Ahmet Hamdi Tanpınar: Bir insan sansar olabilirdi. Fakat dünya tavuk kümesi olmaya razı olamazdı

ahmet hamdi tanpinarMussolini ‘ ye Dair
Mussolini düştü. Senelerden beri insanlığın talihi ile oynayan adam, şimdi bir yığın benzerinin elinde, patlamış bir balon gibi büyüklüğünü, hatâlarını ve kaderini kusuyor. Yirmi beş, otuz seneden beri daima ilk safta geçen adı. hattâ unutuldu bile. Gazeteler ve günün adamları ondan geçmiş şey gibi bahsediyorlar. Yirmi seneden beridir hadiselerin sahnesinde oynayan adam şimdi perdenin öbür tarafında kaldı.
Yaşıyor mu, yaşamıyor mu onu bile bilmiyouz. Ajanslar kâh onun filan hapisanede mahpus olduğunu, kâh öldürüldüğünü yazdılar Hattâ son zamanlarda batırılan bir denizaltının içinde boğulduğu havadisi bile çıktı. Eğer doğru ise dünyaya el koymak için en çok güvendiği makinelerden birisi kendisine tuzak oldu demektir.

Mussolini insana hiçbir büyüklük hissi vermeden bizi insan talihi üzerinde düşünmeğe götüren adamlardandır. O kadar hususi şartlar içinde ve o kadar garip bir şekilde yaşadı ki, bilinmeyen hiç bir tarafı kalmadı denebilir.

Onun düşmesiyle gözümüzün önünde muazzam bir talih tamamlandı. Sırtına geçirdiği arslan postu sıyrılınca bu insan birkaç türlü çehresiyle ve arkasında işleyen zıt zembereklerle karşımıza çıktı. Onun hayatına bakanlar, onda evvelâ fena paylaşılmış bir dünyanın doğurduğu uksülâmeilerden birini göreceklerdir. Sonra 19 uncu asrın ortasından beri hayata hâkim olan fikirlerden birinin, müteaddî imperıaliste telâkkilerin sakat doğmuş çocuğu olan son asırdaki Italyan inkişafının da bu ucubenin milletine ve dünyaya musallat olmasında hissesi vardır.

İtalya diğer birçok Avrupa memleketleriyle beraber adetâ kimyevî müstahazarlarla şişmanlatılan insanlar gibi sunî binbir tedbirle artmağa boşladığından beri bu adamın dramatik hayatı hazırlanıyordu. Mussolini’den daha çok evvel, Trablus’a ilk Italyan taarruzu başladığı gün İtalya bugünkü akıbetinin yoluna girmiş demekti. Ergeç bu büyüme hırsı onu yıkacaktı. Bu mukadderdi. Bunun değişebilmesi için tarihten asıl alınacak dersi alan insanlar lâzımdı. Tarih İtalya’yı, parçalanmış coğrafyalarında tıkılmış kalmış, zayıf, İktisadî hayatı kendisini idare etmekten âciz milletler arasına sokmuştu. Onların tesanüdüne girmesi lâzımdı. Bir an Mussolini’nin bunu yapacağı zannedildi, Ha­beşistan’a Milletler Cemiyeti’nde sağdıçlık eden bir Mussolini büyük otarşiler için hakikî bir tehlike idi, İktisadî hayatında sağdan soldan tehdit edilen Avrupa, uzun müddet ona baktı. Fakat hayır, Mussolini bu işi becerecek adam değildi, O tarihi kelime kelime öğrenmişti. Değişen şeyi bilmiyordu.

*

Modern diktatörlerin büyük vasfı hâdiselerin peşinde gitmeleridir. Mussolini de öyle yaptı. En kolay tarafı, herkesin gittiği yolu tercih etti. Bir Avrupa birliğinin, bir Akdeniz federasyonunun sağlam bir uzvu olacak bir İtalya’yı kuracağı yerde eski Roma’yı diriltmek istedi. Cezayir’in harmanisi, Venedik’in tacı onu günün hakikatlerinden öbür tarafa çekti. Realiteyi bir opera dekoruna feda etti. Muzdarip milletlere el uzatacağı yerde onları bir sansar gibi boğmağı tercih etti.

Bir insan sansar olabilirdi. Fakat dünya tavuk kümesi olmağa razı olamazdı. Mussolini küçük bir hesap meselesinde aldandı.

Fakat o, her şeyde aldandı. Evvelâ dünyayı hesab ederken aldandı, sonra kendi şahsında, kuvvetlerini hesapta aldandı, İyi bakılırsa onun hayatı kadar tamamlanmamış hayat pek azdır. Bir halk adamı olarak işe başladı. Fakat bir zümre adamı olarak iş başına geçti. İtalya’ya hizmet etmek istedi. Fakat millet adamı olmak şöyle dursun, sadece bir “jondottiere” olarak Alman ordusunda ücretli askerlikle talimini tamamladı. Büyütmek istediği İtalya’yı ikiye ayırdı.

Bununla beraber örnekleri daima büyüktü, Sezar, Ribenzi, Napoleon… Fakat Sezar’ı, Sezar Borgia olarak taklit etti. Napoleon’a gelince ancak üçüncü Bonaparte’a erişebildi. Sadece darbeyi hükümet yaptı ve hâkim olmanın tehlikeli oyunundaki zevki tadabildi. Fakat bu hâkimiyeti hakikî şeref ve şan fikriyle hiç bir zaman bir araya getiremedi.

Napoleon ve Mussolini.. Bu iki Italyan uzun zaman zihinlerde beraberce yaşadılar. Kaderlerinde müşterek bir nokta bulduğumuz için değil, belki daha ziyade aralarındaki fark dolayısiyle. Mussolini hayatının bir devresinde Saint-Helene mahpusunu çok taklit etti. Fakat ona hiç yetişemedi. Hattâ düşmesi bile ona kendisini yaklaştıramaz. Napo­leon daima birinci olarak kaldı. Yaşadığı devirde düşmanlarına bile kendisini bir kahraman olarak kabul ettirmişti. Kendisiyle VVaterloo’da döğüşenler bile bir kaderi yerine getirmenin ıztırabiyle kendilerini büyük görüyorlardı. Ölümünden sonra talihi yarım asır Fikri ve edebiyatı besledi. Mussolini bir gün olsun, dost ve düşmanına kahraman fikrini vermiş değildir. Bütün çelenkleri pazardan alma idi. Daima ikinci safta, sadece küçük hesaplarının arasında kaldı. Birisi iradesini zaruretlerin yerine geçirmişti. Öbürü zaruretleri daima kabul etti. O daha ziyade bir “condottiere” olarak doğmuştu. Her şeyi küçük ve menfaatçi hesaplar üzerine idi. Bu hesaplar onu daima tereddüde, tâvizata gö­türüyordu. İtalya’ya hâkim olduğu zamanlar kıralık müessesesini olduğu gibi kabul etmesini düşünmek kâfidir. Kendisi için o kadar felâketli olan bu harbe girişi bile küçük bir hesap işi idi. Fransız cephesi mukavemet etseydi Mussolini harbe girmeyecekti. O zaman bugünkü sukutu, harbin sonunda bir veda merasiminden ibaret kalacaktı. Harbin başlamasından bir sene sonra yan yıkılmış Fransa’ya salladığı hançer, ganimeti paylaşmakta geciktiğini zanneden bir çete reisinin tama’ını andırır. Sadece bu dikkat onun mahiyetindeki tezatları gösterir. Kahraman aksiyonu kendi uzviyetinde itici bir kuvvet gibi hazır bulan adamdır. Mussolini bundan çok uzaktı. O hareketin değil, sözün adamıydı.

Söz çok defa büyüklüğü öldürür. Çünkü insanı üst üste ve çok kolay zaferler kazanmağa alıştırır. Mussolini kendi zümresini her gün bir yalan ve ümitle, sözünün sihri ve diyalektiğinin kuvvetiyle avuturken bugünkü sukutunu kendisi hazırlıyordu. Fakat söz korkunç bir silâhtır.

O insanı yavaş yavaş soyar, çıplak bırakır. Yunan harbinde Mussolini böyle oldu. Kendisine daima küçük ve mecalsiz düşman seçen bu adam günün birinde, dünya karşısında “ciğerlerini sökeceğim” tehdidini ağzından kaçırdığı zaman sırtındaki Sezar harmanisi kendiliğinden sıyrıldı ve çırçıplak kaldı. Hayır, onun hayatında şanlı hiçbir şey yoktur; kanlı şeyler vardır Habeşistan zaferi sadece Roma’dan ıızağa nakledilmiş bir sirk oyununa benzer. Arnavutluk işi ise sadece bir “vaz’-ı sahne” oldu. Yanyana dizilince bu küçük memleketin sahillerini hemen hemen bir tahta perde gibi örtebilecek 150 gemi ile hazırlanan bu oyun hakikatte bir iktidar komedisi idi. iki nakliye gemisi ile bir fırkanm yapabileceği bir işi bu kadar muazzam bir kuvvete emanet etmek ancak memleket içinde ve kendi zümresini tatmin için girişilmiş bir nümâyişti. Mussolini bunu yapmakta haklıydı; çünkü etrafındakiler kudret oyununa alışmıştı. Siyasî hayatına bir mürşit gibi başlayan bu hakikaten entellektüel adamın ömrünün yirmi senesi kürsüde ve sah­nede kılk dediğimiz korkunç devi çıldırtmakla geçti.

Milletle kitlenin arasında büyük bir fark vardır. Millet hayatın muvazenesidir. Kitle ise bu muvazenenin bozuluşundan çıkar. Millet adamı bu muvazenenin dehâsını kendinde duyandır. Kitle adamı kudretini zümreden alır ve onun sayesinde hükmeder. Birisi yapıcıdır, öbürü yapsa bile sonunda kendi eliyle gene yıkar. – Bana göre- Atatürk millet adamıydı. Mücadelesini hürriyet fikri için onun etrafında yaptı. Hakikî şef milletten doğar. Zümreden gelmez.

Mussolini’yi bu son uzletinde görmeği çok isterdim. Yirmi sene insanlığın kıymet hükümleri üstünde oynayan bu adamı tam yalnızken görmek epeyce öğretici olacaktı. Üst üste takındığı maskeler düştükten sonra, en altta kalan işsiz aktörün can sıkıntısı bana onun şahsiyetinin en öz tarafını verecek gibi geliyor.

Kendisini bildi bileli mitingte, konferansta, merasim alayında vehminin, kudretinin, kininin, cinnetinin kudurttuğu bir kalabalık karşısında yaşayan bu adam, senelerden beri bütün çizgilerini değiştiren, buutlarını sonsuzluğa doğru uzatan, sözüne, el işaretine, bakışına mucizeli derinlikler veren bu sihirli iiynadan, günün her saatinde kendisine yüzbinlerin tuttuğu bu aynadan mahrum kalıyor. Hakikaten hazin bir talih!

Mussolini bu “vaz’-ı sahne”yi benimsemiş adamdı. Siyaset onda bir hitabet ve sahne meselesiydi. Bakışlarını ve jestlerini, gülümseyişini, sözlerini hep bu bünyeden gelen kabiliyet idare ediyordu. Terbiyeli kaplanı, tek masa ve tek statülü geniş çalışma odası, balkondan hutbe, içmek için kaldırdığı bardağı avucunun içinde kıran, sıkmak için kaldırdığı yumruğu bir çiçek koparıyormuş gibi narin bitiren jestler, hepsi orta derecede bir açık hava oyunu, çok defa kaba komiğe kaçan bir tiyatro idi.

Halbuki sahne ve hitabet kadar siyasete zıt şey yoktur. Çünkü her ikisi de insanı “exalte” eder, çıldırtır. Halktan hatibe ve hatipten artiste gelen karşılıklı tesirler insanı çok defa kendi sözünün sarhoşu ve konuşan ağzını bir nevi lakırdı değirmeni yapar. Mussolini senelerce konuştu, söyledi, tehdit etti. Bu heyecan isteyen kalabalığa tohum halinde serptiği müphem ümitleri, gene oradan dağlar kadar büyümüş topladı. Ve bir gün hâdiselerin karşısında kendisini kendi sözleriyle bağlanmış buldu.

İlâhî ve hükümran aklın hâkim olacağı yerde yirmi sene sadece bir hassasiyet hüküm sürdü. Uzlette pişmesi lâzım gelen bir yemek dört yol ağzında hazırlandı.

O, bütün bir millet yerine bir sınıf ve zümre ile iş görmek istediği için daima hesaplarının dışına çıkmağa mecbur kaldı. Zümre adamı hakikî şef olamaz. Bu zümre adamı oluşu Mussolini’yi kıymet hükümleri üzerinde oynamağa götürmüştür. “İtalyan milleti benden ekmek istiyor, hürriyet istemiyor” sözü onundur. Hakikaten Italyan milleti Mussolini’den bu kendi kendine türeyen velinimetten hiç bir şey istemiyordu. Fakat bir şey isteseydi behemehal hürriyeti isterdi. Çünkü milletler hürriyete âşıktır ve insanlığın asıl şeref kapısı hürriyettir.

İtalyan milleti Mussolini’den evvel az çok ekmeğini kazanıyordu ve ona hürriyeti katık yaptığı için memnundu. Modern diktatörün hatâsı hürriyetle ekmeğin birbirine zıt şeyler olduğunu düşünmesindedir. Mussolini’yi İtalya’da seyredenlerden değilim. Ona yaptığı büyük işlerin karşısında hayran olmak fırsatını bulmadım. Fakat onun için oku­duğum birkaç kitap bile onun büyük yapıcı taraflarını kabul etmekliğim için kâfidir Entellektüel tarafı ise kendisini daima hatırlatacaktır.

Fakat yazık ki bu çalıma, sakat bir kaynağa dayanıyordu. O, hürriyet- siz millet hayatı olabileceğine kani idi. Onun içindir ki asırlar içinde merhale merhale, şehir şehir teşekkül etmiş İtalya’ya kendi elinden çıkmış bir şey manzarasını vermeğe çalıştı. Hayata zekâsının şeklini vermek, hadiselere kendi iradesini cebretmek istedi. Hür olmayan bir insanlıkta içten gelen bir büyüklük duygusunun bulunacağını tasavvur etmek onun felâketi oldu. İtalyan milletini tarihiyle heyecanlandırmağa çalışan bu adam, gariptir ki, tarihin en büyük kazancı olan bir fikri, hür insan düşüncesini inkâra kalktı. Çünkü Mussolini bir aksülâmeldi. Milletlerin hayatı ise müsbet bir irade şeklinde tecelli etmesi lâzım gelen bir şeydir. Aksülâmel bizi çok defa hayatın asıl istikametinin zıddı olan yollara götürür.

Bundan yirmi sene evvel Mussolini hür, çalışkan, sanatkâr, hakikaten demokrat bir milletin başına geçmişti. Mussolini hayatı fethe alışmış bu milletin öz evlâtlarını Rus steplerinde, Afrika çöllerinde, Balkan dağlarında harcadı. Şüphesiz bu genç adamların vatanları için ölmek gibi bir tesellileri vardı. Fakat bu kanlı oyun lüzumsuzdu; onu da biliyorlardı. Gariptir ki Mussolini’nin sukutu İtalya’da tahmin edildiğinden büsbütün başka bir netice doğurdu. Bugün onun yüzünden harap olmuş İtalya’yı, aşağı yukarı millî birliğini temin etmiş görüyoruz. Bu zümre adamının soktuğu acı imtihandan mevcudu kurtarabilmek arzusu, senelerdir iki düşman gibi ayrı ayrı karargâhlarda yaşayanları birleştiriyor. Bu kötü kumarbaz “Hiç”le “Hep”in üstünde oynamıştı. Onlar ise şimdi hiç olmazsa Hiç’ten bir evvelki merhaleyi kurtarmağa çalışıyorlar. Çünkü Hiç ile Hep’in arasındaki mesafe zannedildiğinden uzundur.

Mussolini ‘ ye Dair
Ahmet Hamdi Tanpınar
21 Ağustos 1943

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Franz Kafka’yı anlamak (2)| İç Dünyası ve Belirsizlikleri – Roger Garaudy

Kafka’nın yaşadığı dünya, yabancılaşma dünyasıdır. Çatışmalar dünyasıdır, ikiye bölünmüş insanın dünyasıdır. İnsanın bu ikiye bölünüşün bilincini yitirdiği, kendisini uykuya bıraktığı...

Kapat