçisi boğayla güreşeceği yer olarak, Madrid seyircisinin adını pek duymadığı, sapa küçük bir kasabada bulunan virane bir arenayı seçer. Arena yüzyıllardır ihmal edilmiş, bir köşesini otlar bürümüş, çocuklar tarafından oyun yeri yapılmıştır, sıcaktan kızgınlaşmış çıplak taşların olduğu bir başka köşesi ise yılanların ve kertenkelelerin güneşlenme yeri olmuştur.

Duvarların üst kenarları çok uzun zaman önce sökülüp götürülmüş, çevredeki evler için taşocağı işlevi görmüştür. Beş yüz kişinin güç bela sığabileceği küçük bir kazandır artık. Ek bina filan yok, ahır yok; ama hepsinden kötüsü demiryolu henüz o kadar uzağa uzanmıyor ve en yakın istasyondan at arabasıyla üç saat, yaya olarak yedi saat süren bir yolculuğu göze almak gerekiyor.

İki elim kavgaya tutuştu. Okuduğum kitabı kapatıp, ayaklarına dolanmasın diye bir kenara ittiler. Beni selamlayıp, hakem seçtiler. Ve bir an geçmeden parmaklarını birbirlerinin parmaklarının içine geçirip masanın kenarında koşuşturmaya başladılar, bazen biri, bazen öbürü diğerine üstün gelip bir sağa sola gidip geldiler. Bakışlarımı onlardan hiç çevirmedim. Madem onlar benim ellerimdi, tarafsız bir hakem olmalıydım, yoksa yanlış bir kararın yol açacağı belaları kendi elimle başıma sarardım. Ancak görevim hiç de kolay değil, avuçlarımın arasındaki loşlukta asla gözden kaçırmamam gereken çeşitli hilelere başvuruyorlar, dolayısıyla çenemi masaya bastırıyorum, şimdi artık hiçbir şey gözümden kaçmaz. Ömrüm boyunca, sol elime kötü bir niyet beslemememe karşın, hep sağ elimden yana oldum. Eğer sol elim kalkıp da bir şey söyleseydi, hoşgörülü ve adaletli olan ben, bu suiistimale hemen o an bir son verirdim. Ama o asla homurdanmadı, diyelim sağ elim, sokakta şapkamı kaldırırken, sol elim beceriksizce kalçamda gezindi. Bu, sürmekte olan bu kavga için kötü bir hazırlanma yoluydu. Nasıl olacak da uzun vadede, sol bileğim, güçlü sağ elimin güçlü baskısına direnebileceksin? Nasıl kız gibi narin parmaklarını, sağ elimin beş parmağının kıskacında tutabileceksin? Batı artık bana bir kavga değil, sol elimin sonu olarak görünüyor. Daha şimdiden masanın sol köşesinin ucuna kadar itildi, sağ elim bir makinenin pistonu gibi düzenli aralıklarla bir inip bir çıkıyor üzerinde. Eğer, bu korkunç durumda afallamış bir halde, aklıma o kurtarıcı fikir gelip de bunların benim kendi ellerim olduğunu, onları bir çırpıda birbirlerinden ayırabileceğimi, kavgaya ve ıstıraba son verebileceğimi düşünmemiş olsam, bu fikir aklıma gelmemiş olsa, sol elim bilekten kırılırdı, masadan aşağı fırlatılıp atılırdı, sonra da sağ elim, zafer sarhoşluğu içinde kendini frenleyemez, tıpkı beş kafalı Kerberos* gibi dosdoğru kavgayı izleyen yüzüme atılırdı. Oysa şimdi, biri diğerinin üzerinde uzanıyor, sağ elim sol elimin sırtını sıvazlıyor ve ben, taraf tutmuş hakem de, bu durumu onaylayarak başımı sallıyorum.

Birliklerimiz en sonunda güney kapısından kente girmeyi başardı. Benim grubum kent dışında, yan kavrulmuş kiraz ağaçlarının arasında bir bahçede kamp kurmuş, emirleri bekliyordu. Ama güney kapısından trompetlerin çınlayışını işitince artık kimse bizi tutamazdı. Elimize gelen ilk silahı kaparak, düzensiz bir halde, her birimiz kolunu arkadaşına dolayarak, savaş çığlığımız “Kahire! Kahire!” diye haykırarak, uzun sıralar halinde bataklıkların arasından şehre doğru hızla yürüdük. Güney kapısına vardığımızda, sadece cesetler ve sarı bir dumanla karşılaştık, duman topraktan tütüyor ve her tarafı sarıyordu. Ancak biz geride kalmak istemiyorduk, şimdiye kadar savaştan etkilenmemiş dar ara sokaklara daldık hemen. İlk evin kapısı balta darbelerimle yarılıp parçalandı, holden içeri öylesine çılgınca girdik ki, ilk anda kargaşa içinde çevremizde dönüp durduk. Yaşlı bir adam uzun boş bir koridordan bize doğru geldi. Tuhaf yaşlı bir adamdı – kanatları vardı. Geniş, açılmış kanatlarımın uçları adamın boyundan daha uzundu. “Kanatları var!” diye haykırdım yanımdaki arkadaşa ve biz öndekiler, arkadan bizi iteleyenlerden fırsat bulduğumuz kadar, geriledik. “Şaşırdınız mı?” dedi, yaşlı adam. “Burada hepimizin kanatları var, ama hiçbirimize bir yararı dokunmadı ve eğer onları koparıp atabilseydik, bunu yapardık.” “Neden uçup gitmediniz?” diye sordum. “Kentimizden uçup gitmek mi? Evimizi terk etmek mi? Ölmüşlerimizi ve tanrılarımızı terk edip gitmek, öyle mi?”

Franz Kafka
Mavi Oktav Defteri
Çeviri: Osman Çakmakçı
<Birinci Defter  | Üçüncü Defter>


*Kerberos: Yunan mitolojisinde “Hades’in Köpeği”. Ölüler ülkesine bekçilik eden, canlıların oraya girmesini yasaklayan ve özellikle de, oradan çıkmaya kalkışanları engelleyen canavarlardan biri. Genellikle, üç köpek başlı, yılan kuyruklu, sırtında bir sürü yılan başı dikili olarak tasavvur edilir.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Asıl söylenecekler hep sonradan hatırlanır!”* Büyük tedirgin: Necatigil – Haydar Ergülen

Behçet Necatigil'in kısacık uzun hayatına bakanlar, onun okuldan eve, evden şiire gittiğini görürler. Yaşamına, ailesinin tanıklığına, mektuplarına, şiirlerine baktığımızda bu...

Kapat