Eşitsizlik durumun “eşitlikmiş” gibi gösterilmesi | Sınıf Savaşımında Hukuk – Babür Pınar

Burjuva devletin “demokratikleşmesi” konusunda tartışmaların sürdüğü her zeminde, “hukuk devleti” çağrısı da yer alıyor. “Hukuk devleti” kavramının, burjuva ve küçük burjuva siyasilerince, ya üzerinde fazla düşünülmeksizin kullanılması; ya da gerçekleri bilerek iğdiş etmek, halk yığınlarının gerçekleri görmesini “edebi yolla” engellemek için bilinçli bir tavırla kullanılması; kendi sınıfsal konumları itibariyle doğru ve kendi içinde tutarlı bir yaklaşım olarak görülebilir. Ama kendini sosyalizm cephesinde gören bazı siyasilerin ve ideologların da burjuva rejimi “hukuk devleti” yapmaya daveti abesle iştigal sayılmalıdır. Bu durum, “hukuk devleti” kavramının irdelenmesinin ve açıklanmasının zorunluluğunun da nedenidir.

“HUKUK DEVLETİ” DEĞİL DEVLETE İLİŞKİN HUKUK

Bir sınıfsal düzen, birbiriyle çatışma halindeki sınıf güçlerinin bir arada varoluşunun kurumsal ifadesidir. Çatışan sınıfların bir arada yaşamasına dayalı organizasyonun kuralları da, çatışan sınıfların konumlanış tarzı üzerine oturur. Kuşkusuz bu toplumsal (egemen sınıf iktidarı) sistemin; antagonist karşıtlık içerisindeki güçlerin çatışması ile sarsılmasını engellemek, toplumsal yapıyı yıkacak çatışmayı bir toplumsal uzlaşma, bir denge durumunda tutmak için kuralların konulması egemen sınıf açısından zorunludur. İşte bu karşıt sınıfları bir arada tutmaya dayalı toplumsal olguya (duruma) ait, onun için geçerli ve o toplumsal olgu var olduğu sürece var olan kurallar bütününe hukuk denir. Daha açıklayıcı olması için belirlemek gerekirse; her toplumsal organizasyonu yıkan ve tarihsel bir altüst oluşu ya da dönüşümü sağlayan “yeni” toplumsal fenomenin de kendi sınırlarını belirleyen ve bu yolla da kendi bütünlüğünü sağlayan bir hukuku vardır. Çatışma halinin egemeni olan sınıf kendi hukukunu oluşturur ve meşruiyetini bu hukuka dayandırır. Dolayısıyla boyun eğen grubun eylemi; oluşan sistemin hukuku içerisinde karşılık bulur. Bu toplumsal durumun reddi, egemenliğin aygıtları tarafından gayrı meşru olarak nitelendirilir. Başkaldırı eylemi hukuk dışı ilan edilir ve bu eylemi gerçekleştirenlerin “asi”, “düzen bozucu” sayılarak, cezalandırılması kaçınılmaz gerçekleşir. Savaş hali kendi hukukunu yaratır.

Daha da derinleştirirsek; hukuktan söz edilen her yerde bir toplumsal çatışma, dolayısıyla bu çatışmanın üzerine oturduğu eşitsizlik durumu ve bu eşitsizliğin “eşitlik gibi” gösterilmesi ve toplumsal çatışmanın belirli sınırlar içerisinde tutulma çabası vardır. Hukuk, toplumsal eşitsizliği, kağıt üzerinde “eşitleyerek”, toplumsal çatışmayı belirli sınırlar içerisinde tutarak ve güçlü olanın konumunu meşrulaştırarak “tanıma” dır.

İnsanın eylemi ve ilişkisiyle bağlantılı olarak yaratılan araçların kullanımına ilişkin kurallar; aracın daha az yıpranması ve kullanan için daha verimli ve yararlı olması için gereklidir. Kuşkusuz, öncelikle kullanım kuralı, aracı kullanacak insanın toplumsal statüsünün ne olduğu ile ilişkilendirilmez. Aracın kullanım kuralları, aracın sahibinin ya da kullanıcının toplumsal kimliği ve statüsü konusunda hüküm vermez. Kullanım kuralı, aracın o anki sahibinin (ya da kullanımına sunulanın) eylemini kolaylaştırıcı ve aracın verimli kullanımını sağlayıcı unsurdur. Dolayısıyla aracın işleyişine ilişkin kural, doğrudan aracın sahibinin yararınadır. Araç sahibi olmayan ya da aracın kullanım hakkı olmayan insan için; Kullanım kılavuzunun olup olmaması bir değer ifade etmez. Diğer yandan kullanım kuralları; insanın kullanımına amade bir araç varsa, pratik anlam kazanır. Aracın olmadığı yerde kullanım kılavuzunun olmasının pratik değeri yoktur. Daha da önemlisi; kullanma kuralı, kullanılan araca ilişkindir. Araç yoksa kullanım kuralı da olamaz. Kullanım kuralı, kullanılacak aracın işleyişine bağlı olarak tanımlanır, biçimlenir. Aracın sıfatı ise, aracın işlevine bağlı olarak tanımlanır. Ya yoksa aracın vasfı, niteliği, adı, kullanma kuralları tarafından tanımlanamaz.

Devlet, toplumun sınıflara bölünmesi ve toplumsal eşitsizliğin ortaya çıkması ile birlikte, ortaya çıkan ve giderek topluma yabancılaşan ve çatışan sınıflardan, egemen olan sınıf yanında yer alan özel baskı aygıtıdır. Her toplumsal organizasyon gibi devlet de, toplumsal bir olgu olarak, toplumsal eşitsizlik zemininde var olur ve her toplumsal fenomen gibi devletin de kendi hukuku oluşur. İktidar aracı olarak devleti kullanma gücüne ve olanaklarına sahip olan egemen sınıf, sahibi olduğu devleti kendi egemenlik vasfı ile biçimlendirir. “At sahibine göre kişner.” Devletin eylem biçiminin belirlenmesi; aynı zamanda ilişkilerin işleyişini düzenleyen kuralların konulmasını beraberinde getirir. Kurallar, devletin hangi sınıfın hizmetinde olduğu ile ilişkilendirilmez. Ancak, gerek devletin biçimi ve gerekse bu biçimlenişe denk düşen kurallar egemen sınıfın selametine aykırı olamaz. Her devlet, biçimi ne olursa olsun, kendi varlığının tamamlayıcısı, işleyişinin düzenleyicisi olarak kendi hukuk sistemine de sahiptir. Devletin söz edildiği her yerde, o devletin işleyişini tanımlayan bir hukuk vardır. Yani devletten söz etmek aynı zamanda bir hukuktan da, o toplumdaki eşitsizliği, kağıt üzerinde eşitleyen bir kurallar bütünlüğünden de, sözetmek demektir. Her devlet, aynı zamanda, o toplumsal organizasyona ait bir hukukun varlığının da işaretidir. “Hukuk devleti” “hukuksuz devlet”in kabulü anlamına gelir ki; hukuksuz bir devlet olamaz. Hukuksuz devletin olabileceğinin kabulü; sınıfsal eşitsizliğin var olmadığı bir toplumda devletin varlığının sürebileceğini kabul noktasına götürür ki; bu gerçek bir yanılsamadır.

“Hukuk devleti” kavramı tam bir aldatmacayı, devletin toplumsal konumunu kavramamayı tanımlıyor. Genellikle burjuva demokrat ideologlar ve siyasiler, burjuva parlamenter devletlerini yadsıyan açık terörcü burjuva devletlerini (faşizm ve askeri diktatörlükleri) “hukuksuz devlet” ve dolayısıyla açık terörcü yöntemleri kullanmayan burjuva parlamenter cumhuriyetlerini “hukuk devleti” kavramıyla tanımlayarak; baskıcı ve ezici vasfın, burjuva düzenin ana unsuru olduğunun üzerini örtüyorlar. Dolayısıyla eşitsizliğin ve adaletsizliğin temeli olan kapitalizmi de bu yolla aklayarak zevahiri kurtarmaya çalışıyorlar. Oysa faşizm ve askeri diktatörlükler de burjuva diktatörlüğünün biçimleri olarak, bir hukuka sahiptirler. Ancak doğaldır ki, faşizmin hukuku, burjuva demokrasisi hukukundan biçimsel olarak farklı norma sahiptir. Ancak tüm burjuva devletleri burjuva egemenliğinin ifadesidirler ve hukuk da bu sınıfsal egemenliğin, diğer sınıflar tarafından kabulü ve tanınmasıdır. Hukuk, sınıfsal eşitsizliğin eşitlik olarak tanımlamasına ezilen sınıfların rızasını içeren her türden ilişkinin ve kurumun biçimlenme kuralıdır.

Bu nokta anlaşılmadığı zaman, sosyalistlerin ve işçilerin de, “hukuk devleti” gibi bir aldatıcı kavrama sarılarak, ilericilik adına “gerici” bir tutuma sürüklenmesi kaçınılmaz olur.

Hukuk, eşitsizliğe taraf olan sınıfların çatışması ve bu sınıflar arasındaki konsensüs zeminine oturduğu anlamda, çatışan sınıf ve toplumsal grupların konumuna ve gücüne bağlı olarak şekillenir. Dolayısıyla hukuk, sınıflar çatışması ve güçler dengesiyle yakın ilişkili olan burjuva devlet biçimlerinin varlığıyla da sıkı sıkıya ilişkilenir. Sınıflar çatışmasına bağlı olarak değişim gösteren burjuva hukuk sistemleri arasındaki farklılık, işçi sınıfını yakından ilgilendirir. Kuşkusuz işçi sınıfı açık terörcü diktatörlükler yerine, örtülü baskının varolduğu burjuva parlamenter cumhuriyet rejimini, kapitalist sistem sınırları içerisinde kalındığı sürece, tercih edebilir. Bu noktada tercih, devlet biçimleriyle ilişkili bir tercihtir. İşçi sınıfının ve emekçi yığınların, egemen sınıfa karşı verdiği mücadelenin ivmesi, burjuva devletin biçimlenişinde etkin rol oynar. Dolayısıyla emekçiler, burjuva devletin şu ya da bu biçimlenişine duyarsız kalamaz; üzerine düşen rolü şu veya bu şekilde, tüm toplumsal ( iktisadi, siyasi, ideolojik ) alanlarda oynar. Ya yoksa bu tavır, sınıf çatışmasının ulaştığı duruma denk düşen devletin varoluşunun somut ifadesi olan formuna ilişkin hukukun uygulanmasını istemek değildir. Tam bu noktada, bu tercihin, “eşitsizliği” ortadan kaldıran bir tercih değil, “eşitsizliği” tanıyan ve onun üzerine kurulu sistemin farklı biçimlerinden birinin tercih edilmesi anlamına geldiği önemle vurgulanmalıdır. Bu yaklaşımı kavramaksızın sorunu izah etmek olanaklı değildir.

“Hukuk devleti” içi kof bir tanımlamadır. Doğrusu, sınıf mücadelesinin pratik ifadesi olan devlete ilişkin hukuka riayet edilmesinin, sınıf iktidarının ve kuşkusuz kapitalist mülkiyet siteminin selameti için gerekli olduğudur. Bu noktadan hareketle denilebilir ki; Toplumsal ilişkilerde hukukun bağlayıcı olması ve hukukun tüm burjuva gruplara eşit uzaklıkta ya da yakınlıkta durması ve gerçekleşmesi istemi, asıl olarak, burjuva katmanların sorunsalıdır. Bir burjuva grubun, siyasal alanda üstünlük kazanan diğer burjuva grubu, oluşumunda mutabık kalınan ve toplumun hemen hemen tamamı tarafından kabul gören hukuk kuralarına uygun davranmasını istemesinin sınıfsal açıdan pratik anlamı vardır. Hükümet eden burjuva fraksiyonun hukuk sistemini delmesine ya da bazı burjuva güçlerin yasaları hiçe sayarak eylemlerde bulunmasına karşı; bu durumdan zarar gören muhalif burjuva fraksiyonlarının, tüm burjuva katmanlarının ortak çıkarının ve mülkiyet ilişkisinin ifadesi olan rejimin hukukuna uygun davranılmasını istemesi anlaşılır bir durumdur.

Elbette ki toplumsal grupların, eşitsizliği eşitlik biçiminde tanımlayan hukuk sistemleri içinde kalmak şartıyla, düzenin “iyileştirilmesi” uğruna savaşıma girişebilirler ve bu reformculuktur. Ancak bu savaşım eşitsizliği ortadan kaldırmaya yönelik bir savaş değil, eşitsizliği kabul zemininde oluşan devlet biçiminin, tüm burjuva katmanlarının çıkarları lehine “iyileştirilmesi” savaşımıdır.

Hukuk; mülkiyet ilişkilerine doğrudan bağlı ve mülkiyet ilişkilerinin pratik ifadesi olan sınıf iktidarının, ideolojik, siyasi ve iktisadi aygıtlarının işleyişine ilişkin sözleşmenin kural ve hükümlerini içerir. Dolayısıyla hukuk; kural olarak sonucu ve ilişkin olduğu aygıtları tanımlamaz, adlandıramaz ve onlarla karşılaştırılarak değerlendirilemez. Denilebilir ki; hukuk ilişkin olduğu kurumun işleyişini tanımlayan başka kurallar ve hükümlerle (örneğin ahlaki kurallarla) karşılaştırılabilir. Bu tür bir karşılaştırma ve değerlendirme anlamlı olabilir. Bir toplumda hukuk kurallarının, kültürel, ahlaki kurallara göre üstünlük durumu saptanabilir. Ya yoksa kural ve hükümlerin, ilişkilendiği pratik durumla ve kurumla kıyaslanması abesle iştigaldir.

MÜLKİYET İLİŞKİSİ HUKUKUN CAN SUYUDUR

Eşitsizliğin olduğu her toplumda, eşitsizliğin yaratacağı çatışmayı ve yıkımı önleyecek bir “eşit olmayanı eşitleme” düzenlenişi vardır. Hukuk, eşitsizlik zemininde, insanları, grupları ve sınıfları, “eşit” varsayarak toplumsal ilişkileri kurallara bağlamadır. “Her hukuk, aslında ne özdeş ne de eşit olan farklı insanları, kağıt üzerinde eşit sayarak, birbirinden toplumsal statü açısından tamamen farklı insan ilişkilerinde, ortak ve tek bir kuralın uygulanmasına dayanır. Bundan ötürü “eşit hak”, aslında eşitliğe bir saldırı, bir adaletsizlik demektir. Burjuva hukuk kuralları ve yasalar, o toplumda ki mülkiyet ilişkilerinin genel kabulü ve üretim ilişkilerinin egemen sınıf lehine düzenlenmesini içerir. Mülkiyet ilişkileri, hukuk sisteminin hareket noktası ve kuralların (yasaların) ne olması gerektiğini belirleyici zeminidir. Hukuk mülkiyet ilişkilerinin amentüsüdür.

Bir bireyin ya da bir grubun, burjuva devletin bir biçiminin hukukuna ya da kapitalist mülkiyet ilişkilerini düzenleyen rejimin genel hukukuna sığınması; işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki eşitsizliğin meşruiyetini ve geçerliliğini kabul etmesi anlamına gelir. Toplumsal eşitsizlik zemininde boyatan ve bu eşitsizliği eşitlik olarak tanımlamak anlamına gelen hukuktan, egemen sınıf ile ezilen sınıf ilişkisinde “eşitlik sağlayıcı” işlev üstlenmesini beklemek, bir sosyalist için zavallı bir avuntudur.

Hukuka sadık kalarak, “gerçek” adalet dağıtıcısı olduklarını söyleyen burjuva hukukçular, gerçek anlamda eşitsizliğin ve dolayısıyla adaletsizliğin en kararlı savunucusudurlar. Bu hukukçular “adalet dağıtırken”, aslında mülkiyet ilişkisi üzerine oturan eşitsizliğin, “eşitlik”, olarak tanımlanması zemininde, adalet sağlanabileceği kuruntusuna sahip oldukları ölçüde bağnazlaşırlar ve gericileşirler. Denilebilir ki burjuva hukukuna dayanarak, adalet sağlamak konusunda taviz vermeyen bir hukukçu ilerici değil, gericidir. Burjuva hukukunu iğdiş ederek, savunduğu bireyin ve grubun çıkarları doğrultusunda mevcut yasaların “açığından” yararlanan bir hukukçunun “madrabaz” vasfı karşısında; burjuva hukukun işleyişine sadık kalan bir hukukçunun “namuslu” duruşu, işçileri ve emekçileri adalet ve eşitlik konusunda daha fazla aldatır ve emekçi yığınları yanıltarak burjuva hukukuna bağlığını artırır.

HUKUK SINIF SAVAŞIMININ TEZAHÜRÜDÜR

Komünistler, burjuvaziye karşı savaşım açarken, onun hukukuna karşı da savaş açarlar. Burjuva hukukuna çomak sokmak, onu irdeleyerek ikiyüzlülüğünü ortaya çıkarmak ayrı şeydir, ona sığınmak ayrı şeydir. Eğer burjuvaziyle savaşıyorsa, birey, grup ve sınıf, burjuva hukukun dışına çıkarak, kendi savaş hukukunu yaratmalıdır. Burjuva düzene karşı savaş halindeki bir devrimci iktidar, doğrudan halkın zoruna dayalı hukuka sahip olur. Burjuvaziyi, burjuva hukukuna “saygılı olmaya” davet eden ve burjuvaziyle “burjuva hukuku” sınırları içerisinde savaşan sınıf ya da grup yenilgiyi baştan kabul etmiş demektir. Bu durumu; burjuvazinin, toplumsal pratik içerisinde kendi hukuk kurallarına dahi uymadığını teşhir etmek ve iktisadi, siyasi çıkarları söz konusu olduğunda; egemen sınıfın kendi hukuk kurallarını dahi çiğneyecek kadar “kararlı” davrandığını göstermekle, karıştırmamak gereklidir. Bu iki farklı duruş, egemen sınıfa karşı konumlanışın farklılığını ifade eder.

Sınıf savaşının kendi hukuku vardır ve savaşan güçler, bu savaş hukuku dışında, tarafların birinin egemenliğinin ifadesi demek olan hukuka yaslanarak “adalet arama hakkını” yitirirler. Bir grup, egemen grubun egemenliğinin tanımlanması olan hukuka sığınarak “hak” arıyorsa, o grup “savaş açma” konusunda gerçek anlamda içtenliğe sahip değil demektir. Ezen ve egemen olan grup ve sınıftan, gerçek anlamda kopuşu yaşamayan grup ve sınıfların, düşmanın egemenliğinin kurum ve kurallarına sığınması kaçınılmazdır ve en acı olan da budur.

Eşitsizliğin ortadan kaldırılması için sınıfların ortadan kaldırılması gereklidir. Sınıfların ortadan kaldırmasını sağlamaya, tarihsel olarak en yetenekli sınıf ise işçi sınıfıdır. Sosyalizm, (proleter demokrasi ) toplumsal “eşitsizliği” toplumsal çoğunluk lehine “eşitlik olarak tanımlayacak” iktidar biçimdir. Sosyalizm yolunda toplumsal devrimci ilerlemenin önündeki en büyük engel burjuva sistemidir; dolayısıyla burjuva sistemin tüm kurumları ve hukuku da aşılması ve yıkılması gereken bir barikattır. Devrimci sosyalist hareketin hukuku, burjuva düzenini yıkma, burjuva hukukunu parçalama eylemi üzerine oturur. Haklılığı da, toplumsal yaşamın insani boyutlarda gerçekleşmesinin, devrimin geliştirici gücüne gereksinimi olmasına dayanır. Tarihsel haklılığı, burjuva hukukuna dayamak, burjuva düzenine entegre olmak demektir ve bu yaklaşımın da Marksizm ile ilgisi yoktur.

Tarih, sınıf çatışmalarının tarihidir. Toplumsal savaşın hukuku ise açıktır; yenilen taraf, bir kölenin maruz kalacağı her türlü aşağılanmaya maruz kalır ya da öldürülür. Yenen egemenliğin tüm getirilerine sahip olur. Yenilen grup ve sınıf, egemen olanın hukukuna sığınarak kurtulursa, alçaklaşır; kendi savaşım hukukuna sonuna kadar bağlı kalarak ise onurunu korur.

Savaşımın gerektirdiği donanıma sahip olma noktasında eşit olmayan iki toplumsal gücün açık savaşımda, güçlü olan tarafın, güçsüz olanı ezmesi, esaret altında tutması ve -güçsüz olan güçlü olanın egemenliğini tehdit edici eylemlere girişiyorsa onu yok etmesi- kaçınılmazdır. Güçsüz olduğu için boyun eğen durumunda olan sınıfı, egemen sınıfın boyunduruk altında tutmasının ve yok etmesinin, kurala bağlanması hukuk dizgesinin ana temasıdır. Hukuk, egemenin ezme ve bertaraf etme eylemini kurallara bağlar. Hukuk, egemen sınıfın, köle sınıfı ezme, boyun eğdirme, pasif hale sokma ve giderek yok etme koşullarını ortadan kaldırmaz. Bu noktada, insanın yaşam hakkının ihlal edilmesinin önlenmesi için, egemen sınıf hukukuna başvurmak, egemen sınıfın “eşitlik ve adalet” aldatmacasına dolaylı biçimde katılmak demektir.

Eşitsizliğin var olduğu bir toplumda, bu toplumsal eşitsizliğin koşullarını yok edecek toplumsal güce sahip olmayan ya da bu güce sahip olduğu halde eşitsizliğin maddi ve entelektüel köklerini yıkmak için savaşmayan sınıflar, egemenin egemenlik haklarını tanırlar ve egemenin hukuku içerisinde “hak arama” olanağına sahip olurlar. Bir savaşa yenilmek için girilmez. Yenileceğini bile bile savaşa girişenler, işin başında, egemenin hukuku içerisinde paylarına esaret ya da ölüm düştüğünü bilmelidirler. Savaşta yenilen bir grubun, egemenin hukukuna sığınarak “yaşama hakkını” savunması, köle olarak kalmaya rıza gösterdiğine ilişkin işarettir.

Genel bir doğru olarak köle sınıflar, düşmanı yenecek güce ve yeteneğe ulaşmadıkça, göğüs göğse sürdürülecek bir çatışmanın gerçekleşeceği açık savaş alanına girmeyi benimsemezler. Açık savaş alanına “güçsüz” girenler, eşitsizlik zemininde, eşitliğin yaratılabileceğini sanan hayalperestlerdir. Ve hayalperestler çoğunlukla gerçek karşısında hüsrana uğrarlar. Egemeni yenecek güce ulaşmadan doğrudan açık savaş alanına giren grupların yok edilmeleri olasılığı büyüktür. Kuşkusuz, sınıf savaşının düz bir hat üzerinde yürümediği gerçektir ve kimi zaman siyasi gruplar, somut koşulların zorunlu kılması nedeniyle açık savaş alanına “eşit “ olmayan güçle girebilirler. Hatta hazırlıklı girilmiş bir savaşta dahi hesap edilemeyen koşullar nedeniyle yenilgi gerçekleşebilir. Bu her zaman mümkündür ve bu durum anlaşılabilir. Ancak; hangi nedenle olursa olsun savaşa giren siyasi grup; bu savaş yenilgiyle sonuçlandığında, egemenin kendisini “yok etmeyeceği” kuruntusuna kapılırsa, “düşmandan aman dilemenin” kapısını açar. Devrimci sosyalizm açısından kabul edilemez olan tutum budur. Savaşan iki toplumsal güçten, yenilen taraf, yenen tarafından esaret altına sokulmaya ve yok edilmeye açık hale gelir. Bu noktada “af” edilerek esaret boyunduruğu takma ya da yok edilme, egemenin çıkarlarına aykırı olamaz. Bu sınıf savaşımının gerçeğidir. Burjuva hukuku ise bu gerçeğin parlak ve aldatıcı örtüsüdür.

gerceginizi.azbuz.ekolay.net

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Sözcüklerin kimilerinin karşısında dev, kimilerinin karşısında cüce oluyordum – Murathan Mungan

Yazlar eskittim, kışlar eskittim. Bir sürü kopuk kopuk imge yapıştı yakama. (Çoğunu ben de tanıyamadım) Bırakmadılar yakamı. Oraya, buraya dağılmışlardı,...

Kapat