BORGES: KAFKA KİTAPLARINI GERÇEKTEN YAKMAK İSTESE; BU İŞİ BAŞKASINA BIRAKMAZDI!

21

Ölüm döşeğindeki Vergilim’un, dostlarından, on bir yıllık soylu ve özenli bir emeğin sonucu olan Aeneis’in bitmemiş elyazmalarını yakmasını istediği bilinir; Shakespeare, yapıtını oluşturan birçok parçayı tek bir kitapta toplamayı asla düşünmedi; Kafka ise, kendisine büyük ün kazandıran roman ve anlatıları yakması için Max Brod’u görevlendirdi. Bu bildik olaylar arasındaki yakınlık, eğer bir hata yapmıyorsam, yanılsatıcıdır. Vergilius, dostlarının inanç dolu itaatkârlığına,Kafka ise Broda güveniyordu. Ancak Shakespeare’in durumu farklıdır.

De Quincey, Shakespeare’in eserlerinin basımından çok temsiline ilgi gösterildiğini, onun için asıl önemli olanın sahne olduğunu belirtir. Öte yandan, kitaplarının yok edilmesini gerçekten isteyen hiç kimse bu işi bir başkasına bırakmaz. Kafka ve Vergilius bunu istemiyordu; tek isledikleri, bir yapıtın kişiye yüklediği sorumluluktan bağışık olmaktı. Vergilius, sanırım, estetik nedenlerle böyle bir işe kalkıştı, herhangi bir nitemi ya da ses uyumunu değiştirmek istemiş olmalı. Asıl karmaşık olan, öyle görünüyor ki, Kafka’nın durumu. Onunkisi, konusu, bireyin tanrısallıkla ve onun anlaşılmaz evreniyle arasındaki etik ilişki üzerine kurulu bir parabol ya da bir dizi parabol şeklinde tanımlanabilir. İçinde bulunduğu çağdaş ortama rağmen, modern edebiyat denen olguya Eyüb’ün Kitabında olduğundan daha az yakındır. Dinsel ve her şeyden önce Yahudi bir bilinç taşır; biçimsel andırımı, başka bir bağlamda anlamdan yoksundur. Kafka, yapıtını bir inanç edimi olarak görüyor ve insanların cesaretini kırmasını istemiyordu. Bu nedenle dostundan onu yok etmesini istedi. Diğer gerekçeler ikirciklidir. Doğruyu söylemek gerekirse, Kafka yalnızca kâbuslar düşleyebiliyor ve gerçekliğin hiç durmamacasına kâbus ürettiğini düşünmeden edemiyordu. Aynı şekilde, hemen hemen tüm yapıtlarında var olan ertelemenin de ayırtındaydı. Bu iki şey, hüzün ve erteleme, Kafka’yı tüketti kuşkusuz. Mutlu sayfalar kaleme almakla yetinmeyi tercih edebilirdi, ama gururu buna izin vermedi.

1917 tarihli şık ve usta işi bir baskıdan Kafka’yı’ ilk kez okuyuşumu asla unutmayacağım. Düzeltmenler -ki her zaman yeteneksiz olmaları gerekmez— noktalama, büyük harf ve uyak hataları, dehşet uyandırıcı eğretilemeler bulmak ve bir sürü bileşik sözcük kullanmaları gibi,gençliğe belki de tüm gençlere özgü kimi işlere adamışlardı kendilerini. Onca gösterişli basım arasında Franz Kafka imzalı bir yapıt, genç bir okuyucu olarak sahip olduğum uysallığa rağmen, hala da tarifsiz derecede yavan gelmişti. Yıllar sonra, bağışlanamaz yazınsal duyarsızlığımı cesaretini buluyorum; gözlerimin önündeydi ve ben onu fark edemedim.

Israifin Tanrısı karşısında kendisini duyumsadığı gibi, Kafka’nın da babası karşısında kendisini daima gizemli biçimde suçlu hissettiğini kimse görmezden gelemez. Kafka’yı insanlardan uzaklaştıran Yahudiliği, onu çapraşık biçimde etkilemişti. Yaklaşan ölüm bilinci ve hararetle övülen Tüberküloz, tüm yetilerini geliştirmiş olmalı. Bu gözlemler ikincil önemde; gerçekte, Whistlerin dediği gibi, “Sanat bir şekilde çıkagelir.”

İki düşünce-daha doğrusu iki saplantı-Franz Kafka’nın yapıtını yönlendirir. İlki itaat, ikincisiyse sonsuzluk. Her kurgusunda hiyerarşi vardır ve bu hiyerarşiler sonsuzdur. Yazdığı ilk romanın kahramanı olan Karl Rossmann, dolambaçlı bir kıtada yolunu arayan fakir bir Alman çocuğudur; sonunda Oklahoma Doğal Tiyatrosuna kabul edilir; bu tiyatro, dünyadan daha az kalabalık değildir ve Cenneti simgeler. (Kafka’ya has bir özellik: Bu Cennet betiminde bile insanlar mutlu olmayı başaramaz, çok çeşitli ve sıradan gecikmeler vardır.) ikinci romanın kahramanı olan ve anlamsız bir davanın gittikçe bunalttığı fosef K., ne kendisine yüklenen, suçu öğrenmeyi başarır ne de onu yargılamakla yükümlü olan mahkemeyle yüz yüze gelir; daha mahkeme bitmeden başı vurulur. Üçüncü ve son romanın kahramanı olan K., bir şatoya çağrılan ancak içeri girip onu yöneten yetkililer tarafından fark edilemeden ölen bir kadastro memurudur. Sonsuz erteleme dürtüsü, öykülerinde de görülür. Bunlardan biri, ulağın yolunu kesen kişiler nedeniyle asla yerine ulaşamayan bir imparatorluk mesajıyla ilgilidir. Diğeri, komşu köyü ziyaret etmeyi başaramadan ölen bir adamı anlatır. 1919’^da yazdığı Çin Seddi’nin inşasında başlıklı öyküde çoklu bir sözsüzlük vardır: Zaman ve mekânın içinde sınırsızcasına uzak bir imparator, sınırsızca ötelerdeki bir ordunun ilerleyişini önlemek için, sınırsız sayıda neslin sınırsız imparatorluğun etrafını çevreleyecek sınırsız bir duvar örmesini emreder.

Kafka’nın en tartışmasız becerisi, tahammül edilemez durumlar yaratmaktır. Ölümsüz bir yapıt bırakması için yalnızca birkaç satır yeterlidir. Örneğin, “Sahibinin elinden kırbacı kapan hayvan, sahibine dönüşerek kendini cezalandırır; oysa bunun, kırbaçta oluşan yeni bir boğumun yarattığı bir yanılsama olduğunu kavrayamaz.” Ya da, “Tapınağa leoparlar doluşur ve kadehlerden şarap içerler, bu birçok kez tekrarlanır, sonunda olan olur ve tapınaktaki kutsal sıraya eklenirler.”Kafka’daki yüceltim, yaratısından daha az hayranlık uyandırıcıdır. Yapıtlarında tek bir insan türü vardır: Homo Domesticus. Hem Yahudi hem Alman olan bu insan, ne kadar alçakgönüllü de olsa, herhangi bir dizgede yer almayan; evrende, bir bakanlıkta, bir tımarhanelik ya da bir hapishanede. Yalnızca amaç ve doğal çevre vazgeçilmezdir; ne masalın yüceltimleri  ruhbilimsel irdeleme. Bu nedenle öyküleri romanlarından üstündür; bu nedenle, elimizdeki öykü seçkisinin, bu eşsiz yazarın değerini tam olarak kavramamızı sağladığını söylemek doğru otur.

Jorge Luis Borges
Kaynak: Franz Kafka, Akbaba (Önsöz)

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz