Franz Kafka: Bizler, geçmiş zamanların haya­letlerinden başka birşey değiliz!

0
262

Kafka’nın Yaşadığı Dünya ve Çatışmalar

Hayatın anlamını ararken Kafka’nın temel tec­rübesi, yabancı olmak ve varlığın içinde kendine bir yer bulabilme ihtiyacını duymaktı. Günlük’ünde şöy­le yazıyor: “Bir yabancıdan daha yabancı yaşıyorum.”

Yahudi olması, Almanca konuşması, ve Avustur­ya – Macaristan imparatorluğu boyunduruğundaki Çekoslovakya’da yaşaması, ondaki yalnızlık ve köksüz­lük duygusunu artırmıştır. Viyana egemenliğine kar­şı protestoların, Yahudi düşmanı mezalimi daha da artırdığı 1897 ayaklanmaları sırasında Kafka ondört yaşındaydı; gençliği boyunca da, Milena’ya Mektup­lar’da hatırladığı gibi, okul çocukları arasında ve Ya­hudi azınlığına “uyuz ırk” gözüyle bakılan çevrelerde bütün şiddetiyle süregelen milliyetçilerin küçük çapta ırk savaşlarını gördü. Konuştuğu Almanca ile Çek nüfusundan ayrılıyordu.

Öte yandan, kendisini Alman dilinin bir misafiri sayıyordu. Prag’da doğduğu şehir­de ise kendini yabancı duyuyordu. Yahudi olarak, Al­manca konuşan nüfustan ayrılmıştı. Büyük bir tüc­car oğlu olarak da. halkın dışındaydı. Prag’ın Yahudi mahallesi yerle bir edilmişti ama bu töre devam edi­yordu. “Eski pis, Yahudi şehri, bizler için, etrafımızdaki yeni, temiz şehirden çok daha gerçektir. Bir düşte uyanık yürüyoruz; bizler, geçmiş zamanların haya­letlerinden başka birşey değiliz .” Toplumla kaynaşamamıştır, yalnızdır, kendini bütün tarihî toplu­luğun dışında hissetmektedir.

Aynı zamanda tinsel (ruhanî) topluluğun da dı­şında ve ona yabancıdır. Anlayabildiği tek Tanrı, Ya­hudi geleneğinin korkunç tanrısı, kanunu amansız Ye­hovah’tır. Yokluğun sınırlarında, uzak bir tanrıdır bu. Çin imparatorunu, Yargıçlar Başkanını, Şato Senyö­rünü hiç kimse, hiçbir zaman göremeyecektir. Ona göre İsrail tarihi, İnsanın Tanrı ile ilişkilerinin ima­jıdır: halkı, seçkin bir halktır, ama aynı zamanda üze­rine: Tanrı’nın laneti yağan dik başlı bir halk . “İtiraf ettiğim bütün benzersizliklere rağmen ırkıma hiç iha­net etmedim … Yalnız garip bir karakterim var be­nim; ve hiç unutmayalım ki bu, ırkımın farklı çizgile­die kendini ortaya koymaktadır.”  diyor.

Kafka, tam bir Yahudidir, ama aynı zamanda Ya­hudi topluluğundan kopmuş bir Yahudidir. Kıyasıya eleştirir Yahudi dinini. “Sinagogumuzda” adlı hikaye­sinde Yahudi topluluğunu, anlamını bir türlü anlama­dığı dini inançları ve akideleri körükörüne yerine ge­tiren bir topluluk olarak çizmektedir. Traumühl Sina­gogu’ nun üstünden ayrılmayan esrarlı ve korkunç hayvan, müminlerin dualarının körükörüne yükselip durduğu anlaşılmaz ve açıklanmaz hedefi sembolize etmektedir.

Kafka’nın tutumu burada belirsizliğin işaretini taşımaktadır. Musevilik, bir taraftan sosyal, diğer taraftan dini bir topluluk olduğu için bu belirsizlik bir kat daha korkunçtur. Musevilik, yalnızca bir inanç meselesi değil, fakat her şeyden önce, inancın şartlan­dırdığı bir topluluğun canlı yaşantısıdır.  Kafka kendisini bu dinden ayırırken hem gökyüzünü hem yeryüzünü, yani hem Tanrı’yla hem de insanlarla olan ilişkilerini yitirmiştir. Yahudiler, topluluktan kopmuş, bu topluluğun özlemini çeken bir Yahudidir; hep inanç ve onun ölümsüzlüğü arasında parça parça olmuş, uzlaşma tekliği ile en acılı yalnızlığı duymak­tadır. Köklerinden kopmuştur: “toprağın, havanın, yasanın yokluğundan” acı çekmektedir. “Bunları ken­dim için yaratmalıyım, işte benim işim bu. ilk göre­vim bu.” “İnsan bilinçle yaşayınca başkaları ile olan bağlarının ve başkalarına karşı olan görevlerinin bilincine açıkça erişince, eski yurt hiç yeniliğini yitir­miyor’. İnsan, gerçekte, ancak bu bağları ile özgürlüğe kavuşabilir. Ve bu da, bu hayatta bulunan en yüce şeydir. »

Kafka, soyut bir yazar değildir: hiçbir yerden “gelmiyor”a, hiçbir yere “bağlanmıyor”a, hatta belki hiç­bir yere “götürmüyor”a benzeyen bu İnsan, delicesine, İnsanların dünyasına kök salmak istemektedir. Bu büyük istekle ilgili olmayan her şey önemsizdir onun gözünde.

Kafka,”kara” bir yazar değildir. Kaç kereler, umutsuz ve yalnız bir kişi olarak anlatılmış olan bu insan, normal olanı, sıhhatli olanı ve insanlar arasın­da mutlu bir kaynaşmayı bütün gücüyle dilemektedir . “Bütün yasalarımız ve bütün siyasal kuruluşlarımı­zın… çıkış noktası, tasarlayabildiğimiz en büyük mut­luluğa: birbirimize candan sarılmaya duyulan özlem­dir …” Değişmez bir özlemdir bu : “Ben, kendi vicdanında kendini daima bir kanun-dışı, şehrin duvarlarına saldıran bir yabani gibi hissetmiş olan ben, şerefle karşılanacağım. Etrafıma toplanmış bütün kö­peklerin o kadar özlediğim sıcaklıklarında uzanaca­ğım …”

İşte gökyüzünde olduğu gibi yeryüzünde de yabancı olma duygusunun ve bir madde, bir yurt, bir kesinlik, ve bir takım kökler edinmek ihtiyacının aslı budur işte:

“Beni, tanıdığım bütün insanlardan kuvvetle ayı­ran bir özellik var bende. İkimiz de, batılı Yahudilerden çeşitli tipik örnekler tanıdık; ama bildiğim kada­rıyla, hepsinden başkayım ben; biraz büyüterek söy­lersem, bir dakika rahat verilmiş bana, hiçbir şey verilmemiş bana, her şeyi kendim elde etmek zorunda kalmışım; hem yalnız bugünü ve geleceği değil, geçmişi de; her insanın doğal olarak bir geçmişi var, ben bunu bile kendim elde etmek zorundayım; en zorlu iş de bu belki. ..

Kafka toplumsal ilişkilerini ve Yahudiliğini, ailesi içinde özel bir yeğinlikle yaşamıştır. Babasıyla arasındaki ne marazi ne de anormal olan ilişkiler, kendisi ile Yahudi topluluğu arasındaki gerginliği hem din­sel, hem de toplumsal bakımdan artırmıştır.

Babasıyla olan anlaşmazlığı, psikanalizcilerin ileri sürdükleri tezlerin tam karşıtıdır: Psikanalizcilere göre, babasıyla olan ilk çatışması, daha sonraki ça­tışmaların tohumudur; oysa babası ile olan anlaşmazlığı, toplumsal gerilimleri özetler ve şiddetlendirir.

Geleneksel Yahudi ailesinde babanın bir kutsal­lığı vardır. O halde, Kafka’daki tanrı tasarımı,baba­sıyla olan ilişkilerinin yaşantısından gelmemiş, tersine o kutsal kitabın korkunç tanrısı ile ilişkilerinin geleneksel imajı altında görmüştür babasını. Kafka’nın babasının, dini bütün bir Yahudi oluşu ve bir takım dinî görevleri, bütün bunların anlamını ve ruhsallığını yitirmiş – oğlundan beklemesi bu inancı daha da sertleştirmiştir. Kafka, psikanalizde “umutsuz bir hata” dan başka hiçbir şey görmüyordu. “Bütün bu sözde hastalıklar… İnancın gerçekleridir, zavallılık içindeki insanın bir ana kucağına sığınma çabalarıdır; psikanalizi kendisi bile dinlerin temelini aramaya kalkınca, bireyin hastalıklarını yapan şeyden başka bir şey bulamıyor.”

Toplumsal düzeyde Kafka’nın babasıyla anlaşmazlığı, kendi kendine zengin olmuş bir iş adamının, şair oğlu ile olan geçimsizliğidir. Kafka, babasını, üs­tün bir insan olarak düşünür, fakat onun gibi olmak istemez, istese de olamaz zaten. Babasının işyerinde toplumsal sömürme ve baskı ilişkilerinin ilk tecrübe­lerini geçirir: “Mağaza, beni ruh hastası etti… özel­likle mağazada çalışanlara karşı tutum demek isti­yorum… Sen, memurlarına “ödenmiş düşman” der­din, öyleydiler de zaten, fakat bana öyle gelirdi ki, on­lar senin düşmanın olmadan önce sen onların “öde­yen düşmanı” idin … İşte bu, mağazayı. dayanılmaz yaptı benim gözümde; bana senin karşında kendi du­rumunu hatırlatıyordu … Bunun içindir ki, ben de mutlaka mağazada çalışanlardan yana oluyordum.”

Babası, onun gözünde, zorba, yabancılaşmış ve bireyin benliğini boğan bir toplumun oluruna yürütülmüş bir imajı idi. Toplumsal ilişkilerin tümünün ese­ri olan yabancılaşmayı o, önce babasıyla olan ilşkileri şeklinde yaşadı: “Hatırlarım: evde olduğu kadar okulda da benliği gittikçe daha çok silmeğe çalışırlardı” Benim benliğim kabul edilmiyordu. Benlikle ilgili bir durum ortaya çıktı nu bu, ya zorbalıktan tiksin­memle ya da benliği yok saymamla sonuçlanıyordu. Öte yandan, benliğimin bir yanını bastırmağa kalkın­ca da bu, kendimden ve alınyazımdan tiksinmem, ken­dimi kötü ve lanetli bulmam sonucunu veriyordu!”

Babası hakkında konuşurken ve onun kendisini , “korkunç bir ikili hayata” itişinin nedenlerini açıklar­ken şöyle diyor: “Dünyadan niçin kaçmak istiyor­dum? Çünkü: babam, bırakmıyordu beni dünyada, kendi dünyasında yaşıyayım … İşte o günden sonra ben de bu başka dünyanın yurtdaşı oldum … İnsanoğ­lu için bir üçüncü toprak olmadığından. Kenan ili, mutlaka umut bağlanan biricik toprak diye belirmiş olmalı gözümde …”

Kafka, Brod’a bütün eserlerine, “Babanın Dün­yasından Kaçış” adını vermek istediğini söylemişti bir keresinde. Fakat buna bakarak, Kafka’nın eserini bir psikanaliz belgesi sanmak yanlış olurdu; çünkü bir kere bu eserde her şey, Oidipus kompleksinde ola­nın tam tersine, apaçık bir bilinç içinde geçer; sonra “Babanın dünyası” Kafka’nın, uzun zaman, yabancı­laşmanın. toplumsal ilişkilerini ve dini ilişkileri yaşa­yış tarzını açıklamaktadır.

Babası ile olan bağıntıları, toplumla ve dinle olan bağınıtıları gibi aydınlıktan uzaktır: onlarda hem sev­gi hem korku, hem başkaldırma hem özlem vardır.

*

Uğraşı, onu toplum hayatına daha da çok sokarken, yabancılaşmayı ağırlaştırır, ikiye bölünüşü kuvvetlendirir. Kafka, 1908 den beri bir işçi kaza si­gortasında memurdur.

“İkili” hayatı, bir yandan, mesleki tecrübesine uyarak, öte yandan onunla umutsuz bir zıtlık içinde oluşur. Bürokrasi mekanizmasının bir memuru ola­rak, insanı ezen ve benliğini. yok eden alınyazısının bir dişlisidir. Kendisini yaşatan ve hergün biraz da­ha öldüren işinde, yabancılaşmanın bir aletidir. Bu adsız ve basamaklı kuruluşa; onun, soyut ve insanlık dışı birtakım yasalar adına insanları ezen – ufalayan mekanik, anlamsız ve sorumsuz, işleyişine katılır. Bir zamanlar hukuk eğitimi onun için bir işkence olmuştu: “Hukuk okudum. Yani, sınavlardan birkaç ay önce, sinirlerimi kurutarak ruhumu, binlerce ağzın benim için çiğneyip hazırladığı odun talaşıyla besle­dim” diyor.

İnsana yabancı ve onun dışındaki bu kanun, bu yabancılaşma, yalnızca genelin tikele zıtlığını değil fakat iki toplumsal sınıfın çatışmasını ifade etmekte­dir. Kafka bunu biliyordu. Janouch’a, insanlardan de­ğil düzenin kendisinden doğan kapitalizme özgü ya­bancılaşma mekanizmasını şöyle anlatıyor: “Kapita­lizm, içerden dışarıya,dışarıdan içeriye, yukardan aşağıya, aşağıdan yukarıya giden bir bağımlılık siste­midir. Onda her şey basamaklandırılmış, demire vu­rulmuştur. Kapitalizm, dünyanın ve insan ruhunun bir halidir.”

Bu baskı aletinin içinde bir bürokrat olan Kafka durumunun devamlı ikiyüzlülüğünden acı duyuyordu. Kendisine göre, toplumdaki bütün yabancılaşma­ların özetlendiği bu bürokrasi içinde o, durmadan kendi bilincine karşı hareket etmeğe zorlanmış, sü­rüklenmiştir: Kimi zaman, tiksindiği bir kuruluşu kol­layıcı bir rapor ya da yazı yazmağa; kimi zaman da, doğruluğunda hiç şüphesi olmadığı dilekçeleri ge­ri çevirmeye ya da ustalıkla atlatmaya zorlanmıştır. Kazaları önleme servisine ayrılmıştı; her dosyada ya­zılanın ötesinde, makinelerin ve kanunların dişlileri arasında ezilmiş, parçalanmış işçilerin insanı dramını sezinliyordu: iş kazası, kol bacak kopması, ölüm, dul kalan bir kadın… Kurbanın, kişiliğini kaybetmiş, ve ezici bir toplumun sırları içinden ele geçmez sorumlulukların peşinde tükendiği, iş sahibi ile bürolar, yar­gılanan ile yargıç gerçeklik ile yasa ve nihayet emek­le sermaye arasındaki ilişkilerde her şeyin birer aldat­maca haline getirildiği bürolar labirenti …

Kafka bu ortam içinde, babasının işinde fark et­miş olduğu temel ilişkiyi çok daha genişlemiş olarak bulur. Bir kere daha. “çalışanlardan yana”dır.. Brod’a , “Bu işçiler ne alçak gönüllü insanlar!” der. “Bize yalvarmaya geliyorlar. Bir saldırıda burayı ele geçirip altını üstüne çevirecekleri yerde, bize yalvarmaya ge­liyorlar”.

Tepkisi, başkaldırma aşamasında kalır: bu baş­kaldırma O’nu, anarşist Çek devrelerini, özellikle on­ların önderi Kacha’yı sık sık ziyaret etmeğe sevkeder. Bu, aynı zamanda ondaki suçluluk duygusunu kuv­vetlendiren ahlaki ve dini bir tepkidir : “Neylersin ki, ben bir kanun adamıyım. Bu yüzden kötülükten kur­taramam kendimi” der.

Edebiyatta, makinelerin parçaladığı ve kanunun ezdiği emekçilerin dünyasını anlatan eserlere tutku derecesinde bir ilgi duyar. Herzen’i, Kropotkin’i, Dos­toyevski’yi. Tolstoy’u, Gorki’yi okur.

Fakat bu anarşistçe başkaldırma ya da metafizik kabahatlilik duygusu O’nu, yalnızca bu lanetli
çevreden kaçma hülyalarına sürüklüyordu. Kimi zaman, kol gücüyle çalışarak gerçek dünyaya, insanların kar­deşi olduğu o dünyaya katılmayı hayal ediyordu: 1921 de Janonch’a: “Fikri çalışma, insanı toplumdan sö­küp alıyor. Zanaat ise, tersine, insanlara götürüyor. Ama ne yazık ki ne bir atelyede ne de bir bahçede ça­lışabilirim artık!” diyor.

«- Buradaki işinizi terketmek istemiyorsunuz­dur herhalde?
«- Neden olmasın? Bir çiftçi, ya da bir zanaat­kar olarak Filistin’e gitmek geçti aklımdan.
«- Bütün bunları terkedecektiniz demek?
«- Güvenlik ve güzellik içinde duyguca dopdolu bir hayat bulmak için, her şeyi.»

Hayatının başka bir döneminde, 1911 sıralarında Kafka, bir Yahudi tiyatro topluluğunun yöneticisi olan Löwy ile dostluğunda gerçek bir hayat şekli bu­lur: yalnız sanatlarına bağlı olarak yokluk içinde yaşayan aktörlerin oyunu, onun durmadan aradığı ka­tıksızlığın hayalidir: sanata kendini toptan bir veriş­le aydınlığa kavuşmuş, sosyal tinsel bir ortaklıkta yaşanan bir hayat … Romanlarının yalnızca birinde, mutlu bir sonla biten Amerika adlı romanında, roman kahramanı Karl Rossman’ın insanî macerasının Ok­lahoma sirkine kapılanması ile bitmesi dikkat çeki­cidir. Kahraman, orada, kendi benzerlerini, Dostoyevski’nin “ezilmişlerini” ve “yenilmişlerini” bula­caktır; tıpkı herkesin, hayatın kendisine yasakladığı rolü nihayet oynadığı bir estetik cennetteymiş gibi.

Kafka, yabancılaşmanın içinde yabancılaşmaya karşı sonu gelmez bir kavgada kendini tüketiyordu.

Şiir, onun içine kapatıldığı dört duvar dünya ile uyuşmaz bir şeydi. Sanatçı yaratış, yabancılaşmanın tam karşıtıydı.

Bu ikili yaşayış içinde bunalmış insanın acıklı günlüğünü karıştıralım biraz:

“Durumum, dayanılmaz bir şey benim için; çün­kü, tek isteğim ve tek eğilimim olan edebiyatla çatı­şıyor. Bir edebiyatçıdan başka bir şey olmadığım, olamayacağım ve zaten olmak da istemediğim için duru­mum beni hiçbir zaman kandıramayacak, tersine beni tümden yıkıma götürecektir. Bu da pek uzak değil,
(21 Ağustos 1913)”

“Büyük bir şiir çalışması için içimde herşeyin ha­zır olduğunu ve böyle bir çalışmanın benim için tanrısal bir erime ve hayata gerçek bir kavuşma olduğunu; oysa büroda aşağılık bir kırtasiyecilik için vü­cudumdan: öylesi bir mutluluğa kavuşası vücudum­dan her gün bir parça et koparmam gerektiğini duy­mak, korkunç bir şey.”
(4 Ekim 1913)

“Hayata, daha doğrusu hayatın devamlılığına katlanmanın imkansızlığı. Saatler birbirine uymuyor. içimdeki saat, iblisce, şeytanca, ne olursa olsun gayrı insani, koşup duruyor, dıştaki ise, sarsıla sarsıla, alışılmış yürüyüşünü sürdürüyor. Bir gün iki saatin birbirinden ayrılmasından ya da parçalanmasından başka ne olabilir ki?”
(16 Ocak 1922)

“Öyle görünüyor ki, bu korkunç ikili yaşayıştan, çıldırmaktan başka bir çıkış yolu yok benim için.”
(19 Şubat 1911)

Bir yandan da bir Yahudi olarak, tanrının seç­kin fakat darmadağın edilmiş bir halkındıan olan; babasının gözünde “yeteneksiz bir oğul” olduğu duy­gusunu taşıyan ve kendi kendini bu dünyadan kovup gitgide kendi gerçek vatanı olan bir iç dünyaya sığı­nan; kendisini kör ve öldürücü bir makinenin hizme­tinde bir eşya durumuna sokan günlük işi ile geceleri gündüzki kâbustan kendisinde kalan şeyleri sayık­lıyarak eserini yaratan bu uykusuz insanın sanatçı eğilimi arasında parçalanmış Kafka, özlemle peşin­den gittiği, sosyal ve ruhsal bir ortaklıkta, hayata bağlanmağa çalışmaktadır durmadan: “Kendini, in­sani yaratıkların arasında bulmanın mutluluğu.”

“Sapasağlam ciğerlerle hizmet etmek imkânını”  bütün gücüyle arıyordu.

Bu sürgünsüz sürgün, bu her yerde yabancı in­san, bir şeye katılmak istemektedir.

Aşk, bir aracı ve kurtarıcıdır.

Kafka’nın ilk tanıdığı sevgi ana sevgisidir: “Ha­yatla olan bağ noksanlığını örtmek için o’nun nasıl çabaladığını hissederdim” diyor. (30 ocak 1922)

Kendisinin öldürücü hastalığı olacak olan bu “hayatta bağ noksanlığı” nı Kafka, aşkla dengeleme­yi düşünüyordu.

“Burada, beni bütün varlığımla anlayacak kim­se yok. Böyle birisi, örneğin bir kadın, olsaydı her yerde ­ elim ayağım olurdu. Tanrıyı içimde bulurdum.” (Carnets, 1915)

Hayatının son yılında” Dora Dymant’ın yanında kavuşacağı bu mutluluk, bu hayata tüm sarılış, aşka ve evliliğe evrensel bir anlam veriyordu.

“Kadın ya da daha kesinlikle söyleyecek olur­sak evlilik, dolayısı ile kendini açıklamak zorunda olduğun hayatın temsilcisidir.”

“Hayatın yeniden kazanılmış birliğinde aşkın, insanî ve dinî birer öğesi vardı. Bunun ikisi bir tek şe­yi meydana getiriyordu, çünkü kutsal demek, bölün­mez şekilde dünyasal ve ilahi topluluk demekti .”
“Cin­sel aşk, tanrısal aşkı gölgeler; fakat kendi içinde, bi­linçsiz olarak tanrısal aşkı taşımasaydı, cinsel aşk tek başına beceremezdi bunu.”

Kafka’nın iç hayatının acıklı diyalektiğinde aşk da bir anlam belirsizliğinden kurtulamıyor. Gerçeğe bir yaklaşıyor, bir ondan uzaklaşıyor; hem hayata sarılışın şartıdır, hem ona engeldir; hem hedeften döndürücü bir kışkırtıcıdır, hem hedefe ulaşma ara­cıdır.

Günlük’ünde ve Cahiers’de birçok kereler Kafka, evlenme ya da evliliği red sebeplerini tartar. Düşüncelerinin derininde, aşkın aynı ikircil anlamı bulunur hep.

Aslolanın peşinden gitmek, yalnızlığı, bütün gü­cünü bir araya toplamayı gerektirir : “Bana daha çok yalnızlık gerek; yapabildiğim bütün şeyler, yalnızlı­ğın bir sonucundan başka şey değildir. Bir başka var­lığa bağlanmak, anda kaybolmak korkusu. O zaman artık hiç yalnız olamazdım.”
(21 Temmuz 1913)

Kaybolmak korkusuna, çılgınca bir kökleşmek umudu karşılık verir: “Çok kere ancak yazarken olduğum gibi atılgan, maceracı, kudretli, şaşılacak de­recede heyecanlı!… Bir kadının yardımı ile her şeyin karşısında böyle olabilseydim! …”

Üç yıl sonra, aynı iç diyalog, aynı sallantı : “Tek başıma, bütün gücümü toparlıyorum. Evlensen, herşeyin dışında kalıyorsun, kendini çılgınlığa bırakıyor­sun, kendini rüzgarlara terkediyorsun …”
(20 Ağus­tos 1916)

Kadın, aslolanla, en kuvvetli bağdır, aynı zaman­da ondan uzaklaştıran bir baştan çıkarıcıdır. Romanlarının sembolik biçimi altında Kafka’nın kahraman­larında, kadına karşı hep bu ikili, bu belirsiz, tutum vardır; Dava’da Joseph K… avukat M. Hild’in hiz­metçisi Leni ile olan ilişkilerini, yargıcına dair bir sırrı keşfetmek için kullanmak ister; fakat bir kusu­run, yırtıcı bir kuşun pençesine benzettiği kızın elini şöyle bir öper öpmez Leni, ” Artık benimsin” der. Şa­to ‘da, Yer ölçücü, Frieda’nın aşkıyla, şatonun efendi­lerine ulaşmayı umar ama sonunda başarısızlığa uğ­raması, kadından uz1aklaştırır onu.

Belki de aşk karşısındaki bu ikili tutumda, Kafka’nın hayat ile inanç karşısındaki iki temel davra­nışı karşı karşıya gelmektedir.

Kierkegaard mı, Hegel mi?

Ya, Tanrı’nın adaleti ile ortak ölçüsü olmayan insanın çabalarının. hiçbir değeri yoktur ve tüm cin­sel bağlılık bir alaydan, bir “oyalanma”dan başka bir şey değildir. Ve Kafka da, Kierkegaard’ın Régine’den ayrılışı gibi, nişanlısı Félice’ten ayrılır.

Ya da insani aşk (her insanca davranış gibi) Tanrı aşkındadır, sonun sonsuzlukta oluşu gibi. O zaman son, hiç şüphesiz, bir tehlikedir: onda tuzağa düşebilir ve kaybolabiliriz. Ama sonsuzluk ancak ve ancak son’da gerçekleşir ve bütüne varmanın tek yolu son’un tamamlanmasıdır. Kafka da, Félice’e iki ke­re aşık olmasında (iki kere nişanlanmıştı aynı kızla), Milena’da bulduğu büyük umutta ve en sonunda Dora ‘nın yanında bulduğu mutlulukta tüm varoluş ve hayata katılış olanağını deniyordu.

Aşkınlık mı, içkinlik mi? (immanance) Kafka’­da bu, iki din ya da felsefe tezinin karşılaşması değil, tüm eti-kanı ile, tüm hayatı ile yaşadığı bir dramdır.

Kimi zaman Janouch’a: “Cinsel hazlar, kavrayış dikkatimizi körletiyor” diyecektir

Kimi zaman Milena’ya: “Sevdiğim, sen değilsin, daha çok kendi varlığımdır; seninle elde ettiğim ken­di yaşayışımdır” diye yazacaktır.

Gerçek bir yaşayışın araştırılmasında aşk ve ev­lilik, başarılması önemli bir deneydir: Neş’e, durmak­sızın yaşanılıp geçilecek bir andır.

Aşk ve evlilik, gerçek varoluş ile bir ilinti olabi­lir. Bu da Kafka’yı Varoluşçuluk yönünden yorumla­mayı önler: hürriyet ilintidedir yoksa kopuş’ta değil.

Kafka kendini: “İçinde, atalara, karı-koca haya­tına ve torunlara karşı büyük bir arzu duyan atasız, kadınsız ve torunsuz “bir kişi” olarak tanımlıyor.
Bir tek gerçeğin. iki yüzü: yalnızlığının bilinci ve gerçek bir topluluğun hayatında kök salmak arzusu, onda, sıkı sıkıya birbirine bağlıdır! “Evlenmek, bir yuva kurmak, doğacak bütün çocuklara, kucak açmak bu kararsız dünyada onları yaşatmak ve hatta olursa, onlara birazcık yol göstermek … işte, inanı­yorum ki, bir erkeğin varabileceği mutluluğun en son derecesi budur.” Onbir Oğul hikayesi, bu ataer­kil aile özlemini anlatır.

Eğer Kafka, bu ilk işi başaramamışsa bu, kendi­sine bir aile kurma olanağını verecek, hayata kök sal­ma kudretinden yoksun görmesindendir kendini. “Ev­lenmek. .. önce güven ister” yoksa birinin yalmzlığını, bir başkasınınkine eklemek, asla bir yuva değil, ter­sine, bir zindan yaratır.

Böylece, nişanlısından ayrılışı özel bir anlam ka­zanıyor. Berenice’ten ayrılışın tersi. Kafka, Günlük’­ünün bir sayfasında şöyle yazıyor : “Bir genç kızı se­viyordum, o da beni seviyordu. Yine de onu terket­mem gerekti.” Bu ise şeklen Tacitus’un formülünü ve Racine’in trajedisini «İnvitus İnvitam dimisit’i hatır­latır: Gerçekte Titus’ü Bérénice’ten ayıran, dün­yanın baskısıdır; insanın, yetkisine ve görevine olan yenilmez bağlılığıdır; toplumsal hayatta ve onun en dokunulmaz değerlerinde kök salmış olan her şeydir. Kafka’yı nişanlısından ayıran şeyse, kendisini boşlukta, köksüz, hiçlikle yüzyüze sallanır hissetmesi­dir.

Aşkını ayakta tutmak için gerekli gücü ancak, bir topluluğa katılmakta bulabilirdi. Onda ilk noksan
olan şey de budur: “Benzeri ile bağ, bir yakarış bağıdır, insanın kendisi ile bağıdır, çaba bağıdır: çaba kudreti de yakarışta bulunur”

Toplumsal ve dini durumunun çelişik1iği, babası ile çatışması, eğilim ve uğraşın yabancılaşması yü­zünden Kafka’nın hayatında açılmış olan uçurumu, yalnızlığın ve aşkın trajik diyalektiği daha da derin­leştirmiştir.

*

Bu dram, Kafka’yı önce hastalığa, sonra ölüme sürüklerken – kelimenin tam anlamı ile vücut bulacaktır : “Kendi kendimi paraladım … Dünya – ki Fé­lice’tir o – ve, ben çözülmez bir çatışmaya girmişiz, el­birliğiyle vücudumu paralıyoruz.”

Bu nişanlanmalar, bu öldürücü çatışmayı daha da derinleştirmekten başka bir şeye yaramadı. Kaf­ka, açıkça biliyor bunu: hastalığın ilk vurduğu gün­lerden beri (15 Eylül 1917) “Ciltteki yara, yangısı Félice, derinliği ise doğrulama (justification) olan bir yaranın sembolünden başka bir şey değil” diye yazıyordu.

Daha sonra Milena’ya şöyle açıklar: “Ciğerlerimdeki hastalık, manevi hastalığın yatağından taşmasından başka birşey değil. İlk iki nişanlanmamdan be­ri – dört beş yıldır – hastayım.”

Kafka, sürekli bir gerilim, bunaltı ve korku için­de yaşıyordu. Varlığının ta derinlerine kadar
saldıran bir korkudur bu. Bir ezici sorumluluğun farkın­daydı: hayatın anlamını açığa vurmak, gerçeği söy­lemek, gerçek olmak ve bu ödevi yerine getirememek. İnsanların çoğu bireysel sorumluluğun farkında ol­maksızın yaşarlar; bütün mutsuzluklarımızın esas çekirdeği işte burada gibime geliyor … Günah, kendi öz görevi karşısında insanın gerilemesidir. Anlayışsız­lık, sabırsızlık, ihmal işte günah bu. Yazarlık ödevi, bir kenara bırakılmış ve ölümlü olan şeyi sonsuz ha­yata götürmek; rastlantıyı, yasaya uygun bir ger­çek haline değiştirmektir. Yazarın ödevi, peygamber­ce bir ödevdir.

Kafka kendi sorumluluğunun gittikçe daha çok farkındaydı. Kendisini peygamberce bir ödev yük­lenmiş kabul ediyordu: fakat kudretsiz, yani suçlu bir Peygamberdi o.
“Bu bir görevdir. Yaradılışım gereği, kimsenin bana vermediği görevden. başka şey yüklenemem. Ben ancak bu çelişme içinde yaşayabilirim. Herkes gibi tabii; çünkü insan yaşayarak ölür.”

Peygamberin ödevi, Yasa’yı bildirmektir. Kafka’­ysa olumsuz bir Mesih’ten başka bir şey değildir: vadedilmiş ülkeyi gösteremeden, dünyanın iç düzensiz­liğini ve saçmalığını ortaya koyan bir olumsuz pey­gamber. Dışına atıldığı bu dünyanın ağırlığı altında ezildiğini hissetmektedir. Bu kaostan dışarı çıkış yo­lunu göstermemektedir. Bu kaosun varlığı onu suçla­makta ve mahkum etmektedir. “İnsanlık, şekil veren yasadan ayrılırsa, çözülürse ancak renksiz, şekilsiz ve dolayısı ile adsız bir yığın olur. Ama o zaman yük­sek ya da alçak diye bir şey kalmaz, Hayat, ancak ba­sit bir varoluş’a düşer; artık ne dram, ne kavga … yalnız, düpedüz maddenin yıpranması ve düşüş var­dır.”

Bu terkedilmiş dünya, ölüme doğru ağır ağır ak­maktadır.

Kafka şöyle ekliyor: «Kutsal kitabın da Musevi­liğin de evreni orada değildir.” Fakat bu hareketi tersine çevirebilecek, ondan ileri bir yürüyüş çıkartabilecek olan Tanrı bile onu belirleyemeyecektir.

İnsanların uykusu, ödevlerini unuttukları ölçü­de deliksiz olur. “Kesin olarak ödevlerini kim biliyor? Hiç kimse. İşte bunun içindir ki hepimizin vicdanı kö­tü; çabucak kendi kendimizi uyutarak ondan kaçma­ğa çalışıyoruz…. Belki de benim uykusuzluklarım kendisine hayatımı borçlu olduğum bu ziyaretçinin korkusundan, başka bir şey değildir… Belki içimdeki büyük ölüm korkusu, bu uykusuzlukların arkasında gizlemiyordur. Belki, uyuduğum sürece beni terke­den ruhumun bir daha geriye dönmemesinden korku­yorum. Belki uykusuzluk, kuvvetli bir günah bilin­cinden, aniden gelebilecek bir hüküm karşısında du­yulan korkudan başka bir şey değildir. Belki uykusuz­luğun kendisi bir günahtır. Belki doğaya karşı bir başkaldırmadır … Günah, her türlü hastalığın tohu­mudur. Onun yüzünden ölümlüyüzdür.”

Uykusuz, Kafka, düzenli olarak kendini harab et­me pahasına Nöbetçi ve Uyandırıcı olarak kalmıştır. Yabancılaşmanın düşsüz uykusuna, uykusuz düşleriye karşı koymuştur. Ölünceye, Tanırının yokluğu ile öl­dürülünceye kadar.

*

İşte Kafka’nın dünyasının çelişmeleri, kendisini ölüme götüren çelişmeler, bunlar.
Tanıklığı yalnızca bireysel bir anlam taşıyan ola­ğanüstü bir varlık mıdır söz konusu? Onun eseri, ge­rilemekte olan toplumsal sınıfların ruhsal durumlarının yankısı, özellikle, hem bugünkü durumunu hem de geleceğini tehlikede gören ve bunaltısına mutlak metafizikte temel bulmağa çalışan bir küçük burjuva tedirginliği midir?

Kafka’nın, olağanüstü bir insan olduğuna şüphe yok. Fakat bu olağanüstülük “Şair, toplumun orta kişisinden, daima daha küçük, daha zayıftır. Bunun içindir ki o, dünyada, varoluşunun ağırlığını başkala­rından çok daha şiddetle, çok daha kuvvetle duymaktadır.” deyişindeki gibi, sanatçının olağanüstülü­ğüdür.

Yine hiç şüphe yok ki Kafka’nın dünya anlayışı, sınıfının şartları ile belirli, bu sınıfın ufukları ile sınırlı. Sonsuz, çelişmelere ve kararsızlıklara mahkum­dur. Bu durum Kafka’nın, yabancılaşmanın nedenle­rine saldırarak onunla savaşmasına engel olmuştur.

Ona ancak, “düşünde, bir görüntüyü kovmak için eli­ni sallayışı” gibi savaşmak gücünü vermiştir. Fakat bu yabancılaşma dünyasının kâbusunu anlatma gücü ile, bu yabancılaşma dünyasının üzerine abanmış yükleri bir kenara atan uyanıklığı ile; tıpkı fırtınada çakan bir şimşek gibi, bize, bir başka dünyanın var o­labileceğini göstermiş ve bu dünyaya karşı önüne ge­çilmez bir özlem duyurmuştur. Bütün bunların bir an­lamı vardır: Kafka, “insaniyetten” sözde metafizik bir durum çıkarmaksızın bireyi ve onun bağlı olduğu sınıfı aşmış ve – yabancılaşmış bir şekil altında da ol­sa – devrimizin büyük bir yasasının bilincine ermiştir.

Kafka’nın eserinde ortaya çıkan , insanın alınya­zısına dair büyük soru, çağımızın insanının itirafı de­ğerindedir.

Bir Köpeğin Araştırmaları’ndaki kahraman, ” A­raştırmalarımda gerçekten bu kadar yalnız mıyım?” diye sorar. “Burada, kendim için değil onlar için konuşuyorum” der, Dava’nın kahramanı. La Muraille de Chine’deki kahraman, “Büyük çoğunluk adına ko­nuşuyorum” der. Şato’daki Yerölçücü, uyandırdığı büyük korkuya ve güvensizliğe rağmen, köydeki in­sanları umuda ve güce kavuşturan bir haklı davanın taşıyıcısıdır. Dava’nın son sayfasında Joseph K … ‘nın ölüm cezasının yerine getirilişi anında “çalkan bjr ışık gibi” bir pencere açılır ve bir adam ölüm mahkumuna bir işaret yapar; Kafka sorar: “Kimdi bu? Yardım etmek isteyen biri mi? Bir tek kişi mi? Yoksa hepsi mi?”
Bu, yabancılaşmanın. kendisini mahkum ettiği durumu reddeden insandır. O, Odradek gibi, mekanik ve saçma bir otomat olmayı reddeder. Hayatın bütün insanı boyutlarına uzanmak iste­miştir o.

O, Dava’daki Joseph K … , ya da Şato’daki Yer­ölçücü gibi, engellerden, isterse alabildiğine artsın, yılgınlık getirmeyen bir insandır.

O, “en son durağı aydınlığa çıkarmak” isteyen ve özellikle ne insanları, ne kurumları ne de onların kendi eylemlerini alışılmış, geleneksel ölçülere vur­mayı kabul etmeyen, tersine hepsini bu son durakta karşılaştırmak isteyen bir insandır.

O, vazgeçmeyen, halin umutsuzluğunu hiçbir za­man bir kendini bırakma olarak kabul etmeyen bir insandır. Doğru ve temiz, insanların büyük Yasa’sına uygun bir varlık bulunabileceğine dair yıkılmaz. İnan­cı ile ve daima sağlığa, büyüklüğe, hayata karşı duy­duğu aşkla her şeyin anlamını arar.

Sporcu. kürekçi, yüzücü, binici olan Kafka, ha­yatın karanlık tarafını aramaz; hayranlık duyduğu, hayata sımsıkı bağlı insanlara, “bu dünyanın gerçek yurtdaşlarına” Carnets’ de şöyle seslenir: “Umutsuz­luğa düşme, hatta umudunu yitirmediğin şeylerden bile; sen, olanaklarının sonunun geldiğini sanırken bakarsın yeni güçler belirir. Yaşamak denilen şey de budur ..
“Yağmura bırak kendini; bırak yağmurun çelik okları vücudunu delip geçsin … ve herşeye rağmen orada kal; seni ansızın sonsuz ışığına boğacak olan güneşi dimdik bekle.”

Peki, dünyasının ve hayatının öldürücü çelişme­lerinin ötesinde Kafka’nın, üzerine titrediği bu güneş neydi?

Roger Garaudy
Çeviren : Mehmet Doğan, Hür Yayınları – 1965

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz