Franz Kafka: “Hiçbir şeyime göz yumulmaz, rahat edeyim diye bir dakika bile verilmemiştir bana”

Her şeyi kendim çabalayarak elde etmek zorundayım, yaşadığım günlerle geleceği değil, geçmişimi bile kendim yaratmak zorundayım, doğal olarak herkesin bir geçmişi vardır belki, ben onu bile kendim elde etmek zorundayım; bence bu en zor iş, dünya sağa mı dönüyor? -Bilmiyorum ya-ayak uydurabilmem için benim sola dönmem gerekiyor! Nasıl başa çıkarım? Gücüm yetmez ki; paltom ağır gelirken, nasıl taşırım koskoca dünyayı sırtımda? Bırak benim güçsüzlüğümü, kimin gücü yeterdi bütün istenenleri yerine getirmeye? Kendi gücümüzle bu işlerin altından kalkabilmeyi denemek çılgınlıktır, çılgınlıkla da ödenir.

Milena’ya mektup: Suya gitmeden önce kırıktı bu testi!

Biz seninle yan yana durmuş, yerde yığılı kalan varlığımı seyrediyoruz; ama kendimi seyreden ben, cansızım artık.

Pazartesi gecesi
Çarşamba günü postaya uğradığında, mektup bulamayacaksın -yo, bulacaksın, cumartesi günü yazdığımı. Bugün işte yazamadım, çalışmak istiyordum, oysa çalışamadım, çünkü seni düşündüm. Öğleden sonra da kalkmadım yataktan, yorgun değil, “ağır”dım gene.. İkide bir bu ağır sözcüğünü kullanıyorum, tam bana göre bir sözcük bu, yerli yerine anlayabiliyor musun, bilmem? Dümeni bozuk bir vapurun ağırlığına benziyor ağırlığım. Vapur dalgalara şöyle diyor: “Kendimi taşıyamayacak kadar ağırım, ama sizler için tüy gibi sayılırım.” Gene de pek öyle değil, benzetmeler anlatamaz durumları.
Sana söyleyecek çok ve önemli şeylerim var sanarak yazamadım; boş vakitlerim bütün bunları sayıp dökmeye yetmez, gücümü toparlayamam, diyordum. Yalan da değil. İçinde olduğumuz günlerden söz açamam, gelecekten hele, hiç! Hasta yatağımdan yeni kalktım daha (“hasta yatağı” sözün gelişi), ayrılamıyorum, bıraksalar, hemen yatarım gene. Bu yatağın ne demek olduğunu bildiğim halde.
Yazarken inanmamış olsan bile, o insanlar için yazdıkların, yalan değil Milena. Sevildiklerinden ötürü artıyordur sevgi güçleri belki de. Bu çeşit insanlar için bile hafifletici ayrıntılar vardır. Bunlardan biri sevgilisine: “İnanıyorum” dese, “beni sevdiğine inanıyorum…” Önemli olmayabilir bu, ama: “Senin tarafından seviliyorum” derse iş değişir, daha başka bir anlam kazanır! Bırak canım, bunlara “sevişenler” diyemem, bunlara “dilbilimcileri” denir, o kadar.
“İki kişinin yetersizliği” sözünü iyi anlayamamışsın. Şunu anlatmak istemiştim: Ben kendi pis yaşamımda yaşıyorum, bu beni ilgilendiren bir şey. Ama seni de çekersem bu pisliğin içine, o zaman iş değişir; değil yalnız sende yok olacağımdan, buna aldırmam, çünkü başkasında yok olmam onu ilgilendireceğine göre, beni üzmez; üzücü yanı: kendi pisliğimi sende görür, pis olduğuma büsbütün inanırım – üstelik- kurtuluşum daha da güçleşir: güçleşir ne demek? Kurtulamam! (Her bakımdan kurtulamam, ama bu konuda daha da güçleniyor kurtulamamak.) İşte bu, ölüm terleri döktürüyor bana… Kendini suçlu bulmaya kalkışma Milena, sen suçlu değilsin.
Eski günleri ele alarak birtakım kıyaslamalar yapmıştım son mektubumda… Yapmamalıydım, kızdım kendi kendime. Gel, unutalım bunları.
Hasta değilsin, değil mi?

Burada, Prag’da başını sokacak bir yerin var Milena, evet, kimse de onu elinden almaya kalkışamaz; geceler sahip çıkmaya kalkışır belki, ama geceler her şeyi elde etmeye bakar. Bir saray değil elbet! Gözünde küçültmek de istemem, başını sokacak bir yer işte, üst kattaki odana bakan dolunayı karartacak kadar da büyük bir yer. Peki, ama bu karanlık korkutmayacak mı seni? Hem de öyle bir karanlık ki, karanlığın sıcaklığından yoksun bir karanlık. Korkmayacak mısın, diye neden soruyorum, biliyor musun? Çünkü sözünü ettiğin adam yok artık, olmadı da; Viyana’da gördüğün adam da yok artık… Orta yerinden ikiye bölünmek üzere olan biri var yalnız, onun da canı cehenneme! Bunu böylece bil Milena, bunu bilmen önemli… Günün birinde birlikte yaşamaya kalkarsak, o Vivana’daki, ya da Gmünd’deki çıkıverir ortaya belki, hem de hiçbir şey olmamış gibi, hiç suçu yokmuş gibi davranır gene; ama derinlerde bir yerde, kendini herkesten gizleyen, ortaya hiç çıkmamış olan biri vardır, ben bile pek iyi tanımam onu, ipler onun elindedir, güçlü olan odur; davranışımı o etkiler, gözdağlarıyla yıldırır beni, yıkar bozar her şeyi. (Neden çıkmaz ortaya sanki? Neden göstermez kendini?)
Evet, Mitzi K. buradaydı, iyi oldu da geldi. Ama artık tutacağım kendimi, başkaları için bir şey yazmayacağım; adlarının mektuplarımıza karışması, her şeyi altüst etti. Yazmayacağımın nedeni bu değil (çünkü altüst etmiş sayılmazlar da, gerçeğe bir yol açmış oldular, gerçeğe ve onun ardından gelecek şeylere), adlarını anmamakla cezalandırmak istemiyorum onları – ceza sayılırsa – bana öyle geliyor ki, yer yok artık onlara burada. Karanlık burası, karanlık bir evde oturuyorum, burada yalnız alışık olanlar yaşayabilir, onlar bile güçlük çekiyor.

Geçeceğini biliyor muydum dersin? Hayır, geçmeyeceğini biliyordum.
Çocukluğumda, kötü bir şey yaptığım zaman -başkalarınca kötü sayılmayabilirdi- kendimce çok kötü bulduğum bir olayı (suç saymayışları hünerimi göstermez, herkesin uyuşuk, herkesin kör olduğunu gösterir), yaptığımda hiçbir şey değişmezdi, çok şaşardım buna; büyükler düşünceli bir duruma girerlerdi belki, ama belli etmezlerdi; açmazlardı ağızlarını… Bu kapalı, ağızları ta küçüklüğümden beri seyrederdim, aşağıdan doğru, akıl erdiremezdim kapalı kalışlarına. Bir süre bekledikten sonra suçsuz olduğuma inanırdım; tek sözcük etmeyişleri, korkumun yersiz, çocukça olduğumu gösterirdi bana, korkarak bıraktığım yerden başlayabilirdim gene. Yorumlamalarım değiştiydi sonraları. Önce şunu anladımdı: Çevremdekiler yaptığım işin farkındaydılar, ne düşündüklerini de gizlemiyorlardı, ama ben anlayamıyormuşum! Sonra: beni azarlamamış olmaları güçlü olduklarından ötürü değildi, böyle olsa bile, bu türlü davranışları benden yana olduklarını göstermiyordu ki!
Diyelim ki, sezmiyorlardı, onların dünyasında yoktum, etkileyemiyordum onları; varlığımın yolu, benim yolum onların dünyasından geçmiyordu; varlığımı nelere benzetirsek, hiç değilse güçlü bir kolum, onların yaşamının dışından akıp gidiyordu.
N’olursun Milena, yalvarıyorum, mektup gönderebilmem için bir şey bul. Boşuna uğrama postaya, küçük postacın bile nerelerde o?- boşuna uğramasın, postadaki kıza bile boşuna soru sorulmasın. Bir çıkar yol bulamazsan, çaresiz boyun eğeceğiz elbet, ama n’olur, hiç değilse bu konuda zorla kendini.
Dün seni gördüm düşümde. Ayrıntılarıyla anımsayamıyorum, ama birbirimizde eriyorduk durmadan… Sen ben, ben sen oluyordum. Derken, nasıl oldu bilmiyorum, yanmaya başlıyorsun; ateş bezle söndürülür diyor, elime geçirdiğim bir ceketle vurmaya başlıyorum sana. Gene ben sen, sen ben oluyoruz, sonunda sen yoksun artık, yanan da, söndürmeye çabalayan da benim yalnız. Korktuğum başıma geliyor, böyle bezle vurmak söndürmüyor ateşi. Ama bu arada yangın söndürücüler gelmiş, sen kurtulmuşsun… Hiç benzemiyordun kendine, hortlak gibi bir şeydin, sanki tebeşirle karanlığa çizilmiştin, kollarıma atıldığında cansızdın, belki sevinçten bayılmıştın; bilmiyorum iyice, belki bendim birinin kollarına atılan…
A. buradaydı şimdi, tanır mısın onu? Gelip-git-meler bir bitse!.. Bütün insanlar tükenmek bilmeyen bir canlılık içinde, hiç ölmeyeceklermiş gibi: ama gerçek ölümsüzlükten yana değil bu canlılıkları, yaşadıkları saatin derinliklerine inen bir canlılık belki de bu. Korkuyorum bu konulardan. Her istediklerini yapardım, tek beni evlerine çağırmasınlar., Bilsem çağırmayacaklarını ayaklarını öperdim. Yalnız yaşayabiliyorum daha, ama biri geldi mi bitiyorum, gücüyle beni canlandırmak için önce öldürüyor sanki; sonra da gücü yetmiyor diriltmeye. Pazartesiye bekliyormuş beni, şimdiden sıkıntılar basıyor.
Birlikte geçireceğimiz bir gelecekten neden söz ediyorsun, Milena? Olmayacağını bildiğin için mi? Viyana’da şöyle bir dokunmuştuk o konuya… Çok iyi tanıdığımız birinin yokluğunu duyuyorduk, öyle gelmişti bana… Güzel adlarla çağırıyorduk onu, ama karşılık alamıyorduk! Nasıl karşılık verebilirdi? Yoktu ki.
Yüzdeyüz bildiğimiz az bir şey vardır şu yeryüzünde, ama şunu iyi biliyoruz Milena: Biz hiçbir zaman bir arada olamayacağız; aynı kentte bile olamayacağız. Çok iyi biliyorum bunun böyle olacağını – nerdeyse: yarın yataktan kalkamayacağımı bildiğim gibi diyecektim – (ben kendi kendimi yataktan sırtlayarak kaldıracağım, öyle mi? Ağır bir yükün altında görür gibiyim kendimi: yüzükoyun yapışıp kalmışım… üstüm-deki ağır ölüden birazcık sıyrılabilmek için bütün gücümü kullanacağım), yarın kalkıp gidemeyeceğim işe. Kalkamayacağım, biliyorum kalkamayacağımı, ama bu kalkma işi, insan gücünün az buçuk üstünde bir şey, becerebilirim bu işi, insan gücünün az buçuk üstüne çıkabiliyorum daha.
Gene de yataktan kalkma sözünü ciddiye alma pek, o kadar ağır değilim; yarın sabah kalkacağımı aklım alıyor da, ilerde bir arada olacağımızı aklım almıyor. Sen de kendini yokluyor, Viyana ile Prag arasına sıkışmış büyük, dalgalı bir “deniz”den söz ederken, sen de benim gibi düşünüyorsun; senin de aklın almıyor bu işin olacağını.
“Pislik” konusuna gelince: tek varlığım olan bu şeyi (bütün insanların gerçek varlıkları bu, gene de ben pek iyi” bilmiyorum) neden gizleyeyim, neden göz önüne sermeyeyim? Alçak gönüllü mü olayım? Evet, bu yüzden çıkışabilirsin. Ölümü düşününce korkuyorsun, öyle mi? Ben yalnız sancılardan çok korkuyorum. Bu uyartı kötü işte. Ölümü isteyip, sancılardan kaçınmak kötü, çok kötü bir uyartı bu. Ölmeyi göze alabilirim yoksa. Nuh’un güvercini gibi deriz, bizleri de salıvermişler yeryüzüne… Yeşil bir yaprak geçirememişiz elimize, ne çıkar? Geminin karanlıklarına gömülürüz gene, olur biter.
İki sanatoryumdan da bilgi kâğıtları geldi, bilmediğim şeyler değil, ama Viyana’dan uzaklığı, bir de parası şaşırttı beni. Çok para, günde dört yüz kron, belki de beş yüz; kesin olarak bildirmiyorlar. Viyana’dan uzaklığı da üç saat, hem de trenle, trenden sonra da yarım saat araba yolu var… Yolcu treniymiş, ekspres değil. Grimmenstein biraz daha ucuz gibi.. Darda kalırsam oraya giderim, ama daha düşünmüyorum gitmeyi.
Görüyorsun ya Milena, nasıl yalnız kendimi düşünüyorum, hep kendimi? Daha doğrusu, kendi duygularımla isteklerime göre düzenlediğim o daracık, o kısa yolumuza saplanmış, yanımı yöremi nasıl boşluyorum? “Tribuna” ile “Kmen”de çıkan güzel yazıların için teşekkür bile etmiyorum sana, görüyor musun? Ben de yazılarımdan birini gönderebilirim sana; açıklama yapmamı isteme, yazıyı baştan okumam gerekir ki, hiç kolay bir iş değil bu. Bilmediğim dilden yaptığın çevirilerini severek okuyorum. Tolstoy konuşmalarını Rusça’dan mı çevirdin?
Gribe tutulmuştun demek? Kendine takaza etmeye yer yok, çünkü o sıralarda benim de günlerim pek sevinçli geçmemişti burada. (“Sevinçli” sözcüğünü nereden bulup çıkarmış insanlar? Kimi zaman hiç akıl erdiremiyorum buna; “üzüntü’lüye karşıt bir sözcük olsun diye bulmuşlar anlaşılan.)
Artık yazmaz bana, diyorum: bu kanıya varınca ne şaştım, ne de üzüldümdü. Üzülmedim, çünkü bütün üzüntüler bir yana, inanıyorum yazmamam gerektiğine, hem sonra, hiçbir güç yoktur ki şu yeryüzünde, benim acınacak kadar yoksul çelimsizliğimi diriltebilsin; şaşmamıştım, -daha önceleri de şaşmazdım belki- “Bugüne değin iyi davrandım sana, ama artık yetti, bu iş bitti” deseydin daha önce, gene şaşmazdım. Yeryüzünde belki yalnız şaşılacak şeyler oluyor, ama bu davranışına en az şaşırdı; her sabah uyanıp yataktan kalkabilmek, örneğin çok daha şaşılacak bir şey… Ama bu da güven sağlayan bir şaşkınlık değil, bu daha çok tiksinti uyandıran bir merak!
Güzel bir söz duymaya değer misin, değmez misin bugün Milena! Anlaşılan ben değersizim ki, söyleyemiyorum, söyleyebilirdim oysa.
Umduğumdan daha mı önce göreceğiz birbirimizi? (Bak, ben “göreceğiz” diyorum, sen “birlikte yaşayacağız” diye yazmışsın.) Ama ben öyle sanıyorum ki (her şey doğruluyor bu kanımı, her yerde görüyorum, gölgesi olmayan nesnelerde bile sezinliyorum), biz hiçbir zaman bir arada yaşayamayacağız, olamayacak bu; “önce” ile “hiçbir zaman” arasında ayrım yoktur.
Her bakımdan Grimmenstein Sanatoryumu daha iyi. Günde 50 kron aşağı olmasından başka, hastalara gerekli nesneler ödünç veriliyor burada. Öteki sanatoryuma gidersem, yastık yorgan, battaniye gibi nesneleri benim götürmem gerekiyor, yok bende bunlar. Sonra Grimmenstein peşin para istemiyor, ötekiler istiyor; Grimmenstein daha yüksekte. Acelesi yok, gitmiyorum ki daha. Evet, bir hafta pek bitiktim (ateşim vardı, soluk darlığı çekiyordum, hep yatıyordum, İcalkamıyordum, üstelik de öksürüyordum); uzunca bir yürüyüş yapmıştım, çokça gevezelik etmişim, nedeni bu olacak; daha iyiyim şimdi, sanatoryuma gitme işi de suya düşer gibi… Gönderdikleri çağrılara bakıyorum: Viyana Ormanı Sanatoryumunda balkonlu bir oda 380 krondan başlıyor, oysa Grimmenstein’da en pahalı oda 360 kron. İkisi de çok pahalı, ama Grimmenstein gene de daha elverişli elbet. Yapılacak iğneler için de ayrı para alınıyor! Bir köye gidebilsem, ne iyi olurdu, en iyisi burada kalıp bir zanaat öğrenmek! Hiç istemiyorum sanatoryuma gitmeyi; ne işim var oralarda? Karbol kokan elleriyle başhekim etleri sokuştursun ağzıma, ta gırtlağıma soksun, değil mi?
İki saattir sedirde yatıyordum… Başka hiçbir şey düşünemeden yalnız seni düşündüm.
Hep unutuyorsun Milena: Biz seninle yan yana durmuş, yerde yığılı kalan varlığımı seyrediyoruz; ama kendimi seyreden ben, cansızım artık.
Güz de bir oyun ediyor bana… Kuşkulanacak kadar üşüyor, kuşkulanacak kadar yanıyorum vakit vakit; bakmıyorum ateşime, önemli değildir, diyorum. Hastalığım ilerledi biraz, doğal bu, güçlük çekiyorum sokakta konuşmam gerekince, sonra daha da kötüleşiyorum, onun için ben de düşünmüştüm Viyana’ya uğramayı; belki de iyi gelecek bu yolculuk; Viyana’nın
havası ciğerime de iyi gelir, bir vakitler yaşamımı sağlamıştı oranın havası. Ama odamdan çıkmam gerekiyorsa, hiç oyalanmadan doğruca sanatoryuma kapağı atıp uzanmalı yatağa.
Viyana Ormanı Sanatoryumu belki daha yakınca, ama çok değil. Lebbersdorf tan daha ötede bu sanatoryum, hem trenden indikten sonra yarım saat arabayla gitmek gerekiyor. Buradan Baden’e uzanmakla, Grimmenstein’dan Viyana’ya inmek aşağı yukarı bir; çıkmama izin verirlerse, iki sanatoryumun da uzaklığı bir sayılır.
Nasıl oluyor da Milena, daha çekinmiyorsun benden, tiksinmiyorsun? Boş veremiyorsun Milena, ne güçlüsünü “Bubacka Kniha” adlı bir Çin hortlak betiği okuyorum da anımsadım, söz hep ölüm üstüne. Ölüm döşeğinde yatan biri, ölümle burun buruna olmanın verdiği umursamazlık içinde şunları söylüyor: “Bütün yaşamım eğlenceye karşı komakla geçti.” Bir de öğrenci var, öğretmeniyle eğlenerek: “Durmadan ölümden söz ediyorsun” diyor, “ama ölmedin daha.” “Öleceğim, öleceğim oğlum, son türkümü çağırıyorum, kiminin türküsü uzun sürer, kiminin kısa… Birkaç sözcüktür uzunluğu kısalığı yapan.”
Yalan değil; ölmek üzere olan bir tenorun yattığı yerden söylediği aryayı dinlerken dudak büküp gülümsememiz yersiz. Biz de yatıyoruz, üstelik türkümüz yıllarca sürüyor.
Franz Werfel’in “Spiegelmensch” adlı oyununu da okudum. Baştan sona yaşama gücü fışkırıyor; yalnız bir yerinde birazcık sakatlanıyor, üst yanı dolup dolup taşıyor, hastalığı anlatış bile çok canlı. Yutar gibi okudum yarım günde.
Seni “orada” şimdilerde üzen ne var gene? Sana hiçbir yardımım dokunamadı, ama asıl şimdi elim kolum bağlı. Bu yakınlarda çok da hastalanıyorum.
Müdür çağırtmıştı, şimdi yanından geliyorum. Haberim olmadan kardeşim Ottla konuşmuştu geçen hafta müdürle; gene bana sormadan doktor gelip iyice bir baktıydı bana; istemediğim halde izin verecekler anlaşılan.
Milena, özür dilerim, oda tutma işine sinirlenmiş, biraz kısa yazmıştım geçen gün. (Oysa şimdi anlıyorum, oda tutulmamış daha.) Grimmenstein’a gitmek istiyorum elbet, ama birtakım işlerim var daha, hasta olmasaydım çoktan biterdi bu işler. (Hasta olmayanın Grimmenstein’da işi ne diyeceksin.) Şimdi de öğreniyorum ki, Avusturya hükümetinin izni gerekiyormuş, oysa sanatoryumdan istemez demişlerdi, izni almak güç olmayacak, ama daha istemiş değilim.
Günlerimi sokaklarda geçiriyor, Yahudi düşmanlığı içinde yüzüyorum: “Uyuz ırk” adını takmışlar Yahudilere şimdi de. Böylesine tiksiniliyorsa, en doğal şey göç etmek oralardan, yalan mı? Kalınmaz ki artık. (Yahudilik ya da ulusal duygunun bir ilintisi yok bu konuda.) Direnip kalmalarında bir yüreklilik yok; mutfaklarımızdan kovamadığımız hamamböcekleri-nin yürekliliğine benziyor bu direnme.
Pencereden baktım şimdi: Atlı polisler, silahlı jandarmalar, bağırıp kaçışan insanlar, ve burada pencerede, durmadan başkalarına sığınıp yaşamanın tiksinti veren utancı içinde ben…
Bir süredir duruyor bu, elim değip gönderemedim. İçime kapanık bir durumdayım; senin yazmamanın da tek nedeni olabilir.
İzin istedim, gelir gelmez pasaport işine başlayıp odamı tutacağım: Uzun sürmez sanıyorum. Kız kardeşim de benimle geliyor, bir iki gün Viyana’da kalacakmış; doğacak çocuğundan önce davranıp yapmak istiyor bu kısa yolculuğu.
Viyanalı ozan A. Ehrenstein, umduğumdan daha iyi görüşlüymüş, sana yazdıklarından anlaşılıyor. Yanıldığımı anlamak isterdim, ama bir daha göremeyeceğim onu. Yanında yirmi dakka kadar kalmıştım, yabancılık duymamıştım, rahattım; hemen kanım kaynamış değildi belki; okulda sıra arkadaşının yanında duyulan bir rahatlık, bir yabancı olmama duygusu gibi… Birbirinin kötülüğünü istemeyen, okul umacılıklarını birlikte yenmeye çabalayan, olduğu gibi görünmeye, çalışan bir sıra arkadaşlığı -aslında ne yürekler acısı bir arkadaşlıktır bu. İşte Ehrenstein’da da bunları duydum, başımı döndürmedi. İyi niyetli, güzel konuşan, kendini çok zorlayan biri; her köşe başında ona benzer biri dursa durum nice olur dersin? Kıyamet kopmaz, ama içinde olduğumuz şu günleri daha da çekilmez bir duruma sokarlardı. Ernst Weiss’in “Tanja”-sını bilir misin, papazla olan konuşmasını? Kişi elinde olmadan yardımlarıyla nasıl ezer karşısındakini; zavallı Tanja, gönül almanın karabasanlarına dayanamaz ölür.
Yabana atılır gibi değil Ehrenstein elbet, güçlü yanları var; o akşam yüksek sesle okudukları çok güzeldi. (Kari Kraus üstüne yazılan kitaptan okumuştu, kimi yerlerini çok güzel okudu.) Anlaşılan, görüşü de iyi imiş. Şişmanladı da bugünlerde, kapı gibi bir şey oldu nerdeyse (yakışmış, güzelleşmiş; nasıl gözüne çarpmaz!) çelimsizleri, zayıfları unuttu, zayıf olduklarını biliyor, o kadar. Kimi insanlar için yeter bu bilgi, benim için örneğin.
Hayır Milena, birlikte yapabileceğimizi, umduğumuz şeyler olmayacak Viyana’da, olamaz da; o zaman da olmamıştı, başımı duvardan uzatıp bakmaya çabalamıştım, ellerimle asılmıştım duvara, sonra tepe-taklak yere yuvarlandım, ellerim kan içinde. Birlikte yaşayabileceğimiz başka şeyler vardır belki; yeryüzü bir sürü “belki’lerle dolu, ne yazık ki, ben bilmiyorum.
Günlerimi, saatlerimi ne güzel düzenlemişsin, çok sevindim; haritada incelemeler yapar gibi bakıyorum, gözümü alamıyorum. Hiç değilse elle tutulur bir şey bu gönderdiğin, ama on beş günden önce gelemem, daha bile geç kalırım. Dosyaları bitiremedim daha, sonra sanatoryumdan da ses çıkmadı, et yemediğimi sebzegillerden olduğumu yazmıştım. Ulusların yolculuğa çıkışlarına benzetiyorum yolculuğumu: Eksikler, bir türlü tamamlanmaz, son dakkada birileri vazgeçer, öteki korkar; sonunda herkes hazırdır bekler, ama bir çocuk ağlıyor diye çıkılamaz yola. Korkuyorum da yola çıkmaktan; dün geceki öksürüğüm tutarsa, hangi otel alır beni? (Yulardan beri ilk kez onu çeyrek geçe yattım.) Onu çeyrekten on bire kadar ök-sürdüm, sonra dalmışım soldan sağa dönerken gene öksürmeye başladım, saat on ikiydi, tam bire kadar öksürdüm gene. Geçen yıl rahatça gidebilmiştim yataklıda, bu yıl yataklıya bile almazlar beni.
Öyle dediğin gibi değil pek, Milena. Şimdi sana bu satırları yazanı Meran’dan tanıyorsun. Birleştik sonra, tanıma ya da anlama söz konusu olamazdı artık; sonra bölündük gene.
Bu konuda birkaç söz etmek isterdim, ama gırtlağım sıkılmış gibi, çıkmıyor sözcükler.
Benim de başıma geliyor Milena, ben de: “Bunu yazmalıyım ona” diyorum, yazamıyorum gene de. Onbaşı Perkins engel oluyor belki, ama elimi bırakır bırakmaz, kaçamaktan yazıveriyorum bir sözcük.
Beğeni benzerliğinden ötürü değil mi tam o yeri çevirmiş olmam? Evet, en önem verdiğim şey, “eziyet” işi, eziyet çekmekten başka bir işle de uğraşmıyorum. Neden mi? Biraz Perkins gibiyim ben de, onun kadar düşüncesizim; alışkanlıkla, gelenekleri bozmamak için belki de. Kargılanmış bir ağızdan o kargılı sözü duyup öğrenmek için böyle davranıyorum. Bu işin alıklığını, saçmalığını şöyle anlatmaya çabalamıştım bir vakitler (saçmalığını anlamış olmak bir fayda vermez, o da başka): “Kırbaçlanan hayvan, efendisinin elinden kırbacı alıp kendi kendini kırbaçlamaya başlar, böylelikle sözde efendi olacak, durumu ö yönetecek, ama bilmez ki, boşunadır bu, çünkü efendisi kırbacın kayışına bir düğüm daha atar.”
Biliyorum, eziyet etmek kötü bir şeydir. Büyük İskender, Frikya kralının kırbacındaki düğümü çöze-meyince, eziyet etmediydi, kayışı kesip attıydı.
Bu işte de bir Yahudi parmağı var anlaşılan. “Venkov” dergisi, bütün kötülüklerin Yahudilerden geldiğini yazıyordu geçenlerde, o kadar ki, ortaçağdaki perhiz geleneğini bile Yahudiler bozmuş. Ne yazık ki, çok bilgi verilmiyordu yazıda, bir İngiliz kitabının adı vardı yalnız, ona dayanarak yazılmış. Üniversite kitaplığına gidip aramalı bu İngiliz kitabını, ama “ağırım” gene; merak da ediyorum: Ortaçağdaki bu olayla
229
uzaktan yakından ne ilgileri olabilir? Senin çok okumuş bir arkadaşın vardır belki, ona sor bakalım.
Gönderdim kitapları sana. Şunu demek istedim ki, kızmıyorum, son zamanlarda yaptığım en akıllıca iş bu. Ressam Ales’in albümü bitmiş, yeni baskı yılbaşına çıkıyormuş, onun yerine Çehov’un “Babicka”smı aldım sana; çok kötü baskı, okunacak gibi değil, sen görseydin almazdın belki.
Sanatoryum yangını üstüne etraflı bir şeyler duydun mu? Grimmenstein’a gitmek isteyecek herkes şimdi, onların da yanına varılmaz artık. Oraya, beni görmeye nasıl gelir H.? Meran’da olduğunu yazmamış miydin?
Kocanla buluşmak niyetinde hiç değilim, üzülme. Kalkıp o beni görmeye gelmezse -hiç sanmam-karşılaşmamız olacak şey değil.
Yolculuğum gecikiyor gene, işim var, bitiremedim daha. Bak, hiç sıkılmadan “işim var” diyebiliyorum. Güç olduğundan değil, ama ben ölüme yaklaşmışım, uykunun ölüme benzediği gibi, yarı uykudayım ben de. “Venkov” dergisinin yerden göğe hakkı var. Göç etmeli Milena, göç etmeli!
Anlamıyorum diyorsun, hastalık de buna, anlarsın belki. Psikanalizin aydınlatmaya uğraştığı şeylerden biri de bu. Ben, hastalık diyemiyorum, bence psikanalizin iyi etme çabası, korkunç bir yanılgıya uğramış burada. Kişinin yürekler acısı durumu bir yana, hastalık denen şey inançlara dayanır; darda kalan insanın herhangi bir ana kucağına yapışıp kalması bu; psikanaliz dinlerin temelini de buraya bağlıyor; kişilerin rahatsızlığı, tedirginliği bundan geliyor, diyor. Ama günümüzde bir din etrafında toplanmalar göze çarpacak kadar değil; sayısız tarikatlar, mezhepler var ama, bunlar tek kişilerin elinde kalmış; görünüşe aldanıp yanüıyoruz belki de, belli olmaz.
Bu yapışıp kalmalar, bu kök salmalar beslenecek toprağı bulunca, insanın kişiliğini çıkarmıyor mu ortaya? Koparıp atamazsın, bir “obje” bulmuşsundur, onda yaşar, giderek daha da beslenir (bedeninde de); bunu mu iyileştirecekler?
Benim durumumu üç halkaya ayırıp öyle anlatabilirim: Derinlerde, içte, bir A var, sonra B, sonra C geliyor. İçteki o çekirdek A, B’ye sorar: “Neden eziyet çeker bu adam? Neden güvenmez kendine? Neden her şeyden elini eteğini çekmiştir? (Bu her şeyden el çekme isteyerek değildir elbet, el çekme zorunda kalınmıştır da ondan.) Neden gülüp oynamaz, neden yaşamaz?” (Diyojen de bu bakımdan çok ağır hasta değil miydi? İskender içimizden biriyle konuşsaydı, mutlu olurduk, ama Diyojen küçümsedi onu, güneşimi karartma dedi; o korkunç, o yanan, yakan, insanı çıldırtan Yunan Güneşini istiyordu. Ne yapsın? Hortlaklarla doluydu fıçısı.) C, yani bedenimiz, bir açıklamada bulunmaz bize, davranışlarında ona yalnız B buyruk verir. C, korkunç baskılar altında, ölüm terleri dökerek iş görür. (Alnımızı, yüzümüzü, şakaklarımızı, saçımızın diplerine dek, kısacası bütün kafamızı sırılsıklam eden böyle bir korku terini bilir misin? C bunları çeker işte.) Senin anlayacağın, C, anlamadan korkuyla iş görür; bilir A’nın B’ye her şeyi açıkladığını, B’nin de her şeyi doğru anladığına inanır.
Yüreği açık bir insanım, Milena. “Tutsaklığın” göz yumduğu kadar açık yürekliyim, az şey değil bu; hem sonra “tutsaklık” gün geçtikçe gevşiyor. Ama “bunu” koz diye kullanamam, koz bu olamaz. Bir özelliğim var, herkese benzemeyen biriyim, dış görünüşümle değil, ama bir ölçüye vurursan, onlardan çok ayrı olduğum çıkar ortaya. Bak, sen de ben de özelliği olan Batılı Yahudilerden çeşitli örnekler gösterebiliriz, değil mi? Ama bana öyle geliyor ki, ben içlerinde en Batılısıyım; biraz şişirerek söylersem, bu şu demektir: Hiçbir şeyime göz yumulmaz, rahat edeyim diye bir dakika bile verilmemiştir bana; zaten hiçbir şey verilmez bana, her şeyi kendim çabalayarak elde etmek zorundayım, yaşadığım günlerle geleceği değil, geçmişimi bile kendim yaratmak zorundayım, doğal olarak herkesin bir geçmişi vardır belki, ben onu bile kendim elde etmek zorundayım; bence bu en zor iş, dünya sağa mı dönüyor? -Bilmiyorum ya-ayak uydurabilmem için benim sola dönmem gerekiyor! Nasıl başa çıkarım? Gücüm yetmez ki; paltom ağır gelirken, nasıl taşırım koskoca dünyayı sırtımda? Bırak benim güçsüzlüğümü, kimin gücü yeterdi bütün istenenleri yerine getirmeye? Kendi gücümüzle bu işlerin altından kalkabilmeyi denemek çılgınlıktır, çılgınlıkla da ödenir. Onun için, senin yazdığın gibi “bunu” koz olarak kullanamam. İstediğim şeyi yapmak elimde değil benim, istemek bile elimde değil; ben yalnız olduğum yerde durabilirim, başka şey isteyemem, istemiyorum da, zaten.
Sanki sokağa çıkmadan önce yıkanıp taranmamız yetmiyormuş gibi, üstelik – gerekli nesneler hep eksik olduğundan- giysini, ayakkabılarını, şapkanı,
bastonunu da kendin yapacaksın diyorlar örneğin! Hiçbirini sağlam yapamazsın elbet; sokak aralarında foyan ortaya çıkmadı diyelim, ama caddeye çıkar çıkmaz üstün başın dökülür de çırılçıplak kalıverirsen, ne yaparsın? Bu durumda eve kaçmanın sıkıntısını düşün! Bir de ister misin, yan sokakların birinde Yahudileri kovalayanlarla karşılaşasın?
Ters anlama beni Milena, bu adam yitirmiş kendini demiyorum, bunu demiyorum, hayır, ama çıkarsa caddeye işte o zaman yitirir kendini; kendi de rezil olur, dünyayı da rezil eder.
Son mektubun pazartesi günü elime geçmişti, ben de hemen o gün karşılığını yazmıştım sana.
Paris’e yerleşmek istiyormuş kocan, öyle bir söylenti var burada; yeni bir karar mı bu?
Bugün iki mektubun geldi. Elbette haklısın Milena; kendi yazdıklarımı düşünerek utanıyorum, açmaya korkuyorum mektuplarını. Hiç değilse yalan şeyler yazmıyorum sana, daha doğrusu gerçeği söylemeye çabalıyorum; düşün, bir de yalan şeyler yazsam ne yapardım? Nasıl elim varıp da açabilirdim mektuplarını, verdiğin karşılıkları nasıl okuyabilirdim? Çıldırırdım, demek kolay. Diyeceğim: yalan söylemediğimden ötürü büyük bir övünme payı çıkarmamalıyım, yaptığım şeyin övünülecek yanı yok, ne yapıyorum sanki? Yazılmaması gerekeni yazmaya, anlatılması zor olanı anlatmaya çabalıyorum; içimde duyduğum, kanıma işlemiş olan şeyler açıklanabilir mi? Aslında belki hep o sözünü ettiğim korkudan başka bir şey değil demek istediğim; ama ne türlü korku? Her şeye sinmiş, her yerde var, sağıma baksam korkuyorum, soluma baksam korkuyorum, bir söz söyleyeceğim diye korkudan titriyorum. Ama kim bilir, belki bu korku yalnız korku değil de bir şeylere ulaşmak isteği, bu istek korkudan da güçlü!
“Onu ben bu duruma getirdim, ben yıktım onu” demen, çok saçma Milena. Suçlu benim; yalana başvurulduğu için benim suçlu; bugün bile kaçıyoruz gerçekten, gene yalan ağır basıyor… de ki: Korkudan ötürü, benden ya da insanlardan çekindiğinden ötürü, ama yalan hep var. Suya gitmeden önce kırıktı bu testi! Ben de şimdi yalana başvurmamak için kesmeliyim burda. Korkunç şey şu yalan, kişiyi kemiren daha korkunç bir şey düşünemiyorum. Yakarıyorum sana: n’olursun konuşturma beni artık… Mektuplarımda da Viyana’da da susmam gerekir. “Ben yıktım onu” diyorsun; ben de, senin kendini nasıl yiyip bitirdiğini görmüyor muyum? “Sokağa çıkınca rahat bir soluk alabiliyorum ancak” diyorsun; ama ben burda sıcacık odamda oturuyorum, sırtımda sabahlığım, ayağımda terlikler, rahatım, gözüm saatte… (Ne yapayım? Saati izlemek zorundayım.)
Avusturya’dan izin kâğıdım gelmeden çıkamam yola. Üç günden uzun sürecek kalmalar için özel bir izin gerekiyormuş. Bir hafta önce yazdım, karşılığını bekliyorum.
“Ben yıktım onu” sözü çıkmıyor usumdan. Tersine inanmak kadar gerçeğe aykırı bu söz. Bu ne benim suçum, ne de başkalarının. Ben karanlıkların adamıyım, ortalara çıkmamam gerekir, en doğrusu bu.

Milena’ya Mektuplar- Franz Kafka

1 YORUM

  1. Otuzlu yaşlarımın başlarında okumuştum “Milena’ya Mektuplar”ı.
    Uzun yıllar etkisinde kaldığımı söylemeliyim.
    Sevmek ve sevilmek kavramlarını çok iyi bilmiyordum sanırım.
    Şimdi aklımda kalan ne biliyor musunuz; Kafka’yala aramızda ki benzerliklerin ne denli fazla olduğu.
    Gerçek edebiyat ve sanat bu olsa gerek.
    Tüm duyarlı insanlar kendini bulur iyi bir metinde.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here