Hayatı ve Sanatıyla Franz Kafka: “Pek çok şeyin bambaşka olmasını isterdim!..”

kafka
“Hep anlatılmaz bir şeyi anlatmaya, açıklanamaz bir şeyi açıklamaya çalışıyorum ben.”
Ailenin en büyük çocuğu olan Franz’ın iki erkek kardeşi küçük yaşta hayatlarını kaybettiler. Kız kardeşleri Elli, Valli ve Ottla ise Nazi Almanya’sında Yahudi katliamında öldüler.  Çek kökenli bir aileden geldiği halde Almancayı anadili olarak kullandığı için tam bir Çek sayılmayan Kafka’yı, Almanlar da tam anlamıyla kendilerinden görmediler.

 “O, başka bir şekilde yazmanın da mümkün olduğunu gösterdi”
Gabriel Garcia Marquez 

Ne söylenebilir ki Kafka için… Şüphesiz yirminci yüzyılın en büyük yazarlarından biridir o.
içe kapanık, yalnız, her daim hüzünlü, asla mutlu olmaya niyeti olmayan… Çünkü o, karamsarlığıyla mutlu olabilen bir yazar.
Ölmeden önce, bu kadar meşhur olacağını, dünya çapında ün kazanacağını bilse ne yapardı acaba? Gerçi böyle bir rüyetinin olmadığı açık…
Kafka, kendi dünyasında yaşayan bir yazar. Bunu bütün eserlerinde görmek mümkün…

“Dönüşüm” romanında başkarakteri Gregor Samsa, bir sabah uyandığında bir böceğe dönüştüğünü görür. Ama Kafka’nın anlatmak istediği Gregor Samsa’nın bir böceğe dönüşümü değil, bu dönüşümden sonraki hâlidir.
“Dava”da Joseph K.’nın tutuklanışının, “Şato”da kadastro memuru K.’nın köye varışının öncesini aktarmaz. Olayların ilk bölümü hep ilk cümlede olur biter. “Çarpışma”da da aynı şekilde, yabancılaşmıştık, soğukluk, tatminsizlik bize daha eserin başında verilir.
Yani esas çarpışma, insan teknoloji çarpışması, daha önce gerçekleşmiş, bireylerse yabancılaşma sürecini yaşamaya başlamışlardır.
Bu çaba aynı zamanda “dışarı”nın, kendine ulaşması içindir de. Çünkü huzurun ancak dışarıda olduğu bir zamandır yaşanılan, özel hayat, pop kültür olarak nitelenebilecek bir teknoloji fetişi kültünün âdeta kurumlaşarak bireyin önü: ne geçmesi ve üzerine çökmesiyle yok olmuştur.
Kafka gerçekler içinde bir hayal âlemi kurgulamıştır, ama bu sorunlu bir âlem değildir. Roger Garaudy, Kafka’nın bu özelliği için şöyle demiştir: “Kafka’mn dünyası bizim dünyamızdan ayrı bir dünya değildir, içinde yaşadığı dünya ile kurduğu dünya bir yabancılaşma dünyası, fakat yabancılaşmanın bilincine ulaşmış ve olağanüstü ile mizahın parçaladığı bu evrenin çatlaklarından bize bir ışık, belki de bir çıkış yolu gösteren yıkılmaz bir umudun dünyası.”
Yirminci yüzyılın yalnızlığını, bireyciliğini, bencilliğin, ıstıraplarını herhalde bu şekilde anlatan başka bir yazar yoktur.
Birçok eleştirmen modemizm, sihirli gerçekçilik (magical realism) gibi belirli edebiyat eleştirisi ekolleri aracılığıyla Kafka’mn eserlerini yorumlamaya çalıştı. Onun eserlerinin merkezinde yer alan zahir! umutsuzluk ve anlamsızlık varoluşçuluğun simgesi olarak düşünülür.
Bazıları onun “Ceza Sömürgesi”, “Dava” ve “Şato” gibi bürokrasiye ağır eleştiriler yönelttiği eserlerinde Marksist bir bakış açısına sahip olduğunu iddia ederlerken, bazılan da Kafka’mn bürokrasi karşıtı bakış açısının anarşizmi çağrıştırdığını ileri sürerler.
Başka bir grup da onun eserlerine Yahudilik penceresinden (Jorge Luis Borges bu bağlamda birkaç anlamlı tespitte bulundu), Freudçuluktan (ailevi mücadelelerden dolayı) ve Tanrıyı metafizik sorgulama alegorilerinden (Thomas Mamı bu teoriyi savunuyordu) değerlendirdi.
Özellikle Morthe Robert’in çalışmalarında Kafka’nın yabancılaşma ve zulüm temaları sürekli vurgulanır. Marthe Robert, Gilles Deleuze ve Felix Guattari’nin karşı eleştirilerinden ilham almıştır. Deleuze ve Guattri, şiddetli ıstıraplarını yazıya döken yalnız bir figürden daha derinlerde bir Kafka olduğunu ileri sürüyorlardı. Onun çalışmaları daha yıkıcı, kasıtlı ve olduğundan daha “eğlenceliydi”.
Biyografi yazarları Kafka’nın üzerinde çalıştığı kitapların bazı bölümlerini en yakın arkadaşlarına sıklıkla okuduğunu söylüyorlar. Bu okumalar genellikle düzyazının mizahî boyutuna yoğunlaşmıştı. Mârquez, Kafka için şöyle demişti: “O, başka bir şekilde yazmanın da mümkün olduğunu gösterdi.”

Hayatı
Çek proletaryasından gelip zengin bir tüccar konumuna yükselmiş bir baba ile zengin ve aydın bir Alman Yahudi’si annenin çocuğu olan Franz Kafka 3 Temmuz 1883’te Prag’da dünyaya geldi.
İçedönük ve huzursuz kişiliğini büyük ölçüde annesine borçlu olduğu söylenir, öğrencilik yıllarında bile içine kapanık olan bu çocuğun hayatında, yazı yazmanın özel bir yeri vardı.
Ailenin en büyük çocuğu olan Franz’ın iki erkek kardeşi küçük yaşta hayatlarım kaybettiler. Kız kardeşleri Elli, Valli ve Ottla ise Nazi Almanya’sında Yahudi katliamında öldüler.
Kafka, çeşitli ailevi ve toplumsal sebepler yüzünden çevresine yabancılaşarak büyüdü. Ailesinin Prag’daki Alman toplumuyla kaynaşma çabaları sonucunda Alman okullarında okudu.
1893 yılında öğrenim görmeye başladığı Avusturya Lisesi, yalnızlaşmasında ve kendi içine kapanmasında büyük bir etken oldu.
Çek kökenli bir aileden geldiği halde Almancayı anadili olarak kullandığı için tam bir Çek sayılmayan Kafka’yı, Almanlar da tam anlamıyla kendilerinden görmediler. Küçük yaşlarda Çekçe konuşan Kafka gittiği Alman okullarının da etkisiyle Almancada ustalaştı.
1901 yılında Altstâdter Gymnasium lisesini bitirdikten sonra Prag’daki Kari Ferdinand Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesi’ne girdi. Buradaki eğitimi sırasında Alman edebiyatı derslerini takip etmeye başladı. Öğrenciliği sırasında Yiddiş tiyatro çalışmalarında yer aldı ve bu çalışmalara destek verdi. Kafka ilk eseri olan “Bir Savaşın Tasviri” adlı öyküsünü bu dönemde yazdı.
1902 yılında Max Brod’la tanıştı. Max Brod, Kafka’nın yaşamında önemli rol oynayan isimlerden biri olacaktı.
1906 yılında hukuk öğrenimini doktora ile tamamladı ve bir yıl süren avukatlık stajım yaptı.
1907’de bir sigorta şirketinde memur olarak çalışmaya başladı. Gündüzleri büroda sürdürdüğü çalışma hayatının yanı sıra geceleri ölümden bile daha derin bir uykuya benzettiği yazma işinde yoğunlaşıyordu. Aynı yü “Taşrada Düğün Hazırlıkları” adlı öyküsünü kaleme aldı.
1912 yılında nişanlısı Felice Bauer’le tanıştı. Onunla ilişkisini, üç kez ayrılıp yeniden nişanlanarak, 1919’a kadar sürdürdü. Evlenmemesine sebep olarak, hastalığını gösteriyordu. Oysa güncesinde evliliği bir burjuva bağı olarak nitelendirmiş ve edebiyat hayatım sürdürebilmesi için yalnızlığa ihtiyacı olduğunu vurgulamıştır.
Nişanlısıyla bu ilişkisinden geriye beş yüzün üzerinde mektup kalmıştır. Bunlar, Kafka’nın ölümünden çok sonra 1967’de “Felice’ye Mektuplar” adıyla yayınlandı.
Kafka, 1917’de verem olduğunu öğrendi. 1919 yılında geçirdiği ağır hastalıktan dolayı hastaneye kaldırıldı.
1920 yılında Milena Jesenska ile tanıştı. Mektuplaştığı dört kadın arasında en ciddi ve önemli olan Milena Jesenska’ydi. Mektuplaştıkları üç yıl boyunca sadece iki üç kez görüşebildiler ve bu görüşmeler Kafka’yı üzmekten başka bir ise yaramadı, yine de onun sanat üretimini olumlu yönde etkilediği söylenebilir.
1922’de emekli oldu. Maddî durumu oldukça kötüydü ve sağlığı gittikçe bozuluyordu.
3 Haziran 1924 yılında kaldırıldığı Viyana yakınlarındaki Keirling sanatoryumunda hayata gözlerini yumdu.

Sanatı
Kafka eserlerinde insanın adı bilinmeyen, içyüzü anlaşılmayan güçlere teslim olmasını işlemektedir. Tüm eserlerinde görülen yabancılaşma olgusu, onun kendi yaşamında da belirgin bir biçimde izlenir. Ona göre ne kadrçj küçük ve basit bir hayatı olursa o kadar mutlu ve sorunsuz olacaktır. Nazilerin Çekoslovakya’yı işgali sırasında Kafka ile ilgili birçok belge yok edildi.
Yirmi yıl süren dostluklarının sonunda Kafka, bütün yazdıklarını, ölümünden sonra yakması için Max Brod’a vermişti. Yazdıklarının gereğinden fazla kişisel ve değersiz olduğunu düşünüyordu. Tabii Brod onunla aynı fikirde değildi ve Kafka’ın ölümünden sonra, karışık hâlde bulunan binlerce sayfa metni toplayıp düzenleyerek yayınladı.
Kafka’nın yaşamının ve yapıtlarının ortak yanı, Camus’un dediği gibi, “Her şeyi göstermek ve hiçbir şeyi teyit etmemektir.” Çünkü yaşamayı önceden kaybedilmiş bir savaş olarak görür. Ona göre bunun sebebi bir insan olarak yaşamanın ve doğru yolda ilerlemenin neredeyse imkânsız olmasıdır. Bu konuda şöyle söyler:
“Doğru yol yerden bir karış yüksekte bulunan gergin bir ip gibidir. Fakat bu ip, üstünde yürümek için değil de insanın ayağının takılıp tökezlenmesi için vardır sanki.”
Hayatı ve eserleri sembolik bir nitelik taşıyan Kafka, var oluşu daha başından kaybedilmiş bir mücadele olarak ele alırken; kimi tarihçiler tarafından dışavurumculuğun temsilcileri arasında sayılmıştır. Kafka’nın topluma bakışı onlara yaklaşırsa da, alaycı karamsarlığı dışavurumcuların yergisinden çok daha karadır.
İki düşünce, daha doğrusu iki saplantı, Franz Kafka’nın yapıtım yönlendirir: tiki itaat, ikincisi sonsuzluk.
Her kurgusunda hiyerarşi vardır ve bu hiyerarşiler sonsuzdur. Yazdığı ilk romanın kahramanı olan Kari Rossmanın, dolambaçlı bir latada yolunu arayan fakir bir Alman çocuğudur.
Sonunda Oklahama Doğal Tiyatrosuna kabul edilir. Bu tiyatro dünyadan daha az kalabalık değildir ve Cennet’i simgeler.
Kafka’nın babasıyla ilişkisi tüm ilişkilerine ve eserlerine bir temel oluşturur. İnsanın, çarkların nasıl işlediği anlaşılamayan ve amacının benimsenmediği bu toplumsal ve siyasal düzenek içerisinde, peşin bir suçluluk duygusu taşıması kaçınılmazdır.
Dillerin anlaşılmaz olduğu, davranışların ise belli kalıplara sıkışıp kaldığı insan ilişkilerinde, tamamen aynı olan hareketler ve aynı kelimeler tekrarlanırken, Kafka daha o zamanlar, kitle iletişim araçlarının oluşturduğu evrende hâkim olacak iletişimsizliği sezmiştir.
Babasına yazdığı yüz sayfalık “Babaya Mektup” hiçbir zaman adresine ulaşamayacaktır. Bu mektup Kafka’nın babasını hem küçümsediğinin hem de ona hayranlık duyduğunun belgesidir.
Dava’nın son kelimelerini, yine bu kaybedilmiş baba oğul ilişkisinden yola çıkarak yazacak, babasına ve kendisine duyduğu güveni kaybettiğini, “Sanki utanç onun ardından da varlığını sürdürecekti.” cümlesiyle ifade edecektir.
Dönüşüm’ün kahramanı Gregor Samsa ise üç şeye karşı çıkmaktadır: Baba otoritesinin baskısına, duygusal yaşamın yok olmasına ve ekonomik sömürüye.
Gregor Samsa, babasının iflas etmesi sonucunda yıkıma uğrayan ailesine yardım etmektedir. Karabasanlarla dolu bir geceni sonunda, dev bir hamamböceğine dönüşen Samsa, aile bireyleri için bir tiksime ve utanç kaynağı olmuştur, ancak insan gibi hissetmeyi ve düşünmeyi sürdürmektedir.
Nihayet, bir gece kız kardeşinin çaldığı kemanın sesine kapılarak saklandığı delikten çıkar, ailesinin araşma katılmaya çalışır, ancak oradan dövülüp kovulduktan sonra, bir köşede ölüp gider. Kalıntılarının hizmetçi tarafından sanki bir çöp yığınıymışçasına süpürülüp atılmasıyla sona eren “Dönüşüm”, Kafka’nın hissettigi ümitsizlik, işe yaramama ve aile bireyleri tarafından küçümsenme duygusuna açıklık getirmektedir. Böcek Samsa bir süre utanç dolu ve anlamsız bir yaşam sürdükten sonra pis ve yalnız bir şekilde ölür.
Kafka bu tür bir ölümün kendisi için de muhtemel bir son olduğuna inanır. Hayvanların ağzından anlattığı birçok öyküde kendi iç karmaşasını ve korkularım yansıtır. İnsan olmanın korkutucu yönlerini anlatır.
Eserlerinde sık sık bürokrasiyi, insanın yalnızlığım, güçsüzlüğünü ve boyun eğmişliğini ele alan Kafka’nın özgünlüğü, iç sıkıntısının artışım ruhbilimsel çözümlemelerle değil, gerçeği beklenmedik bir açıklamayla aydınlatarak, somut nesneleri ve gündelik ilişkileri fizikötesi kuşkunun bir göstergesi biçiminde ele alarak çağrıştırmasından kaynaklanır.

Kafka’nın eserleri yalnızca insanlık durumunun genel ve örnek bir görünümünü veren “düş kırıklığıyla son bulmuş bir tasarı” olarak değerlendirilemez. Onun öyküleri, romandan ve güncesi aynı zamanda bir korku, sıkıntı, dehşet dünyasının kurgulanmasıdır.
Görünümleriyle güven verici olan insanların ve nesnelerin oluşturduğu gündelik dünya, Kafka’da, gerçek sandığı dünyanın bir kâbusa dönüştüğünü gören, korkuya kapılmış bir kahramanın gözleri önünde gizemli tehditlerle, anlaşılması güç güvensizliklerle dolar.
Kafka’nın “güzel çaresizlikleri” hırslı insanları hoşnut kılmıyor. Belli bir hedefe doğru yol alan kimselerin, böyle hedeflerin olmayacağını, yeryüzü saatleri ile başka boyutların saatlerinin birbirini asla tutmayacağını düşünememeleri ne garip. Bu bir gençlik durumudur kuşkusuz, bir düş durumu âdeta. Kafka kendi dogmatik kristaline dönüştürdüğü bu çaresizliği ile ilgili en kestirme yoldan şu tanımı yapıyor: “Bütün mesele toz zerreciğine dönüşebilmektir. Keşke bir toz zerreciği olsam da birileri gelip beni kürekle şu odanın köşesinde süpürüp atsa artık, ne muhteşem olurdu.”
Kafka’nın en tartışmasız becerisi tahammül edilemez durumlar kurgulamaktır, ölümsüz bir eser bırakması için yalnızca birkaç satır yeterlidir, örneğin:
“Sahibinin elinden kırbacı kapan hayvan, sahibine dönüşerek kendini cezalandırır. Oysa bunun, kırbaçta oluşan yeni bir boğumun yarattığı bir yanılsama olduğunu kavrayamaz.” ‘
Kafka’da yalnızca amaç ve doğal çevre vazgeçilmezdir; ne masalın yüceltici nitelikleri ne de ruhbilimsel irdeleme. Bu nedenle öyküleri romanlarından üstündür.
Kafka’nın yapıtlarında dinsel bir yaşantı olduğunu söylemek mümkündür. Bağlı bulunduğu toplumsal sınıfın, kendi görüş ufkunu sınırlandırdığı kuşkusuzdur. Var oluş duygusu bakımından Kieregaard ve ondan sonraki kuşakla arasında benzerlik vardır.
Eserleri üe hayatı arasındaki benzerlikler dikkat çeker. “Bir Savaşın Tasviri”ndeki Prag’ın büyüleyici varlığı, “Babama Mektup” ile “Dava” ve “Dönüşüm”ün havası arasındaki yakın ilişkiler, kendi memurluk deneyimleri ve “Davadaki yeryüzü ve gökyüzü bürokrasisi, “Şato” ile “Milena’ya Mektuplar” arasında bağlar vardır.
Bu dünyada her yerde insan, insanlık dışılığa batmış, şeyleşmiş, her şeyin akla uydurulduğu, hesaplı olduğu bir makinenin dişlileri hâline gelmiştir.
Kafka bir umutsuz değildir, bir tanıktır; bir devrimci değildir, bir uyandırıcıdır.
Eserleri onun dünya karşısındaki tutumunu ortaya koyar. Bu eserler dünyanın ne başı eğik bir kopyası ne de bir ütopyadır. Bu dünyayı ne açıklamak ne değiştirmek ister. Yalnızca bu dünyanın yetersizliğini duyurur ve onu aşmaya çalışır.
Nihayetinde Kafka’nın çabası, yani aşkınlığı belirtme çabası onu dilde, gerçekleşmesi imkânsız bir görevin peşinden koşmak zorunda bırakır. “Hep anlatılmaz bir şeyi anlatmaya, açıklanamaz bir şeyi açıklamaya çalışıyorum ben.” der.
Bu çözülmeyen çelişme, “Bu arayış, insanlık dışı bir yola çıkıyor… Bu edebiyat, sınırlara saldırmaktan başka bir şey değil…”

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Ne yeyip ne içeceğimize kimler karar veriyor? – Dr. Cengiz Başkaya

 Zeytin yağı ve tereyağı tüketimi yerine margarinlerin piyasaya sürülmesi, yemek yapma yöntemlerini temelinden değiştirdi. Margarinler ayçiçek yağının fakat daha çok...

Kapat